Tahir Sakman-Uyanın da Türkiye'ye gidelim
TAHİR SAKMAN
YAŞAM KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT
02 Mayıs, 2026
01 Mayıs, 2026
ALANYA / ALAMANYA
ALANYA / ALAMANYA
Alanya
aynı bildiğiniz Alamanya…
Çok uzun
zaman olmuştu gitmeyeli, canım çekti doğrusu gittim… Aynı bildiğimiz Alanya, sanırım
sezon başı olunca daha doğrusu henüz açılmayınca sezon, fazlaca bir hareket yok,
her yer sakin. Havalar gündüzleri sıcak geceleri serin… Ve tabii ki Alanya’nın
yerleşik turistleri denizden çıkmıyorlar…
Alanya merkezdeki
altyapı çalışmaları trafiği felç etmiş durumda. İlçenin özellikle sahile yakın
kesimleri şantiye görünümüne bürünmüş, Belediye sezona yetiştirmek için
çalışıyor… ama sahildeki çalışmalarda birkaç ağacın kepçelerle yıkıldığını
görmek benim için üzücüydü. Ağaçların etrafından dolansaydınız olmaz mıydı?
Yine tüm
güzellikler Alanya’da ama betondan arta kalan yerler tabii… Bir de bazı gece yarıları
sahile çöken ağır kokular neyin nesi anlayamadım.
Alanya il
olmaya hazırlanıyor ve bunu da çoktan hak etmiş durumda. Esnafın eskiye göre
yerli turistle olan diyaloğu daha iyi, en azından azarlanmıyorsunuz. Sorduğunuz
zaman yanıt alabiliyorsunuz… Şehirde en geçerli para biriminin ne olduğun
yazmama gerek var mı? Etiketlerin hepsi euro!
Bir dönem
yerleşmeyi çok istemiştim ama kısmet olmamıştı… “Alanya, alaman ya” demişlerdi
ve ben gerçekten alamamıştım…
Benim
gibi bozkırın ortasında yaşamış, sert rüzgârlara alışmış bir insanın sahilde meltemler
eşliğinde ıslak bir balığa dönüşmesi oldukça olası…
Alanya; Akdeniz'in özgür ruhu...
Alanya…
Güneşin hayallerinize doğru, yaşama doğru battığı ülke…
TAHİR
SAKMAN
26 Nisan, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 73 KARŞI KARŞI YAPTIRALIM HANLARI 2. KAYIT
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 73 KARŞI KARŞI YAPTIRALIM HANLARI 2. KAYIT
Bu eski ve kısa kayıtta Mazhar Sakman 12 telliyle çalıp söylerken kendisine udi Cenap Kendi ile kanuni Kazım Büyükşalvarcı eşlik ediyor.
TAHİR SAKMAN
24 Nisan, 2026
BUGÜN 23 NİSAN / NEŞE DOLUYOR İNSAN
tanik.net'teki yazım:
BUGÜN 23 NİSAN/NEŞE DOLUYOR İNSAN
BUGÜN 23
NİSAN / NEŞE DOLUYOR İNSAN
Saip
Egüz’ün bu dizelerini, her 23 Nisan’da tekrar ederim ve sadece neşe dolmam;
coşku dolarım, güven duyarım; Ata’mın armağanı olan Cumhuriyetimizin
temellerinin atıldığı, Yüce Meclisimizin açıldığı bugünde başka bir şey
duymam/dolmam mümkün mü?
Çocukluğumun
23 Nisan’ları geliyor aklıma… Yavrukurt olduğum yıllar… Günlerce provalar
yapardık, yavrukurt elbisemiz alınır, giyeceğimiz günü iple çekerdik; sahi ne
oldu o günlere?
Bir 23
Nisan sabahı erkenden kalkmıştım, hava oldukça serindi ama ben yine de
yavrukurt elbiselerimi giyip okula koşmuştum. Bedenim titreyebilirdi ama
ruhumda bayramın sevinciyle yanan ateşler vardı. Trampet çalardım ve bir
tekerleme tuttururduk ne alakaysa: “Ulen Hasan’a/Kovalasana/Danalar girmiş
bostana/Kovalasana…” Bir tana daha vardı ama onu hatırlayamıyorum. Bu
tekerlemeler ritmi unutmamak için olsa gerekti…
En çok
gıpta ettiğimiz şey Şükrü Doruk İlkokulu’nun kıyafetleriydi… Kırmızı, kordonlu,
süslü bando kıyafetleri giyerler ve ellerinde borazanlarla yürüdükleri zaman
Konya stadı yıkılırdı alkıştan… Biz o zamanlar çocuktuk, şimdi büyüdük mü? Ben
hâlâ o heyecanlardayım!
Yedi
düvelle, her türlü yokluğa rağmen savaşma azim ve iradesini, 23 Nisan 1920
tarihinde Atatürk’ün liderliğinde Meclisi toplayarak ortaya koyan Türk Ulusu,
egemenliği hanedandan alarak milletin egemenliğinin tescil edildiğini,
hakimiyetin kayıtsız şartsız milletin olduğunu tüm dünyaya ilan etmiştir. Ve
geleceğimiz olan çocuklarımıza bu kutlu günün hediye edilmesi de ayrıca
anlamlıdır.
Kurtuluş
Savaşı’na başlarken Yüce Atatürk’ün kafasında şekillenmeye başlayan rejimin de
önemli bir ip ucudur Meclisin açılışı… Bunun sadece bir başlangıç olduğu ileri
yıllarda daha iyi anlaşılacaktır.
Birinci
Dünya Savaşı sonunda yenik sayılan Osmanlı, Mondros Mütarekesi’yle silah
bırakmış ve Anadolu emperyal devletlerin işgaline uğramıştı. Padişah ve Osmanlı
Meclisi, bu durum karşısında kendi başlarının derdine düşmüş, işgale sessiz
kalmışlardı. Daha da korkuncu, Kuvayı Millîye mensupları hain ilan edilerek
Kurtuluş Savaşı’nın önü kesilmek istenmişti.
Ulu Önder
Atatürk’ün, 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a çıkarak başlattığı Millî Mücadele,
dünyada benzeri görülmeyen bir uyanış destanına dönüşerek Türk Milletinin
zaferiyle sonuçlanmıştı. Kağnının uçakla, kazmanın topla mücadele ettiği bu
savaşı, Türk Ulusunun özgür yaşama inancı kazanmış ve bağımsız Türk devletinin
temelleri atılmaya başlanmıştı.
Bu konuyu
Atatürk’ün şu veciz sözü, oldukça anlamlı bir şekilde ifade etmektedir:
"Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır."
Ve öyle
olmuştur; Türkiye Büyük Milet Meclisi, bu azim ve kararlılık sayesinde
kurularak esir milletlere de örnek olmuştur. Cumhuriyeti gençlere emanet eden
Atatürk, bugünü de çocuklara armağan ederek, bir anlamda Türkiye Büyük Millet
Meclisi’ni geleceğe emanet etmiştir.
Bu
tarihten sonra Türk Ulusunun kaderi, ulusun kendi elinde olmuş ve parlamenter,
demokratik bir Türkiye, çağdaşlaşma yolunda büyük atılımlar yapmıştır. Türk
Ulusuna mal olan meclis, vatandaşların en büyük güvencesi haline gelmiştir.
Bu milli
bayramımız UNESCO tarafından her yılın 23 Nisan günü "Dünya Çocuk
Günü" olarak ilan edilmiştir. 1979 yılından beri, "Uluslararası Çocuk
Şenliği" olarak, dünya çocuklarıyla birlikte coşkuyla kutlanmaktadır.
Türkiye
Büyük Millet Meclisi'nin açılışı ve egemenliğin halka geçiş tarihi olan 23
Nisan’ın tüm dünyada kutlanması, Atatürk’ün öngörüsünün ne kadar yüksek
olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.
Bu
vesileyle, bize kalan; bayramı çocuksu heyecanlarla, coşkuyla kutlamak, Atatürk
ilke ve inkılaplarını daha ileriye taşımaktır. Türk Ulusu dünya durdukça, tüm
dünya ile birlikte bu anlamlı bayramı kutlamaya devam edecektir.
106 yıl
önce ateşlenen bu meşale, kıyamete dek yanmaya devam edecektir; çünkü, Türk
Milleti, tek önderimiz, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün emanetini çağlar boyunca
çocuklarına aktaracaktır.
Bizim
için yol budur… Yol; Atatürk’ün kutlu yoludur…
TAHİR
SAKMAN
23 Nisan, 2026
KUPA DERSLERİ
KUPA DERSLERİ
Anadolu takımlarının, milyon euroluk futbolculardan
kurulu olan takımlara verdiği dersler devam ediyor…
Konyaspor’dan sonra Gençlerbirliği de bu ders veren
takımlar arasına katıldı… Kupa maçlarının elbette heyecanı ve mücadelesi ligden
çok farklıdır. Bunun örneklerini de son iki maçta gördük ve heyecanlandık.
Neredeyse kadrosunun tamamına yakını yabancı futbolculardan
kurulu olan takımların, azim ve iradeyle duran, ligde alt sıralarda olan
takımlar karşısında ne kadar aciz duruma düştüklerine de şahit olduk.
Gençlerbirliği, Galatasaray gibi bir takımı net bir
skorla hem de deplasmanda iki gol atarak geçerken, bir Galatasaraylı olarak
elbette üzüldüm ama Anadolu takımları adına da sevindim. Kısıtlı imkanlarla
yapılan transferler ve genç çocukların mücadelesi ayakta alkışlanacak cinsten…
Okan Hoca… ne taktik kalmış ne heyecan… Takıma o ruhu
verecek her halde ben değilimdir. Sahada gezinen futbolcular… Takımı
ateşleyecek güç nerede?
Osimhen maça daha erken alınamaz mıydı? Sanki gol
atmamak için direnen bir Galatasaray vardı sahada… Sonuç ne olursa olsun, bir
kaleci tabii ki hata yapacaktır, hiç kimse hata yapmazsa gol nasıl atılabilir
ki? Cim Bom’un kalecisi Günay’a maç sonundaki protestolar maksadını aşmıştır.
Galatasaray gibi köklü bir kulübün seyircisine yakışmamıştır.
Aynı tavrı Konya seyircisi de bir futbolcuya karşı yapmaktadır.
İsmini biliyorsunuz, her hafta canla başla oynayan değil savaşan bu futbolcumuza
karşı yapılan haksız eleştiriler en başka Konyaspor’a zarar vermektedir.
Bir sözüm de TV yorumcularına… Sürekli Anadolu
takımlarının mücadelesi göz ardı edilmekte, sanki bu takımlar hiç oynamamış gibi
sadece Galatasaray’dan, Fenerbahçe’den söz edilmektedir. Beyler, Anadolu
takımları sizin antrenman takımlarınız değildir; eğer öyle düşünüyorsanız kendi
aranızda bir İstanbul ligi kurun oynayın, bizi de uğraştırmayın…
Yarı final maçları çok
çetin geçecek ve belki de erken bir final oynanacak. Gönlüm tabii ki Konya’dan
yana hatta finali Trabzon’la oynamaktan yana ama… Yarı final oynayacak takımlar
benim gözümde kupa şampiyonudur, hepsini şimdiden tebrik ediyorum.
Bakalım bu dersler devam edecek mi, heyecanla
bekliyoruz…
TAHİR SAKMAN
22 Nisan, 2026
UYANIN DA TÜRKİYE’YE GİDELİM!
![]() |
UYANIN DA TÜRKİYE’YE GİDELİM!
Bu bir taktik savaşıydı… Ve Konyaspor kazandı.
Konya, kendi gücünü biliyordu, Fener’in de… Ayakta
kalan kazanacaktı ve akıllı olan… Topu bıraktı Konya ama Fener oynayamadı.
Milyonluk ayaklar tutuldu… İlhan Hoca, Tedesco’ya ders verdi adeta… Ligden
sonra kupaya da maça başlamadan veda etmiş bir görüntüsü vardı Fener’in; isteksiz,
maça asılmayan, sahada gezinen, ne yaptığının farkında olmayan… Konya ise tam
tersi bir yapıdaydı ve “ben bu maçı istiyorum, kazanacağım” inancındaydı.
Çıktılar, oynadılar ve kazandılar…
Maç bitti, tartışmanın çok bir anlamı kalmadı
penaltının ama bana göre bal gibi penaltıydı…
Aynı zamanda bir Galatasaraylı olarak çok sevindim… Yorgun
ve moralsiz bir Fener’in bu hafta ligden de tamamen saf dışı bırakılması uzak bir
ihtimal değil…
Futbol aynı zamanda bir şov… Geyikler, muhabbetler de sportmence
olmalı. Sonuçta sadece bir maç, kırgınlıklar yaratılmadan her türlü sonucu
olgunlukla karşılamalıyız.
Konya şimdi büyük bir moral kazandı ve kupaya haklı
olarak asılacak, kaldırması tek temennimiz… Statta yaklaşık on bin kişi vardı
oysa stat kırk iki bin kişilik… Bilet fiyatlarını yükselterek Konyalının stada
gelmesini niye engellediniz, bu kutlamayı kırk iki bin kişi birlikte yapsa
olmaz mıydı?
Birkaç saatliğine sevindik, havalara uçtuk… Sonuç
bizleri çok sevindirdi ama… biber fiyatları hâlâ aynı, enflasyon düşmedi, geçim
sıkıntısı tam gaz devam ediyor ve daha nice sayamadıklarımız…
Haydi, uyanın da Türkiye’ye gidelim…
TAHİR SAKMAN
20 Nisan, 2026
16 Nisan, 2026
NİSANDA İLK YAĞMUR İLK BEREKET
tanik.net'teki yazım:
NİSANDA İLK YAĞMUR İLK BEREKET
Çocukluğumuzun o renkli dünyasında her şey bir kutlama her şey bir şölendi…
Daha doğrusu her şeyi her olayı kutlama yapmanın, şölene çevirmenin gizli bir yolunu bulmuştuk sanki… Kalplerimizde biriken yaşama sevincinin tezahürü olsa gerekti bu durum… Oyuncaklarımız yoktu… hani bugün çocuklarımıza aldığımız kumandalı, türlü sesler ve ışıklar içindeki oyuncakları bırakın, ucuz plastikten yapılmış bir arabamız bile olmamıştı.
Aslında benim bir tane olmuştu… Babaannem hac dönüşü bana oyuncak tabanca hediye etmişti. Tetiğine bastığım zaman içindeki çarkın dönmesiyle, ağzından ateş saçan bir canavara dönüşüyordu. Sesinden önceleri ben bile korkmuştum. Sanırım içinde çakmak taşı vardı ve bir gün bitince benim canavar ateş saçmaz olmuştu… İkincisini,babaannemin evinde görmüş ve istemiştim ama vermedi ve o tabanca orada paslandı gitti; tıpkı, babamın piyanosunun çelenin altında, kar, yağmur altında çürüdüğü gibi… (Konya’nın belki de ilk piyanosunun hikâyesini bir gün yazmalıyım.)
Babaannem Vesile Hanım tipik bir “Gonya gadını”ydı… “Yarım okka etten dokuz kap yemek yapan…” Merhum dedem Hakkı Efendi, Şam Cephesi’nde (Filistin-Suriye) askerdir… Gündüz İngilizlerle, gece, sırtlarından hançerlendikleri Arap aşiretleriyle savaşırlar. Dedem Konya’ya geldiğinde ayağındaki postal kaynamıştır; postalı keserek çıkarırlar. Hastadır, 40 gün yaşar…
Oysa babaannem, ona aşure gününde yaptığı aşureleri kuyulara sarkıtarak, mutfakta selelerin altında gezdirerek saklamaya çalışmıştır ama nasip olmaz…
Uzun yıllar sonra hacca gitmek ister. O dönemde tek başına almamaktadırlar, babama teklif eder, o da kabul eder ama… Tam üç kere pasaportu yanar; çünkü babam Mazhar Sakman, Konya oturaklarının, Konya türkülerinin değişmez simasıdır. “Dönünce, dayanamam rakı içerim, tövbemi tutamam” endişesiyle gitmez.
Babamdan umudunu kesen ninem, Yılanlı Medrese’nin köşesinde yardım toplayan bir adama evlenme teklif eder: “Sana varıyım, birlikte hacca gidelim!” (Belki de babaannem, bu yönüyle Konya’nın ilk feministidir.)
Osman Ağa’nın canına minnettir, dindar ve yoksul bir adamdır. Evlenirler, herkesten önce gider gelirler. Babaannem ölünceye kadar yanından hiç ayrılmadı Osman Ağa…
Bahsettiğim tabanca, bu hac dönüşü hediye edilen oyuncaktı…
Gazoz kapağına çamur doldurup oynardık… Soba telini büküp araba yapmaya çalışırdık. Ama en iyisi kavak ağacından yaptığımız düdüklerdi…
Her olayı şölene çeviririz demiştim ya, işte bir örnek:
Çocukluğumun bir bölümünün geçtiği Konya’nın Sarıyakup Mahallesi’ndeki bağ evimizde en büyük eğlencelerimizden birisi de nisan ayında yağan yağmurlarda çıkıp ıslanmaktı. “Şifaydı bu yağmurlar” annem öyle derdi. Bir köşeye teneke leğen koyup yağmurun o eşsiz tınılarını dinlemekten daha güzel bir melodi olabilir miydi?
Bahçemizdeki büyük küpün ağzını açardık su dolsun diye… Ama içtiğimizi de hiç hatırlamıyorum çünkü çamur rengine bürünürdü. Yine de bir tas koyardı anam, birkaç damla da olsa içerdi…
Mevlâna Türbesi’nde bulunan “nisan tası” geldi aklıma… Son İlhanlı hükümdarı Olcaytu Sultan Mehmed’in oğlu Ebu Said Bahadır Han, Musul’da yaptırmış ve 1327 yılında Mevlânâ Dergâhı’na hediye etmiştir. Nisan ayında yağan yağmurlarla dolan sular, halka “dergâh zemzemi” diye dağıtılırmış. Mevlâna’nın destarının ucu da batırılıp dağıtıldığı için “destar suyu” olarak da adlandırılırmış. Hatta bereketli olsun diye ekilecek tohumların bir miktarı nisan tasında bekletilip sonra diğer tohumlarla karıştırılarak ekilirmiş…
Nisan yağmurlarının bu kadar önemsendiği bir şehirde, biz çocuklar da elbette kayıtsız kalamazdık; nisan yağmurları başladığı zaman dilimizde bir tekerleme:
“Yağ yağ yağmurTeknesi hamurVer Allah’ım verSicim gibi yağmur”
Yedi kapı dolaşırdık; her evden bir miktar tereyağı, bulgur, salça, ekmek alıp bulgur pilavı pişirtir yerdik ama illa tahta kaşıkla olacak! Lezzetin ve bereketin farkına vardınız mı?
Bu sene nisan ayı oldukça bereketli geçiyor ama çocuklarımızın bu geleneklerden haberi bile yok… Şimdi elime bir tas alıp kapınızı çaksam bana güler misiniz?
Galiba tersine değişen bir dünyada yaşamaya çalışıyoruz. Sokaklardaki o cıvıl cıvıl sesler yok artık… Çamurlara battığımız bahçelerdeki lezzeti yitirdiğimiz gibi çocuklarımızı da sokak oyunlarını ellerinden alarak yitirdiğimizin farkında mısınız?
Ama bizim çocuk seslerimiz, gök kubbenin altında bir yerlerde hâlâ yankılanıyor olmalı, duyabiliyor musunuz?
“Yağ yağ yağmurTeknesi hamurVer Allah’ım verSicim gibi yağmur”
TAHİR SAKMAN
15 Nisan, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 72 ENGİNLİ YÜKSEKLİ KAYALARIMIZ
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 72 ENGİNLİ YÜKSEKLİ
KAYALARIMIZ
Merhum Sakman’a göre türkü, Konya’nın yerel saz sanatçılarından
“Fırkının İsmail” lakaplı kişi tarafından yakılmış… Bu türkünün haricinde “Çıkabilsem
şu kaleden saraya” isimli türkünün de ona ait olduğu söylenir.
Anadolu’da türkü yakmanın sadece beste yapmak olmadığı
da göz önüne alınmalıdır; çünkü mevcut bir ezgiye söz döşemek de aynı anlama gelmektedir.
Anonim ezgilerin zaman içerisinde farklı sözler giydirilerek okunması sık
rastlanan bir durumdur. Konya oturak repertuvarını incelediğimiz zaman sıklıkla
bu durum karşımıza çıkmaktadır.
Fırkının İsmail lakaplı saz sanatçımızın İzmir’de çok
bulunduğundan söz eden merhum Mazhar Sakman’ı, söz konusu kişinin yaktığı söylenen
türkülere baktığımız zaman Ege yöresine ait türkülerle benzerlikler içerdiği
görülmekte ve doğrulamaktadır. Her ne kadar yakın benzerlikler olsa da bu
türküler şehrin dokusuna, tavrına uyum sağlamış ve uzun yıllardan beri Konya ağzıyla
okunarak günümüze ulaşmıştır.
Fırkının İsmail’in usta bir saz sanatçısı olmasının
yanı sıra hırçın bir mizaca sahip olması ve bıçkınlığı neticesi, çok sık
hapislere düştüğü de bize aktarılanların arasındadır.
Ona izafe edilen türkülerin derin anlamlar içerdiği
görülürken, türkü metinlerinin de yanık olması, Konya oturaklarında neden bu
kadar tutulduğunun da bir açıklamasıdır.
Türkünün tam metnini, bendenizin yazdığı ve Konya
Büyükşehir Belediyesi tarafından dijital olarak yayımlanan “Türkü Hazinesi
Mazhar Sakman” isimli eserimde bulabilirsiniz. Kitabın indirme linki şöyle:
https://www.dijitalkitabim.com/kitaplar/konya/hatiratlar/mazharsakman/index.html
MAZHAR SAKMAN- ENGİNLİ YÜKSEKLİ KAYALARIMIZ
TAHİR SAKMAN
13 Nisan, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 71 ÇAY KENARINA BOSTAN EKTİM SEL ALDI (ÇAY KENARI)
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 71 ÇAY KENARINA BOSTAN
EKTİM SEL ALDI (ÇAY KENARI)
Konya oturaklarının bu yanık türküsünü Mazhar Sakman 12
telliyle çalıp söylüyor.
Türkünün metnine baktığımız zaman “Konyalının kadere
sitemi” dememiz mümkün. İçinde inceden bir hüzünle gizli bir aşk hikâyesi
barındıran türkü metni, yürek yakacak cinsten. Hayatta, her ne yaptıysa işleri
ters giden bir insanın hikâyesi gibi… Anadolu’da pek çok türküde geçen “turna”
temi, bu türküde de yerini alırken, turna, burada bir imge görevi görüyor ve turna
kuşunun göçleri, ayrılığı sembolize etmesi üzerinden ayrılığa ve zorunlu göçe
dair bir mesaj veriliyor.
Türkünün merhum Sakman’dan yazdığım metni şöyle:
ÇAY KENARINA BOSTAN EKTİM SEL ALDI (ÇAY KENARI)
Çay kenarına bostan ektim sel aldı
Küçücükten bir yâr sevdim el aldı
Babam öldü anam öldü kim kaldı
İnme turnam inme
Çaylar susuz çöllere
Ben gidersem nazlı yârim
Meyil verme ellere
Çay kenarına bostan ektim yayıldı
Elin oğlu değil mi bir bıçakta bayıldı
Nere gideyim yâr boynuma sarıldı
İnme turnam inme
Çaylar susuz çöllere
Ben gidersem nazlı yârim
Meyil verme ellere
Çay kenarına bostan ektim biterse
Benim vadem senden evvel yeterse
Benim yârim yaban ele giderse
İnme turnam inme
Çaylar susuz çöllere
Ben gidersem nazlı yârim
Meyil verme ellere
MAZHAR SAKMAN-ÇAY KENARI
TAHİR SAKMAN
10 Nisan, 2026
BİR FİNCAN GÖKYÜZÜ
tanik.net'teki yazım:
BİR
FİNCAN GÖKYÜZÜ
“Abi,
valla benim suçum yok! Bütün kabahat şu yıldızda... O yıldız öyle bakmasaydı,
vallahi de billahi de ekmek, Kur’an çarpsın, iki gözüm önüme aksın; o yıldız
gülmeseydi, tebessüm eden rüzgârların kenarında ağlamayacaktım… Gölgelerime
bıçaklar sokup katilimi ihbar etmeyecektim. Kendimi adam yerine koyup adam gibi
yaşamayacaktım. Bütün suç, abi, şu yıldızda; her gece yoluma çıkıp kanıma
batırır ışıklarını. Öyle çok konuşur ki aslında hiç konuşmaz; susarken konuşur
o. O dediysem, o benim… Aslında siz de bensiniz; farkında mısınız? O yıldızı
susturduğumda ben hiç konuşmuyor olacağım ve siz artık o yıldızın ışıklarında
dans edeceksiniz, hayallerinizle... Hayal, hayalleriyle dans edecek! Çok
gülerim artık… Aslında gülen; gülünendir ve geceye düşerse ışıklarınız...
“Şey,
hani” diyorum ki “bizde kalmamış da annem gönderdi; bir fincan ödünç gökyüzü
verir misiniz?”
Hatırlar
mısınız:
Hani bir
zamanlar; komşunun komşu olduğu zamanlar canım… komşuluğun ötesinde; can
olduğu, derman olduğu zamanlar? Evde eksik, gedik olduğu zaman tamamlayan, açık
kapı gördüğü zaman örten komşuların dönemini? Eğer yemek kokarsa yedi komşuya
dağıtıldığı?..
Ocakta
yemek pişerken yağın yetmediği, çay içerken şekerin bittiği hatta eve misafir
geldiği zaman kahvenin olmadığı… Sofrada ekmeğin yetmediği…
Ama ne
gam; komşular vardı, komşu gibiydi hepsi de…
/Komşu
gibi komşular vardı
Her
derdimize koşardı/
Annem
hemen elime bir fincan tutuşturur, komşuya yollardı:
“Hatçe
teyze bizde kalmamış da annem gönderdi…”
Sonra
alınan misliyle bir vesile ile iade diyemem; çünkü karşılıksızdı her şey belki
hediye veya paylaşmak daha doğru bir tanım olacak…
O
geçtiğimiz yollar artık bize çok uzaklardan el sallarken, mazinin sisleri
kulaklarımıza yeni şarkılar söylüyor…
Bırakın o
komşuları, fincanların bile huyu değişti… kimisi büyüdü kimisi french press
mahkûmları gibi…
Bir
yüreğimiz kaldı geriye, bir de solumaya çalıştığımız hava, şimdilik bedava!
Ve
bizler, gri bir gökyüzünün altında dünden kalan bir şarkı gibi elimizde kulpu
kırık bir fincan ile dolanıyoruz, annemizden yadigâr kalan bir sesle:
“Şey,
hani” diyorum ki “bizde kalmamış da annem gönderdi; bir fincan ödünç gökyüzü
verir misiniz?”
TAHİR
SAKMAN
https://tanik.net/bir-fincan-gokyuzu/3446
09 Nisan, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 70 PENCERESİ YEŞİL PERDE (EĞMELENDİ)
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 70 PENCERESİ YEŞİL PERDE (EĞMELENDİ)
Konya oturaklarının bu coşkun türküsünü Mazhar Sakman 12 telliyle çalıp söylerken kendisine udi Cenap Kendi ile kanuni Kazım Büyükşalvarcı eşlik ediyor.
MAZHAR SAKMAN-PENCERESİ YEŞİL PERDE
TAHİR SAKMAN
06 Nisan, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 69 KAHVENİN ÖNÜNDE TABAKAM KALDI (MEMEDİM) 2. KAYIT
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 69 KAHVENİN ÖNÜNDE TABAKAM
KALDI (MEMEDİM) 2. KAYIT
Türküye başlamadan önce merhum Sakman, evlatlarına
hitaben Konya türküleri hakkında önemli bilgiler veriyor. Türkü yakıcılarla
ilgili anlattıklarından; örnek olarak babaannem Vesile Hanım’ın yanı sıra Alim
Hoca, Bülbül Hoca gibi şehrin isim yapmış kadın hocaların yaktığı türkülerin
hikâyelerini de anlatıyor.
Babayla oğulun Şam Cephesi’ne, (Filistin, Suriye) gönderilmesinin
acısını bir eş, bir ana yüreği başka nasıl anlatabilirdi ki? Türkülerimizin neden
yakıldığını bilerek ve o günlerin acısını yüreğinizde hissederek dinlerseniz, ülkemizin
ve insanının ne acılara; sadece vatan için katlandığını da anlamamız
kolaylaşacaktır. Ve böylece özgürlüğümüzü borçlu olduğumuz şehitlerimize minnet
borcumuzun olduğunu da hatırlayacağız...
Konya oturaklarında çalıp söylenen türkülerin elbette
ki hepsi hareketli değildir; pek çok türkünün metnine baktığımız zaman ağıt
olduğu görülecektir ancak zamanla ezgilerin ritmik yapısı değişikliğe uğradığı
için oyun havasına bürünmüştür. Türkülerimiz çalınıp söylenirken merhum Sakman müzisyenleri
ikaz ederek ritminin düşürülmesini isterdi. Zaman pek çok şeyi törpülediği gibi
türkülerimizi de aynı muameleye tabi tutmuştur.
Günümüzde bu kadar imkân varken ve türkülerimiz erozyona
uğrarken hâlâ kılını kıpırdatmayan Konyalıları tarih elbette sorgulayacaktır.
MAZHAR SAKMAN-KAHVENİN ÖNÜNDE TABAKAM KALDI
TAHİR SAKMAN
04 Nisan, 2026
KONSER NOTLARI (BİR ASSOLİST HER ZAMAN ASSOLİSTTİR)
KONSER NOTLARI (BİR ASSOLİST HER ZAMAN ASSOLİSTTİR)
*Dün akşam Muazzez Ersoy’un konseri vardı. Oldukça şık
ve sade krem bir tuvaletle sahne alan sanatçı formunu koruduğunu da gösterdi.
*Assolist olmanın her sanatçıya nasip olmayacağını da
gösteren Muazzez Ersoy, bana göre son assolistlerimizden bir tanesi. Sayıları
gittikçe azalan bu sanatçıları da aslında bir şekilde koruma altına almamız
gerekiyor.
*Sanatçı, annesinin hayalini gerçekleştirdiğini anlatırken
aslında önemli bir konuya da dikkat çekiyordu: Şimdi gençler “rap” dinliyorlar…
genel olarak ve benim anladığım kadarıyla tek düze bir ritimle ve agresif
sözlerle gençlerin isyanlarını dile getiren enteresan bir tür… Oysa sanat
müziğimiz girişiyle, ara nağmesiyle, meyanıyla başlı başına bir sanat ürünü… Bunu
destekleyen ruhunuza işleyen güfteler de ayrı bir şaheser. Dinlediğiniz zaman
sizi kanatlandıracak türden… Aynı şeyleri türkülerimiz için ve Klasik Batı
Müziği için de söylemek mümkün. Kalbinizin kapılarını aralayan bu tür müzikler
ülkemizde ne yazık ki son dönemlerde üretim açısından sıkıntılı bir süreç
yaşıyorlar. Belki de bu durum, yaşadığımız dünyanın; kaosuna, yoksullaşmasına
ve zenginliklerin adil paylaşılamaması gibi nedenler sonucu olması kuvvetle
muhtemel. Bu tamamen sosyolojik bir olay. Geçmişin 4-5 dakikalık besteleri
yerini 2-3 dakikalık eserlere bırakırken daha ne olduğunu anlamadan bir
bakmışınız şarkı bitivermiş, sözlerse ayrı bir âlem… Tabii bundan muaf olan;
şarkılarını şarkı, müziğini müzik gibi yapan bestecilerimiz hâlâ var ve dünün
duyarlılıklarıyla çalışmalarını yürütüyorlar ki bu da bizim şansımız olmalı…
*Konseri izleyenlerin profiline baktığımız zaman
genellikle orta yaş ve üzeri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Gençlerin de
hatırı sayılır derecede salonu doldurması, müziğimiz açısından sevindirici.
*Şarkıların neredeyse tamamını izleyicilerin de
söylemesi hafızalarımızda yer eden güzelliklerin asla eskimeyeceğinin de bir
göstergesi… Konya’nın önemli sanatçılarından Âşık Salihi’nin bir eserini de istek
üzerine okurken, düşünmeden edemedim; acaba Konya’ya gelince en azından bir
telefon edip Âşık Salihi’nin hatırını sormuş mudur acaba? Konya’da, bizim kuşağın
“milli marşı” diyebileceğimiz “Unutursun diye” isimli şarkıya da tabii ki tüm
salon eşlik ederken duygusal anlar yaşanmasına da vesile oldu.
*Salon doluluk oranı oldukça yüksekti ve izleyenlerin özenli
kıyafetleri, müziğin Konya halkı üzerindeki etkilerini de yansıtır gibiydi.
Hanımlar, beyler “şıkır şıkır” giyinmişlerdi. Yalnızca önümde oturan bir genç
vardı, başını telefondan hiç kaldırmadı ta ki Sayın Ersoy’un “Ankara’nın
bağları”nı okuyana kadar… Sanat müziğimizin önemli şarkıları arasında bunu
okumalı mıydı, çok emin değilim… Merhum sanatçılarımız Müslüm Gürses ile Ferdi
Tayfur’u hatırlamak da kadirşinaslık olarak öne çıkarken zaman akıp gitti…
*Konser yarım saat geç başladı… Bizim gibi zamanın
koştuğu yaşlarda olanlar için bu yarım saat çok önemli bir zaman dilimi… Neden
ilan edilen saatte başlamaz ve geç kalındığı zaman bir açıklama yapılıp özür
dilenmez?
*Yaklaşık bir buçuk saat sahnede kalan sanatçı,
nostalji albümlerinde yer alan pek çok şarkıya yer verdi.
*Bir assolist her zaman assolisttir… Teşekkürler
Muazzez Ersoy; kalplerimizdeki sesleri notalarla yansıttığınız için, Konya sizi
her zaman bekleyecektir…
TAHİR SAKMAN
02 Nisan, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 68 SÜTLÜCEYE GİDERSİN (FIKIR FIKIR FIKIRDAMA) 2. KAYIT
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 68 SÜTLÜCEYE GİDERSİN (FIKIR FIKIR FIKIRDAMA) 2. KAYIT
01 Nisan, 2026
"İZMİR ELLİ"
"İZMİR ELLİ"
"İZMİR ELLİ"
İzmir merkezli bir haber sitesi olan tanik.net'te yayımlanan yazım... Konya ile İzmir arasında kurulan gönül bağlarımızı anlattım...
“İZMİR
ELLİ”
“Yazıyla
geçen bir ömür” de diyebilirsiniz aslında…
Özellikle
bu alanı ben seçtim; yazılarımdaki yerel özelliği, evrensele açılan bir kapı
olarak gördüm. Yereli olmayanın… toprağa kök salmayan ağaç; gökyüzüne, ışığa
doğru başını nasıl yükseltebilir ki?
Küreselleşen
dünyada yerelden daha özel ne olabilir? Milletlerin birbirine benzediği,
kültürün aynılaştığı bir dünyada, korunması gereken en önemli değer “yerel
kültür” değil midir? Yerel kültürü korursanız, “özgün insan”ı da korumuş
olursunuz…
Yazılarımdaki
yerellik… yani bendeniz, Konya âşığı bir insanım; yüreğimdeki fırtınaları bu
şehrin kadim mirasına borçluyum. Bu coğrafya, yerleşik düzene ilk adımların
atıldığı coğrafyadır. Çatalhöyük’te başlar bu yangın… Şiirlerim, öykülerim,
denemelerim… her ne yazdıysam Konya’dır…
Dünya çok
küçüldü; internet her şeyi anında paylaşmanıza olanak sağlıyor, böyle olunca da
ha Konya ha İzmir… İnsan her yerde ‘özde’ aynı değil mi?
İzmir’in
bende özel bir yeri vardır: Babam İzmir Muallim Mektebi’nde okumuştur. Abilerimden
birisi müzik hayatına İzmir’de atılmış diğer abim İzmir’de uzun yıllar
öğretmenlik yaptıktan sonra Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ni bitirerek Gültepe’de
eczane açmıştır. Daha öncesi de var tabii, babamın ilk eşi İzmirlidir, halam,
uzun yıllar İzmir’de, Karşıyaka’da yaşamıştır. Bendeniz de askerliğimin bir
bölümünü Gaziemir’de tamamlamıştım. Yeğenlerim İzmir’de yaşamaktadır…
Konya’nın
bazı köyleri için “İzmir elli” derler…
Özellikle
kışın çalışmak için İzmir’e giden Konyalılar için söylenir bu deyim… Bu İzmir
elli Konyalılar zamanla yerleşerek, İzmir’in ekonomik, sosyal ve kültürel
hayatına katkılar sunmuşlardır. İnlice, Kozlu, Çalmanda, Yanekin, Hasan Şeyh ve
çevre köyleri örnek olarak verebiliriz. Hatta Hasan Şeyh Köyü sakinleri bu
durumu tersine çevirmeye başlamıştır. İzmir’in sıcak günlerinde bunalanlar,
köydeki eski evleri restore ederek yazın köyün serinliğine sığınmaktadırlar. Bu
tersine göç birkaç ayla sınırlı olsa da içlerinde önemli sayıda İzmirli
bulunması da ayrı bir dikkat çekici konudur. Keza İzmir’de kurulu bulunan
“Konyalı” dernekleri zaman zaman kültürel etkinlikler düzenlemektedir. atta HBu nedenle yazılarım onlar için
sıladan gelen bir mektup olarak da değerlendirilebilir.
Bozkırın
sert rüzgârlarını, İzmir’in imbat serinliklerine emanet edeceğimi de
düşünebilirsiniz.
Şehirler
büyüdükçe kozmopolitleşiyor ister istemez… Homojen yapılar bozuldukça dünün
arayışına düşüyoruz. Dünün aydınlığını, yarınların ışığına yüklemek zorundayız.
Dünya değiştikçe zaman… zaman hep aynı, zaman; insana göre farklı, doğaya göre
farklı işlerken bizler aynı kalamayız ve değişim kaçınılmaz oluyor…
Şehirlerin
ruhuna yolladığımız sitemlerin kaynağı aslında kendimizden başkası değil midir?
Her
şehrin karakteri, insanlarının karakteridir ve şehirler insanlarıyla var
olurlar. Şehirlere anlam yükleyen insanlarıdır… Ya, sizin anlamınız?
Konya… dıştan
bakılanın tam aksine; muhafazakâr yapının altında gizli bir hazine gibi duran
hoşgörü ve sevgi iklimi… Mevlâna olmasaydı… İbn Arabi Konya’da on yıl geçirerek
üvey oğlu Şeyh Sadreddin Konevi’yi yetiştirmeseydi, ‘Horasan Erleri”, Oğuz
Boyları bu şehri yurt tutmasaydı, Türkmen Kocası Yunus, “dünyanın merkezi
burasıdır” diyen Nasreddin Hoca… Liste çok uzar. Selçuklu’nun kadim
payitahtına, Selçuklu asırlarından beridir anlam katan bu insanlar olmasaydı,
bu toprak böyle verimli olabilir miydi?
Platon…
yani Eflatun-u İlahi, bu şehrin toprağına sinmiş bir isim… Şehrin her dokusunda
ismi var; mezarının bile Konya’da Alâaddin Tepesi’ndeki Eflatun (kilise) mescidinde
olduğuna inanılır… Konya Ovası’nın bir iç deniz olduğu ve “bir tedbirle bunu
kurutarak” yerleşim alanına dönüştürdüğü söylenir. Şehir adını, kapılarına
asılan ikonalardan almıştır… Tarih bu şehirde şekillenmiştir…
Hangimiz,
coşkun bir Konya türküsü duyduğumuz zaman kıpır kıpır olmayız? Merhum Rıza
Konyalı, Konya türkülerine ses vererek İzmirlilerin gönlünde taht kurmamış
mıdır?
Çatalhöyük’te
titreyen kalbim, Efes antik kentinde de aynı duygularla çarpar… Mevlâna
Müzesi’nde kanatlanan ruhum, Meryem Ana’da aynı saflıkla kanat çırpmaz mı?
Ülkemizin
her taşının altında efsanelerle beslenen, büyüyen bir kültür yatıyor. Köprü
kurmak da duygularımıza, düşüncelerimize ve belki biraz da hayallerimize
kalıyor.
Bir
vesileyle uzun yıllar önce söylediğim bir şiiri sunarken, yaşantınızın şiir
gibi değil; ‘şiir’ olmasını dilerim… Daha ne olsun?
ISLAK
MEKTUPLAR
kaç uzar
yıllara bu mektup
ak düşler
pembe kâğıtta sıralı
yanmayı
unutmuş bir ucundan
kalem
tutuşmuş yürek yaralı
imbatlardan
önce koşup gelen
ah izmir
hayallerin sesidir
işte
kordon işte konya arası
aşkların
alevden nefesidir
üçüncü
mevki umuttur basmane
fuarda
kemandır kaşları körpecik
karşıyaka
karşı değildir aşka
pembeden
bir kızdır dans eder tepecik
sunulmuş
yürektir zamana
bulutlara
kazınır ıslak mektuplar
hiç
yazılmamış gibi yeniden
yaşandıkça
yazılır ıslak mektuplar
TAHİR
SAKMAN
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












