YAŞAM SEVGİYLE BAŞLAR

25 Haziran, 2024

NE YAPTINIZ BENİM ŞEHRİME?

Hocacihan'a doğru bir görüntü. Fotoğraf: Tahir Sakman

 

NE YAPTINIZ BENİM ŞEHRİME?
 
Gözlerimizi maziye değil atiye çevirmemiz gerektiğini biliyorum ama dünün erdemlerini de yarınlara ışık yapmamız gerektiğinin de farkındayım…
 
Medeniyetlerin buluşma noktası… Hoşgörünün anavatanı, âşıkların Kâbe’si… Selçuklu’nun başkenti… Ne oldu sana Konya?
 
Aslında Konya’ya bir şey olduğu yok, ne oldu size Konyalılar? Ne yaptınız benim şehrime?


İnstagram’da bir video izledim, sokak röportajı… soruyorlar, ülkemizde hangi ili haritadan silmek isterdiniz diye… sorunun kendisi bile başlı başına yeterince korkunç, yanıtlar daha da korkunç… gençlerin yanıtlarından ürperiyor, utanıyorum… O şehri yazmayacağım…
 
Bizim çelebi meşrepli, hoşgörülü insanımıza ne oldu? Yakın çevremdeki gençlerin anlattıklarına inanasım gelmiyor bir türlü; burası kesin Konya değildir!
 
Dünün ahlaklı, sabırlı, mütevazı, kadim bir başkentin evladı olduğunuzu unuttunuz mu?
 
Ya saygınıza, sevginize ne oldu… Gençliğimizde kadınların yüzüne bakmaya utanırdık, başımızı öne eğer de öyle konuşurduk…
 
Kadim bir medeniyetin kültürüne sahipken bu lümpenlik nereden çıktı? Trafikte magandalık, alışverişte kabalık, abi siz gerçekten Konyalı mısınız? Dünün zarif insanları nereye gittiler?
 
Bir tarafta Suriye gettoları… Şehri, Konyalılık olgusunu kaybediyoruz diyemiyorum çünkü çoktan kaybetmişiz…
 
Yazacak çok şeyim var ama… şehrime olan saygımdan yazmıyorum; yalnızca şunu bilin, bu Konya, bizim Konya’mız olmaktan çoktan çıkmış.
 
Gerisi ütopyadır, mazide kalan ulaşılamayan bir hayaldir artık…

"Aradığınız şehre artık ulaşılamıyor!"
 
Ne yaptınız benim şehrime ve daha ne yapabilirsiniz bundan başka?
 
TAHİR SAKMAN
 

23 Haziran, 2024

MERAMIMIZ MERAM’I YOK ETMEK


 

MERAMIMIZ MERAM’I YOK ETMEK
 
Bugün sabah erkenden Meram havası almak istedim… Gitmeseymişim… Meram kim, biz kim?
 
“Meramımız, Meram’ı yok etmek olmalı” ki… gördüğüm manzaraların korkunçluğu karşısında dilim tutulmadı; açtım ağzımı yumdum gözümü, gözümü her yumuşumda damlayan yaşlar doğanın yaşlarıydı, Meram’ın yaşlarıydı…

Üzerine şiirler söylediğimiz, nice sevdanın izlerini çam kokularında gizleyen, türkülerimizin coşkun nağmeleri, bülbüllerin Hz. Pir‘in anısına seher vakitlerinde sustuğu Meram bu muydu? Sanki Tavus Baba’nın sırtlarında aradığımız, tavus kuşunun tüyü değil de yolunmuş tavukların feryatlarıydı…

 
Önceleri en azından Gümüştepe’ye çıkan yolun başında mangal yakılmıyordu gerçi kendini bilmez birkaç kişi yeşil çimenlerin üzerinde vicdansızca yakıyorlardı ama en azından azdı… Şimdi belediye sanırım çimleri koruyayım bari diyerek mangal yakılması için çimlerin orta yerlerine taşlar döşemiş… döşemiş döşemesine de etrafına sıçramasın önleyecek ne bir önlem var ne de küllerin, ateşlerin döküleceği kovalar var…




 
Dünden kalan küller, kömürler, poşetler etrafa saçılmış… Meram’ın kalbine ateşten bir ok gibi saplanmış… Zaten bir avuç yer kaldı Meram’dan hatıra… Zaten meramımız, Meram’ı korumak değil ki… hatta bir gün mangal sevdanız yüzünden Meram’ı yakarsanız şaşmayacağım…




Ya işi bilmiyorsunuz ya da kasıtlı yapıyorsunuz, doğayla, hassaten Meram’la alıp veremediğiniz var, neden? Cola kutularınız, su şişeleriniz ve bunların kapakları, bira şişeleriniz… ya sigara izmaritlerine ne demeli? Çimlerin üzerine atarken… ya kuzum, siz nasıl vicdan sahibisiniz? Yeşil çimlerin üzerine izmaritlerinizi atarken hiç mi sızlamıyor?
 
Sille Seyir Tepesi belediyelere örnek olmalı, Selçuklu Belediyesi’ni kutluyorum… Şehirde gidilecek tek yer maalesef orası kaldı… Mangalcılar her yeri istila ediyor…
 
Etraf yine mangalcılarla dolmaya başlayıp dumanlar yükselince adeta kaçtım Meram’dan… Ah, Evliya Çelebi ah, bir de şimdi görsen Meram’ı…
 
Şimdi kurban etleriniz de vardır… haydi o zaman erkenden kalkın şöyle çimlerin üzerinde yakın mangallarınızı. Nasılsa kimse size karışamaz… Sakın ola sizden sonra çocuklarınıza yeşil bir Meram bırakmayın!
 
Meramımız; Meram’ı yok etmek! Haydi Konya, mangallarınızı kapıp gelin, Meram yanmaya hazır sizi bekliyor!
 
TAHİR SAKMAN
 
 

20 Haziran, 2024

KONYA’NIN İLK FEMİNİSTLERİNDEN VESİLE SAKMAN

Ninem Vesile Sakman. Fotoğraf: T. Sakman Koleksiyonu


KONYA’NIN İLK FEMİNİSTLERİNDEN VESİLE SAKMAN
 
Ülkemizin olmasa da şehrimizin ilk feministlerinden birisidir merhum ninem Vesile Sakman…
 
1.7.1892   tarihinde doğan ninem, 27.3.1969 yılındaki vefatına kadar dolu dolu yaşayan bir kadındır. Hayatın çilesini çekmişse de savaş yıllarındaki tüm kadınlar gibi o da dimdik ayakta durmasını bilmiştir.
 
Savaş yıllarının, o acımasız yokluk yıllarının tüm zorluğunu önce iki oğluyla göğüslemiş sonra oğlunun birini (Seyit Mehmet) atlı tramvayın tekerleklerine kurban vermişse de yine yıkılmamıştır. Eşini Şam cephesi dönüşü kaybeden Vesile Sakman hayata tek başına direnmiş, çalışmış, çabalamış ve oğlu Mazhar Sakman’ı Konya Muallim Mektebi’nde okutmayı başarmıştır.
 
Merhum babam, ninemi anlatırken gözyaşlarına boğulur, onun nasıl “yarım çemberiyle illere (ellere) çamaşır yıkamaya, temizlik yapmaya, yemek yapmaya gittiğini” anlatırdı. Ninemin annesi Rahime Hanım’ın çok zengin olduğunu biliyoruz fakat o dönemin anlayışı olan erkek evlada daha çok önem verilmesi nedeniyle babaannem hep gölgede kalmış ve asla minneti de olmamıştır. Sadece bu yönüyle bile takdir edilmeyi hak eden bir Konya kadınıdır, Vesile Sakman…
 
Dedem Hakkı Efendi, seferberlikte Şam cephesinde askerken yaptığı aşureyi “Hakkı da bir datsın” diyerek aylarca kuyuya sarkıtarak saklamaya çalıştığını anlatırdı babam… Dedem gelmesine gelmiş ama hastadır, çok yaşamamış 40. gün bedenini toprağa vermişler… Babam 40 gün içinde öldüğü için şehit sayıldığını söylerdi, gözleri dolarak…


Ninemden bugüne kalanlardan el işlemesi: Âlimin her bir kelamı lal-ü mercan incidir/ Cahil ile etme sohbet akibet can incitir/ Fotoğraf: T. Sakman Koleksiyonu.


 
Evindeki düzene komşu kadınların bakmaya geldiği anlatılır, yaptığı bohçalara, el işlerine, iğne oyalarına herkes hayrandır öyle ki idare lambasının cılız ışığında bunları nasıl yaptığı bir muamma gibidir. Ne yazık ki ninemden çok fazla bir şey kalmadı veya kalamadı, muhafaza etmesini bilemedik. Bu aslında sadece aile hafızamızın değil şehrin hafızasının kaybedilmesiydi; bunu yıllar sonra daha iyi anlıyorum.
 
Hakkı dedemin vefatından sonra bir ara teyzesinin oğluyla bir evlilik yapsa da tahammül edemez ve onu boşar. O dönem bunu nasıl yapmıştır bilmiyorum ama hayata dik ve ters bakışı onu bazen anlaşılamaz kılsa da içinde hiçbir şey taşımamış, söyleyeceği bir şey varsa 40 yıl sonra bile olsa yüzüne söylemiştir.
 
Ben hatırlıyorum; bazen babama da çatardı resmen, “hani sen bana filan zamanda şunu yapmıştın” diyerek başlar ve babamı kelimenin tam anlamı haşlardı. Huysuz ihtiyar mıydı hiç sanmıyorum çünkü onun yaşam felsefesinde baş eğmek diye bir kavram yoktu, hiç kimseye minneti de yoktu hatta annesine bile…
 
“Beşiğin ardı gurbet” dediği yıllarda babam astsubaydır ve sürekli tayin nedeniyle gezmektedir. Ara sıra da olsa trenle Konya’ya geldiğinde de “demirhaneyi siz zenginlettiniz” demiştir. Babam çalgı çalmaya heves ettiği zamanlar ona ilk olarak lavta sonra ut sonra saz alacak kadar da sanata düşkündür ve “Dağlara Hanım Ayşe’m” türküsünü babam, annesinden geçmiştir. Babam uzun kış gecelerinde mahalleli kadınlara “Arzu ile Kamber” hikâyelerini çalıp söylemiştir.
 
İrticali şiirler, taşlamalar da söylemektedir Vesile Sakman, bir sünnet düğününde, sünnet çocuğuna yeterli ilgi gösterilmeyince söyler:
 
Eti döğen satır/ Kızları kara katır/ Yorgan döşek bulamamış/ Sünnet çocuğu yerlerde yatır/


Ninem Vesile Sakman. Fotoğraf: T. Sakman Koleksiyonu.


 
Misafirliğe gittiği zaman ninemin bu huyunu iyi bildiklerinden dolayı ne kadar dikkat etseler de ninem mutlaka bir şey bulur söylermiş. Davet edildiği bir evde herkes dikkatlidir ama… Abdest tazeleyeyim diyerek kalkar, hemen ibrik verirler… O yılların Konya evlerinde tuvalet dışarıdadır ve her gelen bir ibrik getirmiş ve orada bırakmıştır, ninemin gözünden kaçmaz:
 
Bu hane ne güzel hane/ Can kurban içindeki cane/ Ömrümde hiç görmedim/ Dokuz ibrikli abdesthane/
 
Babaannem hacca gitmek ister ama tek başına mümkün değildir, babamın da gitmesini ister ve pasaport çıkarılır ancak son anda babam gelince kendimi tutamam rakı içerim diyerek gitmekten vazgeçer. Bu birkaç kez tekrar edilince…
 
Yılanlı Medrese’nin (Bit Pazarı) köşesinde yardım toplayan, sakalı göbeğinde iki büklüm yaşlı bir adam ninemin dikkatini çeker ve evlenme teklif eder, “ben sana varayım. İkimiz hacca gidelim” der. O yıllarda böyle bir şey mümkün müdür? Bende, babaannemin şehrin ilk feministlerinden olduğu intibaını uyandıran hatıralardan en önemlisi budur.
 
Evliya Tekkeli miydi yoksa Çukur Çimen Tekkeli miydi emin değilim Osman Ağa’nın bu teklif, canına minnettir hemen kabul eder. Osman Ağa, çok Müslüman bir adamdır, vakit namazlarını kaçırdığına hiç görmedim. Kulağı ezanda, gözü namazda olan bir adamdı rahmet olsun… O yıllarda hacca ulaşım otobüslerledir, otobüslerin üzerinde uzun uzun kalaslar vardır: çölde kum fırtınasına yakalanırlarsa kurtulmak içinmiş… O ileri yaşlarına rağmen herkesten önce gider, gelirler.
 
Osman Ağa ninem ölene kadar yanından ayrılmadı, ninemin vefatından sonra babamdan gitmek için izin istedi ve oğlu, köyden gelip götürmüştü, rahmet olsun.
 
O dönemin şartları gereğinden midir bilinmez ama bildiğim Konya kadınları hayatın içindedirler, türkü yakarak, şiir söyleyerek baskıya ve çaresizliğe karşı hep dik durmuşlardır, babaannem de bu kadınlardan bir tanesidir.
 
Sevecendir, hoşgörü sahibidir: Abim Vedat Sakman 4-5 yaşlarındayken oyuna dalmış ve altını ıslatmış… eve geldiği zaman babaannem şefkatle sarılmış ve “üzerine sirke mi döktün” diyerek utandırmamıştır…
 
“Üzerine güneşin doğduğunu hiç görmedim” derdi babam, annesi için… Sabah namazıyla başlayan gün yatsı namazıyla sona ererken… çok ilginçtir, babaannem namaza durduğu zaman ağzında şeker vardır, bazen yorgunluktan uyuklasa da kaldığı yerden devam ederdi…




 
Akbaş Mahallesi’ndeki evi çoktan yıkıldı… Muhacir Pazarı’nda oturduğumuz yıllarda ikindi üzeri annemin yaptığı yemeklerden sefertasıyla ona götürürdüm.
 
Sonra hastalandı, damar sertliği… Babam bir akşamüzeri yolunu annesinin evine düşürür, kış günüdür, soba yakmaya çalışmaktadır, birden sobanın üzerine yığılır, felç geçirir, babam olmasa belki yanacaktı…
 
Uzun yıllar yatalak olarak aramızda kaldı, annem ve Osman Ağa ona baktı. Aklı başına geldiği zamanlar bana bakar “Memedim Memedim kuzu gibi meledim” derdi…
 
Bir gün öyle bir dörtlük söylemişti ki:
 
Söyle derler söylemeye mecal yok
Yapış derler yapışacak bir dal yok
Eller libas giymiş sorgu sual yok
Bize Şam hırkasını yasak ettiler
 
Ruhun şad olsun nineciğim; Şam hırkasını bizlere hâlâ yasak etseler de torunların olarak bizler, babam Mazhar Sakman'dan sonra; Abim Vedat Sakman, ben Tahir Sakman ve kız kardeşim Ressam Vesile Güzeloğlu, sizlerden genlerimize geçen sanat dalına yapışarak söylemeye devam edeceğiz; mecalimiz, hatıralarınızın ışığıdır…
 
TAHİR SAKMAN
 

19 Haziran, 2024

HANİYA DA BENİM ELLİ DİREM BASTIRMAM


 

HANİYA DA BENİM ELLİ DİREM BASTIRMAM
 
Üzerinde en çok konuşulan türkülerimizden birisi, kısaca Konyalı olarak bilinen türkümüz…
 
Kimimiz türkünün Girit’te yakılan bir sevda türküsü olduğunu, kimimiz kanto olduğunu, sanatçılar vasıtasıyla Konya’ya taşındığını, kimimiz Konya’ya gelen kantocuların İstanbul’a Konya’dan götürdüğünü söyledik.  
 
Türkünün notasını, merhum babam Mazhar Sakman, 8 Haziran 1963 tarihinde Şehir Postası gazetesinde yayımlamıştır. Notanın altına şu not düşülmüştür; “Zaman zaman Arap ülkeleri radyolarında aynı varyantı sözleri Arapça olarak dinlemekteyiz. Zamanıyle bu türkü oradan mı getirilmiş yoksa Konya’dan mı götürülmüş bilinemez. Her ne kadar ekseriyetle sözler mi sedası ile başlanarak söylenmekte ise de aslı notada belirtildiği gibi tarzı kadim üzre ince (la) sedasındadır.” -Mazhar-




 

Her ne olursa olsun; Konya’nın öz malı olan türküyü, bu kez Karaman’dan, Selanik’e mübadelede göç eden Ortodoks Türklerden olması kuvvetle muhtemel bir ninemizden dinlerken aklımıza ister istemez o dönemlerde yaşanan acılar geliyor. Belki de Sille’den göç eden Rum bir aileye mensup da olabilir…
 
Ninemizin yüzündeki kırışıklıklar sanki yaşadığı o acı günlerden kalan izler gibi hüzün haykırıyor. Türküyü bu kadar güzel okuması ve Türkçeyi iyi kullanması, Konya ağzıyla okuması Konya / Karaman’dan göç ettiğini haykırır gibi…
 
Ninemiz, gür sesiyle öyle bir güzel okuyor ki… hüznünü; şen şakrak ezginin arasına saklıyor ve içindeki acının üzerini bir kez daha örtüyor…
 
Türkü metni Mazhar Sakman’ın bant kayıtlarından deşifre ettiğim şekliyle söyle:
 
HANİ BENİM ELLİ DİREM BULGURUM (GONYALI)
 
 (Ah)    Hani benim elli direm bulgurum (bulgurum)
            Gonyalı’nın gaşlarına vurgunum (yörü yörü Gonyalım yörü)
                                    Yörü yavrum yörü Gonyalım yörü
                                    Şimdi burdan geçti zamparenin biri
 
(Ah)     Hani benim elli  direm ırakım (ırakım)
            İçer içer dağılıyor merâkım (yörü yörü Gonyalım yörü)
                                   Yörü yavrum yörü Sülüman’ım yörü
                                    Nerde galdın canım ilimanım yörü
 
(Ah)     Hani benim elli direm şekerim (şekerim)
            Sen içte gel ben gahrini çekerim (yörü yörü Gonyalım Yörü)
                                    Oğul bAli’m yörü Gonyalı yörü
                                    Sevdalı yörü dalgalı yörü
 
(Ah)     Gayseri’den Garaman’dan Gonya’dan (Gonya’dan)
            Nasibimi alamadım dünyadan (yörü yörü Gonyalım yörü)
                                    Yörü yörü yörü Gonyalım yörü
                                    Şimdi burdan geçti Osmanlı’nın biri
 
(Ah)     Hani benim elli direm barıtım (barıtım)
            Aklım olsa Gonyalı’ya varırdım (yörü yörü Gonyalım yörü
                                    Oğul bAli’m yörü Gonyalı yörü
                                    Gız nişanlın geliyor Osmanlıca yörü
 
(Ah)     Hani benim elli direm pırasam (pırasam)
            Çıra yaksam Gonyalı’yı arasam (yörü yörü Gonyalım yörü)
                                    Yörü yavrum yörü Gonyalım yörü
                                    Şimdi burdan geçti huvardanın biri
 
(Ah)     Şu Gonya’dır asıl benim vatanım (vatanım)
            Gel Gonyalı iki gadeh atalım (yörü yörü Gonyalım yörü)
                                    Yörü yörü  yörü Gonyalım yörü
                                    Şimdi burdan geçti Osmanlı’nın biri
 
(Ah)     Hani benim elli direm yoğurdum (yoğurdum)
            Gonyalı’dan üç oğlan doğurdum (yörü yörü Gonyalım yörü)
                                    Yörü yavrum yörü Gonyalım yörü
                                    Şimdi burdan geçti zamparenin biri
 
(Bu çok tanınmış oyun havamızı, Mazhar Sakman bazen böyle, bazen de “elli direm” sözcüğünün yerine “yarım okka” sözcüğünü kullanarak okumuştur.)
 
Videoyu Youtube’de izlerken altına yapılan yorumlardan öğrendiğime göre türküyü okuyan Katina Farasopoulou isimli Kayseri, Yahyalı doğumlu Rum bir aileye mensup sanatçıymış. Türkçe bilmemesine rağmen birçok türkü ezberindeymiş ve 2019 yılında vefat etmiş…
 
Sesi hâlâ kulaklarımda: Yörü yavrum yörü/ Saçlarını sürü/ Al yanakta duruyor/ Dişlerimin izi…
 
Aradan yüz yıl da geçse unutulmuyor; acıları yürekleri bir oyun havasının ezgileri arasına gizlenip yakmaya devam ediyor.  
 
TAHİR SAKMAN





 
 

18 Haziran, 2024

BENİM VATANIM NERE


 

BENİM VATANIM NERE
 
Coğrafya kaderdir diyorlar ya Anadolu coğrafyasının kaderi de bir başka… iç içe geçmiş etnik unsurların zamanla göç dalgasıyla vurduğu hayatlar…
 
Farklı etnik kökenlerin göçü dışında bir de Anadolu’dan sadece dinleri yüzünden göç etmek zorunda bırakılan insanlar ve gittikleri ülkelerde de dışlanan insanlar. Burada gavursunuz, orada Türk dölü…
 
Düşünün; öz be öz Türk’sünüz… Atalarınızın yüzyıllardır yaşadığı topraklardan sadece Hristiyan olduğunuz için mübadeleye mecbur tutuluyorsunuz… Karaman’dan, Yunanistan’a, Selanik'e… Kıyafetiniz Türk, yaşantınız Türk, öz be öz Türk’sünüz ama Müslüman olmadığınız için Türk vatanından gönderiliyorsunuz…


Çok acı olmalı, bir an kendimi Oğuzların, Avşarların yerine koyuyorum… gözlerimi kapatıyorum; bir ses yüreğimi delercesine Anadolu kokuyor, Karaman, Konya kokuyor… Merhum babam Mazhar Sakman’ın okuduğu türkülerden bir tanesi zarif figürler eşliğinde aslında yanık kokuyor ve yüreğimi kanatıyor… Gözyaşlarımı içime akıtıyorum...


Hasretlerinizi, buralardan götürüp unutmalara kıyamadığınız bir türkünün ezgisine sığdırıyorsunuz:

 

Gamayı vurdum yere
Yıkılaydı ganlı dere
Çağır sorun anneme
Benim vatanım nere
 
    Mendil mendil
    Kaldır kolların indir
    Hep sözlerin yalandır
    Gir koynuma inandır
 
Peşkir aldım direkten
Bir ah çektim yürekten
Ben bu dertten iy’olmam
Hekim gelsin frenkten
 
    Güllü güllü
    Peştemalı sümbüllü
    Amanın Gülizar'ım
    Sen söyle ben yazarım
 
Vay buralar nereler
Görünmez bizim eller
Öpmelere gıyamam
Sarar mı seni eller
 
    Meneciğim
    Sevdandan öleceğim
    Saat kaçta geleceğim
    Sarı lira vereceğim
 

(Türkü metni M. Sakman’ın bant kaydından çözülmüştür.)
 
Konya’nın Kafkaslardan göç aldığı yıllarda yakıldığını düşündüğüm bu türkü şimdi de bu topraklardan göç eden Karamanlı Türklerin dilinde yürek yakıyor… Türkü nispeten Konya tavrını kaybetse de ruhu hâlâ aynı:
 
/Çağır sorun anneme benim vatanım nere…/
 
TAHİR SAKMAN
 

17 Haziran, 2024

TANDIR EKMEĞİ


 

TANDIR EKMEĞİ
 
Geçtiğimiz Ramazan Bayramı öncesi de ekmeğe zam yapılmıştı ve tabii ki tandır ekmeği fiyatları da buna bağlı olarak 15 TL olmuştu… Bayram sonu bir baktık tandır ekmeğinin fiyatı 13 liraya düştü, çok sonraları tekrar 15 liraya çıktı, peki bu iki liralar bayram öncesi kimin cebine gitti ve dahası acaba nasıl yiyebildiler o parayı?
 
Bu bayramda yine bayram öncesi ekmeğe zam yapıldı ve tabii ki tandır ekmeğine de ve tandır ekmeğinin fiyatı 20 liraya çıktı… Malum Kurban Bayramı’nda Konyalılar ekmek salması yemeden duramazlar ve mecburen 20 liradan aldılar… Bayramdan sonra yine tandır ekmeğinin fiyatı düşecek mi, çok merak ediyorum? Bir de şu ekmeğe zam işini diyorum bayramlardan önce değil de bayramlardan sonra yapsanız olmuyor mu? Yani ihtimal vermiyorum; bizler asla böyle bir şey yapmayız ama sanki fırsatçılık yapılıyormuş gibi görünüyor! Yok, tövbe biz öyle şeyler yapmayız! Ne, yoksa yapar mıyız? Yok asla…
 
Neyse şimdi ekmek salması yiyeceksiniz ya, keyfinizi kaçırmayayım ama dikkat edin havalar çok sıcak dokunmasın?
 
Şimdiden söyleyeyim; kakırdağı da çok yemeyin, havalar biraz soğuyunca kakırdaklı börek yaptırın bizi de çağırın, çağırmazsanız hatırım kalır ona göre!
 
EN ÖNEMLİ NOT: Aslında bu yazı kakırdak ve ekmek salması üzerine olacaktı ama… havalar bir serinlesin o zaman kesin yazarım!
 
TAHİR SAKMAN



 

16 Haziran, 2024

KESİYORUM


 

KESİYORUM
 
Yalanı dolanı kesiyorum; aldatmayı, kazıklamayı kesiyorum; riyayı, suizannı, gıybeti, doğayı kirleten her türlü eylemi kesiyorum; olumsuz düşünceleri, sevgisiz yaşamayı kesiyorum…
 
"Can"ların değil; nefislerin kurban edildiği bayramlar diliyorum...
 
Bugüne kadar olduğu gibi; barış ve sevginin, yolumuzu sonsuza kadar aydınlatmasını seçiyor ve bu seçimimi kalbimle onaylıyor, sevgimle destekliyorum…
 
TAHİR SAKMAN
 

14 Haziran, 2024

KONYALI SEN BU DEĞİLSİN


 

KONYALI SEN BU DEĞİLSİN
 
Sana ne oldu Konya, ne ara bu kadar değiştin Konyalı?
 
Sokaklarında yürürken bile hüznün doruklarını yaşatıyorsun; o bildiğimiz, tattığımız, kokladığımız Konya çok gerilerde kalmış...
 
Bedesten'de adımlarım maziye gidiyor… yarınlarını nerede düşürdün Konya, kimlere kaptırdın Konyalı; hani senin o mütevazı tavırların, saygılı, kibar; müşteriyi velinimetin bilen esnafına ne oldu?
 
 Bu kadar değişimin izahı da yok, mizahı da... Ben de tutmuşum kısa pantolon giyip ayağımda sandalet omuzumda çanta... eee tabii kazık yemeye hazırsın kardeşim; seni ya turist sanacak ya da Almancı, göz ucuyla süzerken hangisi olduğunu kestirmeye çalışan esnaflar...
 
Bendeki de cahil cesareti... yanlarına dokuz salavat getirmeden girilir mi hiç? Adam usta... afra tafra onun işi... dünyada bir tek o biliyor, başka bilen yok... Arabanı bozarmış adamın suçu yok ki o usta, senin araban kötü ne yapsın... sen parayı ver, gerisini boş ver...
 
Her yerde karşımıza çıkıyorlar; nasılsa denetleyen meslek kuruluşları veya zabıta yok... pazarda bile kazıklanmak kaderimiz oldu: bir yanda 35 TL, iki adım ötede 15 TL, serbest piyasa deyip bir de gevrek gevrek gülüyorlar.
 
Sen bu değilsin Konya, Konyalı sen hiç değilsin!
 
Sanırım arızalı olan bizleriz... Her şeyini yıkıp tarihe gömdüğünüz mekânlar gibi bizleri de bir gömseniz rahatlayacaksınız...
 
TAHİR SAKMAN

12 Haziran, 2024

ŞEREFE


 ŞEREFE


-herkesle içilir şerefsizle içilmez-


şerefe kalkar kadehler
sevgiye kalkar muhabbete kalkar
insan olmanın erdemine
dostluğa barışa kalkar
bir tek
şerefsizliğe kalkmaz bu kadehler
haydi o zaman
şerefe

TAHİR SAKMAN

YAKIN TANDIRLARI TAHİR GELİYOR!


 

YAKIN TANDIRLARI TAHİR GELİYOR!
 
Sıcaklarla boğuşmaktan elim kaleme gitmiyor, belki de bunca yıldır yazmanın yorgunluğu belki de attığımız taşın yerine varmadığı düşüncesi...
 
Aslında esas olan yazmaktır benim için gerisi beni ilgilendirmez diyeceğim ama yaşadığımız toplumdaki her şey beni ilgilendirir hem de sizlerden daha çok...
 
Yazar duyarlılığı, şair aforizmaları deseniz de yazmanın vazgeçilmezliği bugünlerde biraz askıda kalmış gibi... Askıda ekmek olur da askıda şiir olma mı?
 
 
Etrafıma bakıyorum; Konya'ya... bir cam fanusun içinde geçmişin ihtişamına dalmış, ışıl ışıl... İyi uykular şehrim, uyumak sana yakışmazdı eskiden… Ovada sarı hüzünlerinden bereket fışkırıyor. Sille'de bir testici, ocağından çıkan dumanlara bakıp testilerin kimin toprağı olduğunu düşünüyor... kim bilir gelecekte kendi toprağından da bir testi… yapılacak mı?
 
Sorsalardı ona toprağından ne yapalım diye ne olmak isterdi acaba?
 
Ya size bayım, toprağınızdan ne yapalım?
 
Bir an testici olup ürperiyorum sonra elimi klavyede görünce rahatlıyorum...
 
Alâaddin Tepesi... çocukluğumun gizemli bir o kadar da korka korka, gizli gizli, eteklerinde üçüncü sigarası içtiğimiz yer... kendimizi Selçuklu Sultanı yerine koyup kafamızın döndüğü... ah bu sıcaklar...
 
Ah bu sıcaklar... toprağımdan dümbelek mi yapsalar... Vallahi kafanızı şişiririm, zinhar olmaz!
 
Bardak yapıp Takkacı Pınarı'ndan buz gibi... o su beni kandırmaz beyim!
 
Testi yapsalar vallahi hiç olmaz; içimde ne varsa sızdırırım...
 
Şarap çanağı desen bir ömür sürdü serhoşluğum...
 
Başımda bir kârhane dumanı...
 
Tandır yapsalar bak işte ona yakışırım; yandığımız yetmez biraz daha yanalım...
 
Ben ki:

 

Aşk oduna yandır beni
Tandırlara döndür beni
İstemem ben cennetini  
Cehennemde söndür beni

 

Demişim... daha ne gam; yakın tandırları hey, Tahir geliyor, hem de Deli Tahir!
 
TAHİR SAKMAN


SİLLE TÜRKÜSÜ
 
            /şu sille’den dün gece geçtim
            acı tatlı sular içtim
            nazlı yârden vaz mı geçtim/
 
alaca karanlıkta başlar
ekmek telâşı sille’de
gelinler kızlar hamur yoğurur
delikanlılar çamur
karşılıklı tüter dumanlar
bir tandırdan bir testi ocaklarından
önce boğuk sonra inceden inceye
sanki diyemediğini
dumanlar yazıverecekmiş gibi mahcup
 
            /şu sille’nin minaresi kiremit
            ben aşkından ölüyorum kerem it/
 
yüreklerin ateşi
bir tandıra gömülür
bir testi ocağına
 
testiler sürer ocağa
ekmekler yapıştırır tandıra
öpülesi ak eller
anamın eli bacımın eli yârimin eli
 
yüreklerin ateşinde pişer
testiler çömlekler ekmekler
 
burcu burcu bir koku
sarar sille’yi
ocaktan mıdır tandırdan mıdır
yürekten midir bilinmez
düşmeler olur kavrulan yürekler gibi
bir çömlek iner tandıra
 
        /şu sille’nin minaresi mercandan
        sen doldur da ben içeyim fincandan/
 
gün uzar gölgeler uzar
küllenen ateşler eşelenir
tandırda sudur ısınan
ocaklarda yürek
aş için baş için
 
bir sille türküsüne
coşkun konya tezenesi atılır
artık dünya bir pula satılır
 
            /şu sille’nin koyunları kuzular
            kuzular da anasını arzular
            kadir mevlâm kara yazmış yazılar/


TAHİR SAKMAN

11 Haziran, 2024

ATATÜRK OLMAK ZOR


 

ATATÜRK OLMAK ZOR
 
57 yıllık ömrüne; 11 savaş, 24 madalya, 7 nişan, 13 kitap sığdır ve bir ülkeyi yeniden küllerinden var et sonra hayatında hiç kitap okumamış insanlar seni eleştirme cesareti göstersin…
 
Zaten okusalardı Nutuk’u, okusalar öğrenselerdi Kuvayı Milliye'yi, elini ayağını öpmek için seni ararlardı… sen öptürmezdin ama ararlardı yine de…
 
İlginç olan da Atatürk’e dil uzatmaya kalkanlar; inançlarını referans göstermeye çalışıyorlar oysa Atatürk bu ülkede ibadethanelerin açık kalmasını, ezanların okunmasını, işgalden kurtarıp sağlamış, Diyaneti kurarak ilk İmam Hatip okullarını açmış bir liderdir. Sen özgür bir vatanda namazını rahatça kılasın diye göğsünü siper etmiştir.
 
Yunan ordusu Bursa’yı işgal edince Venizelos’un oğlu Yüzbaşı Sofokles Osman Gazi’nin mezarına giderek fotoğraf çektirmiş ve “Kalk Osman kalk da memleketini kurtar” diyebilme cesaretini göstermiştir. O Bursa’yı ve Osman Gazi’nin türbesini kurtaran da Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür…
 
Bakıyorum; dünyadan haberi olmayan, tek bildiği birkaç basma kalıp yalan ve iftiralarla Cumhuriyet’e ve Atatürk’e saydırmaya çalışıyor…
 
Seni adam yerine bu Cumhuriyet ve Atatürk koymuştur, haberin var mı? Atatürk seni ve senin gibilerini kula kul olmaktan kurtarıp yurttaş yapmıştır. Şimdi konuşabiliyorsan ve Konya’dan İzmir’e gitmek için hiç kimseden izin almıyorsan bunu Atatürk’e borçlusun… cahilsin, bilseydin konuşmazdın zaten…
 
Sen evde rahat döşeğinde keyif çatıp ümmetçilik oynarken Atatürk ve silah arkadaşları düşmanın karşısına dikilmiş Türk’ün gücünü dünyaya bir kez daha göstermiştir.
 
Atatürk’ten Yunan rahatsızdır; İngiliz rahatsızdır, Fransız, İtalyan rahatsızdır ve nedeni bellidir…
 
Senin rahatsızlığının nedenini bir türlü çözemiyorum…
 

TAHİR SAKMAN

09 Haziran, 2024

KONYA HALK TÜRKÜLERİ KONSERİ



KONYA HALK TÜRKÜLERİ KONSERİ

8 yıl önce... Konya türkülerinden bir demet sunmuş bazı türkülerimizin hikâyelerini ve tarihçelerini hatırlatmıştık. 

Konya türküleri için kaynak niteliği taşıyan bu konseri arşivinize kazandırmanızı öneririm...

Bu konser bir daha yapılır mı? Bu soruyu kendime bile sormaya cesaretim de umudum da kalmadı artık...

Güzel günlerde yaşamışız...

TAHİR SAKMAN

07 Haziran, 2024

KONYA, KONYA MI?


 

KONYA, KONYA MI?

O Konya çok gerilerde kaldı; saklı düşlerimizin en mahrem yerinde iğde dalına asılan türkülerimize döndü her şey…. Ne koruma altına alabildik ne yangında ilk kurtarılacakların listesine dâhil edebildik. Topyekûn bir şehri, uydurduklarımıza uydurmak için çabaladık; kendi uydurduklarımıza bile inanmadan, başkalarının inanmasını bekledik hep!

Şimdi feryat etmek neye yarar ki? Kültürden, sanattan, edebiyattan anladıklarınıza bakıyorum şimdi boş, boş… siz de benimle bakıyorsunuz; eminim. Bir enkaz yığınının son kalıntılarını da yakmak için birlikte bir kibrit arıyoruz!

Yok ettiğiniz her şeyde siz vardınız aslında… farkına varmak farkındalığınız yoktu, yoktu sahip çıkılması gerekenin siz olduğunuzu bilmenin başka bir yolu!

Kalabalıklara karıştınız; kalabalıkların kabalığında perçinlenen küfürlere kulağınızı tıkasanız da nafileydi bayım nafile; hani,

/Aynaya baktım çıralar yaktım/ diyen bir Konya türküsünün ezgileri arasında nafile oldunuz…

Ne yaptınız benim şehrime? Şiirlerime yazmaya kıyamadığım şehrime ne yaptınız?

Ah Seyit abi ah; hani “şehri çalmasınlar diyerek yıllardır Konya’dan hiç çıkmadım diyordun”, sen mi çaldırdın yoksa Seyit Abi!

Şimdi bana kim verebilir ki, gazel suyu içmenin keyfini, üzerinden sırıkla atlarken düştüğüm ırmaklar nerede? Bu yüzden annemden yediğim tokatlar bile güzeldi Konya! Ya sokaklarında özgürce çelik çomak oynadığım günlerimi kim kaldırdı yüklüklere?

Siz kendinizi beton kutulara hapsederken benim çocukluğum; komşu bağlardan, bahçelerden erik çalarak geçti… siz şimdi güvenlik izin verirse evinize girebiliyorsunuz!

/Bülbül konmuş sarayına Konya’nın/ siz şimdi bu türküyü de bilmezsiniz, hem bilseniz ne olacak ki, ne sarayınız kaldı ne okuyacak bülbülünüz…

“Hadi len ordan” demek geçiyor içimden…

Konya, Konya değil artık…


TAHİR SAKMAN

02 Haziran, 2024

BİR BÜYÜK İNSAN: ŞEMSİ YASTIMAN

Şemsi Yastıman, Meslek Destanı 


BİR BÜYÜK İNSAN: ŞEMSİ YASTIMAN


Merhum Şemsi abi tanımaktan onur duyduğum insanlardan bir tanesi... Zeki, nüktedan, sevgi dolu; yanındayken içinizin kıpır kıpır ettiği müthiş bir insandı... Meram'da babamın da bulunduğu bir oturakta horozları öttürmüştük...


Bir gün detaylı yazmalıyım ki benim için derslerle doluydu; kadehler boşalırken muhabbet gönüllere sebil edilmişti... 


Gecenin etkisi bende ertesi gün devam etmiş ve "Saki" isimli şiiri yazmama vesile olmuştu:


Saki sunar destiyle şarabı al iç deyu

Bu ab-ı hayat bu neş'e bu ilaç deyu

Bir katre yut ki dalasın deryalara

Bin hikmete ram olup bir sualden kaç deyu


Şiirin devamı "Bir Hayat Yetmez" isimli şiir kitabımda. Kitabın baskısı yok ama e-kitap olarak indirmek isterseniz ana sayfamda linki var...


Şemsi abiye rahmetler olsun...


TAHİR SAKMAN

26 Mayıs, 2024

FUTBOL OLSUN


 

FUTBOL OLSUN

 

Bugün futbolda kıyamet Konya’da kopacak…

 

Konyasporlu ve Galatasaraylı olarak bu maçı izleyeceğim ama tabii ki önce yaşadığım şehrin, üzerine şiirler söylediğim, kitaplar yazdığım şehrin bir insanı olarak, Konyaperest biri olarak önceliğim tabii ki Konyaspor olacak…

 

Bugün kayıtsız şartsız Konyasporluyum…

 

Birtakım söylentilere mahal bırakmadan, iki takımın da çıkıp babalar gibi top oynamasını istiyorum ama bakalım futbolun ilahları ne diyecek? Şans faktörü futbolda önemlidir bunu da bir kenara yazmak gerekir.

 

Gönlüm iki yanımın da sevinmesini istiyor ama futbol bu; son düdük çalmadan her şey olabilir!

 

Tek istediğim temiz bir maç olsun ne Konyaspor’un ne Galatasaray’ın ayak oyunlarına ihtiyacı yok; topumuzu oynayalım düşeceksek, düşelim, şampiyon olacaksak olalım veya olmayalım ama onurumuzu yitirmeden… Onurumuz her şeyden daha önemlidir.

 

Ben iki takımın da kıran kırana bir maç izleteceğine ve iki takımın da adına yaraşır bir futbol ortaya koyarak; futbolun, futboldan çok daha öte bir şey olduğunu göstereceğine inanıyorum.

 

Sonucu her ne olursa olsun; bu yılın maçıdır. Tüm ülkenin bu maça kilitlendiğini ve tarihi bir maç olacağını ve iki güzide kulübün futbolcularından masörüne, yöneticilerinden, taraftarlarına varıncaya kadar bunun bilincinde olarak futbolun güzelliklerine yakışır bir şekilde mücadele edeceklerine inanıyorum.

 

E haydi o zaman futbol olsun!

 

TAHİR SAKMAN

 

 

23 Mayıs, 2024

UYUTTUĞUNUZ İNSANLIK OLMASIN!


UYUTTUĞUNUZ İNSANLIK OLMASIN!
 
Dünyayı parsellemişiz, gözümüz de doymuyor!
 
Sanki dünya sadece bize aitmiş gibi davranıyoruz; bencilce kendimizden başka canlıların da dünya üzerinde yaşama hakkı olduğunu unutuveriyoruz...
 
Neymiş efendim, barınaklarda sahiplendirilemeyen hayvanları uyutacaklarmış… uyutmak ne kadar masumca değil mi? Şuna açık açık “öldüreceğiz” diyemiyorlar! Savaşları katliamları düşünürsek… susuyorum ve korkuyla ürperiyorum…
 
İnsanın yaşam serüveninde ona binlerce yıl hizmet etmiş; köpekleri, kedileri şimdi büyük büyük taş yığınlarından şehirler kurup onlara ihtiyacımız ortadan kalkınca uyutmak yani öldürmek!
 
Aslında koyunları, kuzuları, sığırları, tavukları vs. kesip kesip / öldürüp yiyen bizler değil miyiz? Ha öldürmüşünüz ha kesmişiniz ha uyutmuşunuz…
 
Uyuttuğunuz insanlık olmasın?
 
TAHİR SAKMAN





 

22 Mayıs, 2024

HER ŞEY YAŞANIRKEN GÜZEL

Soldan sağa; Cenap Kendi, Kazım Şalvarcı, Mazhar Sakman. Sarıyakup Caddesi'ndeki bağ evimizdeki bir oturakta... (Fotoğraf: Tahir Sakman Koleksiyonu.)


HER ŞEY YAŞANIRKEN GÜZEL
 
Dün mü çok renkliydi yoksa bugün mü renksiziz? Dünün koşturmacaları mı güzeldi yoksa bugünün rehaveti mi?
 
Şöyle bir hafızamı yokladığımda yani getir götür, kurye işleri yokken… Çok değil; 80’li, 90’lı hatta 2000’li yıllar… o kadar uzak değil aslında belki dün belki dünden kısa…
 
Alışverişlerimiz bile sayılı dükkânlardan yapılırdı; marketler henüz icat edilmemişti…
 
Ne zaman ramazan gelse elimizde kap kacak Aziziye Camii’nden Kadınlar Pazarı’na giderken, Kayıklı Kahve Meydanı’na bakan Çöğenlerin dükkânına gider sıraya girerdik, tahin almak için. Pastırmalar Üçyıldız’dan… Bugün bu dükkânlar, ikinci hatta üçüncü kuşak tarafından çalıştırılıyor; aynı disiplin aynı güven ve aynı kalite…
 
Kadınlar Pazarı’na bir koşu giderdim, elimde on lirayla… Babamın kadeh arkadaşına, babamın selamını söylerdim Kasap Kara Ahmet (yoksa Kara Mustafa mıydı?) amcaya… Yarım kilo biftek hazırlardı, yumuşak yerinden döver, üzerine de tuz kekik ekerdi. Eğer ikindin üzeriyse mutlaka mangal yanardı dükkânda ve bir kenarda ufak ufak çaktırmadan demlenirdi. Mangaldaki pişmiş etten de biraz vermeyi ihmal etmezdi hiç. Çok iri yarı bir adamdı ama yüreği… yufka yürekliydi. Yüzü bugünkü gibi aklımda, aklımda kalan nadir insanlardan bir tanesi. Çalışırken başındaki fötr şapkayı asla çıkarmazdı, kravatsa zaten banko… Kadınlar Pazarı’nda kravatlı kasap… Haydi, şimdi gidin de arayın belki bulursunuz… Şimdilerde geçtim esnafı; kravat takan, takım elbiseli, pırıl pırıl ayna gibi boyalı ayakkabı giyen, traşlı memur bile hatta çok üzgünüm öğretmen bile görmekte çok zorlanıyoruz.


Kazım amcanın İstanbul Caddesi’ndeki dükkânı, Şehir Bakkaliyesi (https://www.facebook.com/photo?fbid=7435781596538591&set=gm.8041403962537726&idorvanity=2851206081557566), (Fotoğraf: Yaşar Barışık Koleksiyonu)


 
İstanbul Caddesi’nde Şalvarcı Kazım amcanın “Şehir Bakkaliyesi” vardı. Ekmek kadayıfları mutlaka ondan alınırdı. Kazım amca aynı zamanda kanun çalardı. Uzun kış gecelerinde bizim Sarıyakup’taki bağ evimizi kanunundan çıkan zarif nağmelerle şenlendirirdi. Oldukça mütevazı ve sessiz bir adamdı. Kanunu gibi kendisi de çok kibar bir adamdı. Rahmetli olunca oğlu Vedat abi dükkânı uzun süre işletti sonra onun da erken bir ölüm yakasına yapışınca dükkân kapandı… Şehrin simge dükkânlarındandı… O da aklımda kravatlı olarak kalmış…
 
Aziziye Camii’nin karşısında Şehir Eczanesi… Hattat Hüseyin (Öksüz) abinin dükkânıydı. Babamla bir gün eczaneye gitmiştik. Eczanenin arkasına geçtik bana bir ney seçti ve nasıl üflemem gerektiğini gösterdi ve “ses çıkarınca bana gel” dedi. Ben bir ay uğraştıktan sonra o sesi çıkardım ama pes etmiştim; neyi götürüp Hüseyin abiye geri verdim… Hüseyin abiyle babam çok iyi dosttular, babama çok saygı duyar ve çok severdi. Aslında iki ayrı dünyanın insanıydılar ama onları ortak noktada birleştiren sanat ve müzik aşkı olmalıydı. Hüseyin abiye babam dörtlükler getirir o da üşenmez onları hatla yazardı ve acemilik örnekleriydi, arşivimde onları hâlâ saklarım.
 
Hüseyin abi, babamın ağdalı Osmanlıca konuşmalarını, beyitler okumasını ve tabii ki sazından çıkan nağmeleri ve nota bilgisine hayrandı. O zamanlar çok gençti, sonra eczaneyi bıraktı kendini hat sanatına adadı. Yıllar sonra büyük kızım onun hat öğrencisi olacaktı… Hüseyin abiyle olan hatıralarım arasında yer eden bir şey daha var ki aslında hatırladıkça hep üzülürüm; babam ona çok eski, tahta bir tambur hediye etmişti. Hüseyin abi çok sevinmişti. Bakım yapılması ve tellerinin değişmesi için bir ustaya vermişlerdi ama tamburu bir daha almak mümkün olamadı, kaybolmuş! O usta kimdi bilmiyorum ama bugün bile aklıma geldikçe çok üzülürüm, çok güzel bir tamburdu.
 
Hüseyin abi bugün artık dünyaca ünlü bir hattatımız, duruşunu hiç bozmadı; o hâlâ Aziziye Camisi’nin karşısındaki bir eczacı mütevazılığıyla şehir kültürüne hizmet etmeye devam ediyor şehrimizin, yüz akı insanlarından…
Tevkifiye Caddesi’ndeki çıraklık günlerimde öğle yemekleri katıkçıdandı… Paşa yemeği favorimdi; soğan kabuğuyla pişmiş yumurtayı biraz zeytinyağının üzerine doğrar, somunla yerdik. Bazen helva ekmek yanına zeytin… O nasıl lezzetti, şimdi hepsi hayal oldu o lezzetlerin.
 
İlyas Ağa’nın dükkânına gider, sıraya girerdik az kuru fasulye, az pilav veya az kavurma yemek için… az dediğime bakmayın şimdiki porsiyonlardan büyüktü. İlyas amca bir gün kızmış, o gülen yüzüyle serzenişte bulunuyordu, yüksek sesle: “Bu ne len! Az guru, az pilav, çok ekmek!” gülmekten yerlere yatmıştık, rahmet olsun… Şimdi aynı dükkân, kuru fasulye ve kavurma satmaya devam ediyor; İlyas Usta’nın oğlu ve kalfası işletiyor; Anadolu Lokantası…
 
Araboğlu Makası’nda o zamanlar kelle satan lokantalar vardı, sadece orası değildi elbette ama onlarınki meşhurdu. Öğlenleri velespitle gider, sıcak sıcak alır getirirdim ki bu aynı zamanda ziyafet demekti… Şimdi hiç canım çekmiyor!
 
O dönemin Konya lokantalarında tencere yemekleri revaçtaydı ve çok çeşitliydi, şimdi?
 
Sabahları yaptırdığımız yağ somunları… Edeci’nin Ahmet derlerdi… Mahkeme Hamamı’nın köşesindeydi ve günümüzde torunları tarafından işletiliyor. Onun yaptığı, o nar gibi pideleri unutmak ne mümkün? 
 
Bedesten’in Hükümet Meydanı’na bakan tarafında Kenanlar Pastanesi, umarım ismini doğru hatırlıyorumdur… Konya’nın bunaltıcı ağustos sıcaklarında onun dondurmasıyla serinlerdik, gerçek bir dondurmaydı, tadı hâlâ damağımda kaldığı için şimdi hiçbir dondurmayı beğenemiyorum. 
 
Bizler dünlerde yaşamaktan vazgeçemedik; sanırım şimdinin gençleri de gelecekte aynı duyguları yaşayacaklar ve gözleri dolarak yaşamın rüzgârlarına direnmenin yersiz olduğunu anlayacaklar.
 
Her şey, her şeyi yeniden hatırlatıyor sanki… Bir gün bizler, tıpkı bizden öncekiler gibi hiç yaşamamış gibi olacağız; sesimiz şehr-i Konya’nın bir taraflarında unutulmuş eski bir replik gibi kalacak ama onu da duysa belki anlayamayacak şehr-i Konyalı...
 
Her şey yaşanırken güzel; hatırlarken değil! Hatırladıkça acıyorsunuz, kanıyorsunuz…
 
TAHİR SAKMAN