BU ŞEHRİN MAYASINDA SANAT VARDIR Ailemizin sanat geleneğini sürdüren kız kardeşim Vesile,
son yıllarda yaptığı başarılı, soyut ve postmodern çalışmalarla dikkat çekerken,
Selçuk Üniversitesi tarafından uluslararası boyutta bu yıl 6.’sı düzenlenen “POMO
Posta Pulları Sergisi”ne katıldığı resimle, ailemizi olduğu kadar şehrimizi de
onurlandırdı. İçinizde sanat varsa… emin olun bir gün bir yerlerde
ortaya çıkacaktır… Ve kendi mecrasında akmaya başlayacaktır, isteseniz de
istemeseniz de engel olamazsınız; tıpkı, hayatın olağan akışı gibi… Kız kardeşim Vesile, 40 yaşından sonra resme başladı…
Önce KOMEK’in değerli hocalarından ilk dersleri aldı sonra bu kendisine yetmedi,
üniversite sınavlarına girdi, Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ni
kazandı, 50 yaşından sonra ikinci fakülteyi bitirdi şimdi yüksek lisans
yapıyor… Ailemizden gelen müzik geleneğini, tuvale soyut bir
biçimde yansıtan resimleri dikkat çekmeye başladı. Sergiye kabul edilen resimde
de bunu açıkça görmek mümkün…
Çocukluk hatıralarımızın arasında yer eden “müzikli” o
kadar çok anımız var ki… beynimizin, gönlümüzün, sanat ve edebiyat dünyamızın
içinde hep müzik var. Müzik bizim için bir yaşam biçimi. Babaannem Vesile
Sakman’dan gelen sözlü sanat geleneğimiz; babam Mazhar Sakman’ın Konya
folkloruna önemli katkılarından sonra müzisyen, besteci abim Vedat Sakman ile
kız kardeşim Vesile de aynı geleneğin bir başka yansıması olarak, iç
dünyasındaki renkleri tuvale aktarması soyut bir dünyanın ve soyut gerçekliğin
dışa vurumu olarak da görülebilir. Sergiye katıldığı resmin ana teması renklerin zıt
dünyasındaki dansı olarak da yorumlanabilir. Resimdeki müzik aletlerinden gitar
ve trompet… trompeti ben dünyaya olan itirazın bir üst perdeden, tiz olarak
yükselmesi olarak gördüm, gitar ise daha munis ama başı dik hatta zaman zaman
isyankâr duygular olarak bende çağrışımlar yaptı. Notaların yeterince görünmemesi
içimizde saklı bir dünyanın açılması gereken kapıları gibi duruyor. Saat; zamanın uçar olduğunu ve babam Mazhar Sakman’ın
saatçi olduğundan bilinç altımıza yer etmiş dışa vurumu olarak yer alıyor.
Saatin içinde aslında orada olmaması gereken çarklar ise hayatın karmaşık gibi
görünen ama aslında bu karmaşıklığın içindeki düzeni ve ahengi yansıtıyor. Ve
bir deniz feneri ama aslında bir insanın ışığını yaydığını düşünebilirsiniz. Her
şeye rağmen yıkılmayan dimdik ayakta kalan deniz feneri gibi değil midir insan?
Işığını yaydıkça hayata anlam katan insandan daha kutsal ne olabilir ki? Saatin tik taklarıyla müziğin ritmi, bize hayatın
akışındaki tempoyu anlatıyor. Hiçbir şeyin durduramadığı doğanın nefesini, bu
renk cümbüşü içinde bulabilirsiniz… Bu karmaşa gibi görünen ama aslında o karmaşanın
içindeki uyum ve ritmin, bir arada bir bütün oluşturması ve birbirini
tamamlaması, bize hayatın büyüsü hakkında da ip uçları sunuyor ve bu renk
cümbüşü bize, hayatın tezatlarıyla güzel olduğunu anlatıyor… Benim bu resimden anladığım budur. “Şiirin manası
şairin karnındadır” derler resimde de öyle midir bilmiyorum ama görebildiğim;
kız kardeşim Vesile, önümüzdeki dönemlerde kendinden epey söz ettirecektir. Ve Konya sanat ikliminin, bir “Sakman”ın daha sanatçı
kişiliğinden tuvale yansıyan ışıklarıyla daha çok aydınlanacağı gün çok
uzaklarda değildir… Bu şehrin mayasında sanat vardı… Kardeşim Vesile’yi
alkışlarken, yetişmesine önemli katkılar sağlayan Selçuk Üniversitesi’nin
değerli sanatçı hocalarına da saygılarımı sunuyorum. TAHİR SAKMAN
SERİKLİ ABDAL MEHMET NAZLI Bir ses… bir ses değil sadece yüreği yanık bir canın
feryadı sanki… Dinledikçe adamın içine işliyor. Nasıl bir yanıktır bu?
Ağzında dişleri eksik olsa da ne gam, o yüreğiyle söylüyor; keman mı ağlıyor
yoksa adamın kalbinden semaya doğru yükselen türkü mü? Altı yıl önce aramızdan ayrılmış Serikli Abdal Mehmet
Nazlı… Kemanı dizinde çalıyor, bunu çalma tekniğini daha önce Konya oturaklarında
da görmüştüm. Keman; yüreğe dokunan ibr çalgı, sesi direk ciğerlere işlediği için
ve o dönemlerde yaygın olan “ince hastalığa” yakalanmamak için kemanı göğsüne
değil de dizine dayayarak çalarlarmış… Serikli Abdal Mehmet Nazlı da öyle yapıyor. Yanında televizyonlarda sık gördüğümüz başarılı sanatçı
Uğur Önür… Güler yüzü ve kabak kemanesiyle onu her gördüğümüzde içimizi ısıtan
bir büyük sanatçı… Uğur Önür Bey’e ne kadar teşekkür etsek azdır, bu kaydı
yapmasaydı bu canı hiç tanımayacaktık… "Tokat Yaylası" isimli türküyü birlikte çalıyorlar ve o
ses yürekleri kavuruyor… Konya oturaklarında da okunan bu türküyü Serikli
ustadan dinlemek de ayrı bir ayrıcalık. Serikli Abdal Mehmet Nazlı, bir büyük halk sanatçısı…
Anadolu’da daha nice isimsiz halk sanatçıları, kendi zaviyelerinde türkülerini
okuyorlar, sessiz ama yakıcı…. Serikli bu büyük ustaya rahmet diliyorum. Tenler ölebilir
ama türkülerimiz hep yaşayacaktır…
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 64 EREMEDİM VEFASINA DÜNYANIN
(AKSARAY DEVELİSİ) Şehirde iz bırakan mahalli sanatçılarımızın arasında
yer alan merhum Gökmen Hasan Hüseyin Ağa, ekol oluşturacak kadar önemli bir
sanatçımızdır. Konya oturak repertuvarının günümüze ulaşmasına önemli katkılar
sağlamıştır. Yerel sanatçılarımız türkü seslendireceği zaman
özellikle “Gökmen usulü” olduğunu belirtmişlerdir. Bu, Konya türkülerinin aynı
zamanda tavrına da işaret eder; çünkü, şehirde türkülerimiz yorumlanırken “Sille
usulü”yle de yorumlanabilmektedir. Mazhar Sakman, gençlik yıllarında Gökmen Hasan Hüseyin
Ağa’nın meclisinde saz çaldığında “Sarı oğlan da iyi saz çalacak ha!..”
dediğinden gururla söz ederdi. Son dönemin en önemli Gökmen ekolü
temsilcilerinden Mazhar Sakman’dır. Merhum Sakman, Gökmen Hasan Hüseyin Ağa’nın
iri yarı olduğunu, koca ellerinin, kanunu eline aldığı zaman kınalı bir genç kızın
zarafetine bürünerek çaldığını anlatırdı. Hayatını yapı ustası olarak kazanan Gökmen Hasan
Hüseyin Ağa’nın bu türküsünün hikâyesini öyküleştirerek “Dünden Bugüne Konya
Oturakları” isimli kitabımda yer vermiştim. “Kaymakam Kızı” isimli türküde ona isnat edilir ve “Kesik
İnce Çayır” türküsü okunurken sazların bir es verip durduğu bölümün de Gökmen
Hasan Hüseyin Ağa tarafından, türkünün yakılmasına neden olan kaymakamın ruhuna
bir saygı duruşu olarak eklendiği de kaynak kişiler tarafından aktarılmıştır. Konya’nın Aksinne Mahallesi, Külahçı Sokak’ta oturduğunu
bildiğimiz Gökmen Hasan Hüseyin Ağa 1900’lü yıllarda yaşamıştır ve mezarı
Fettah Mezarlığı’ndadır. Ruhu şad olsun… Mazhar Sakman’ın repertuvarındaki türkünün metni şöyle: Eremedim vefasına dünyanın Bülbül konmuş sarayına Konya’nın Aksaray’dan Bakırtolu’na yol gider Sürmelenmiş ela gözlü yâr gider Uzamışsın hay sevdiğim dal gibi Gelip geçen selam vermen el gibi Beyler besler merak için tazıyı Kadir Mevla’m böyle yazmış yazıyı Devem yüksek atamadım urganı Susadıkça ver ağzıma gerdanı Saçım uzun ben saçımı tararım Var mı benim Konyalıya zararım
Bu türkümüzde de dikkat çektiği gibi deve temi ön
plandadır ki bu Konya türkülerinin Türkmen/Yörük karakterini fazlasıyla ortaya
koymaktadır.
İLBER HOCA’NIN ARDINDAN Türkiye bir büyük bilim adamını yitirdi… Tabii ki arkasından çok konuşulacaktı; hayattayken yüzüne
söylemeye cesareti ve yeterli donanımı olmayanlar elbette (!) hocadan sonra
konuşacaklar kendilerine bir şey biliyormuş denilmesi için alan açmaya
çalışacaklardı… Ve öyle de oldu!.. Tüm dünyada tanınmış sayılı bilim adamlarımızdan biri
olan merhum İlber Ortaylı hocamızı eleştirmeye çalışanlar, hocanın ne
elitistliğini bıraktılar ne derinliği olmadığını hatta daha da ileri giderek
yeni bir şey ortaya koyamadığını söyleme tuhaflığına düşerek aslında bana göre
gülünç duruma düştüler… Hayatlarında bırakın kitabı; iki satır araştırma
makalesi olmayanların bile bu acizliğe düşmelerini ibretle okuduk. Bazı
çevreler de ideoloji saplantılarından kurtulamadıkları için ahkâm kesmeye
çalıştılar… Okudukları, yazdıkları dile bile hâkim olamayanların, sekiz
dil bilen bir insanı eleştirmeye kalktıklarına şahit olduk ne yazık ki… İlber Hoca her şeyden önce bizim gibi bir insandı;
elbette hataları da olmuştur ama bu onun değerinden bir şey kaybedeceği
anlamına gelmez; bilakis insani yönünü gösterir. Hoca cehalete kızardı; nasıl
kızmasın ki ellerinde her türlü imkân varken, okumayan, araştırmayan, kulaktan
duyduğu yalan yanlış bilgilerle konuşanlara elbette kızardı. Tarihi, ideoloji
gözlüğünden bakıp saptıranlara tabii ki kızardı… Meram Belediyesi’nde çalıştığım dönemlerde, bir
konferans vermesi için kendisiyle telefonda birkaç kez görüşme fırsatım olmuştu
ama ne yazık ki bir türlü Hoca’nın takvimine uyamamıştık; çünkü çok yoğun bir
insandı… O yumuşak ve kibar lisanı telefonda bile nasıl bir insanla karşı karşıya
olduğunuzu hemen hatırlatırdı… Yayımladığı kitapların sayısı ellinin üzerindedir ve
defalarca baskıları yapılmıştır. Tarihçilerin kutbu Halil İnalcık hocadan feyiz
alan ve kendini sürekli geliştiren İlber Hoca, genel kültür alanında da önemli
bilgi sahibi bir insandı. Zeki ve çalışkan olmasının yanı sıra berrak hafızası
da onun ne denli müstesna bir insan olduğunun açık bir göstergesiydi. O, ülkemizin
yaşayan bir kütüphanesi, canlı hafızasıydı… Böylesine donanımlı bir insanın her kesimden beğeni
alması gerekirken… Bu bizim kronik hastalığımızdır, kolayca gömeriz… Her ne olursa olsun Hoca’nın yeri gönüllerimizdedir… Eserleri
ve naif kişiliğiyle her zaman ülkemizin bilim adamları listesinin başlarında
yer alacaktır.
Rahmet diliyorum, ışıklar içinde olsun… TAHİR SAKMAN
CEHALETİMİZİ ORTAYA ÇIKARAN BİLİM ADAMI İLBER ORTAYLI
Milletimiz;
Kendisini dinleyenlerin (cahil okumuş, çok okumuş hiç fark etmez) ne kadar cahil, bilgisiz olduğunu ortaya çıkaran bir insanı...
Sadece Türk tarihini değil Fransız, Rus, Balkanlar gibi çevre ülkelerin de tarihini ve edebiyatını en az Türk tarihi kadar doğru okuyan ve yorumlayan gerçek bir tarihçiyi...
Söyleyeceğini dobra dobra... karşısındaki her kim olursa olsun, bilim adamı olmanın gereğiyle doğruca yüzüne söyleyen bir korkusuz bilim adamını...
Konuştuğu sekiz dilin edebiyatını, sanatını ve tarihini tahliller yapacak kadar bilen bir büyük bilim adamını...
Ve gerçek bir Atatürkçüyü...
Yitirdi, başımız sağ olsun Türk Milleti...
Yerin asla doldurulamayacak Sayın Hocam, toprağın bol, yolun ışık olsun...
MEKTUP YAZAMADIM ZARFI BOŞ GÖTÜR Sıkı bir TRT Müzik izleyicisiyimdir. Müziğin branşını, rengini ayırt etmeden dinleyen birisi
olarak rahatlıkla şunu söyleyebilirim; TRT Müzik, kendi standartlarını aşan
programlar sunuyor. Benim gibi müzik dinlemeyi yaşam biçimi haline getiren insanlar
için bu büyük bir nimettir. Salı akşamları, Erzurum’dan canlı yayımlanan bir
program var. TRT İzmir Radyosu sanatçılarından Tuncay Kemertaş’ın başarılı
sunumu ve güçlü sesiyle türkülerimize yeni bir soluk kattığı programın ismi “Doğudan
Sesler…”
Konuklarıyla türkü dağarcığımıza yeni duygular sunuyor.
Geçtiğimiz salı günü çok sevdiğim Galatasaray’ın Avrupa kupalarında maçı
olmasına rağmen programın içeriği beni kendisine bağladı ve maçın ilk yarısını,
program bitene kadar izlemedim. İki tane önemli konuk vardı programda; konuktan öteydiler,
âşıklık geleneğimizden gelen Erzurumlu iki âşık vardı; Sıtkı Eminoğlu ve çırağı
Serdar Alyakut…
Türküleri ve sohbetleriyle bir gönül sofrası kurdular
ve atışmayı anlatırken aslının “ben ona taş atayım, o bana deynek vursun”
olmadığını, işin aslının hikmet sohbeti kurmak olduğunun altını çizdiler. Âşık
Sıtkı Eminoğlu’nun vatan sevgisiyle örülü şiirlerinin yanı sıra duygu dolu
şiirlerinden hele bir tanesi var ki beni yüreğimden yaktı desem, az gelir,
birkaç dörtlüğü şöyle, (şiirin tamamını internette bulabilirsiniz) : Sevdiğimi söyle durma koş götür Mektup yazamadım zarfı boş götür Gözlerimden birkaç damla yaş götür Götür sevdiğime ver gizli kalsın. Sevdasını çektim çile demedim Bülbüle demedim güle demedim Kalbimde sakladım ele demedim Bırak gönlümdeki yâr gizli kalsın “Biz âşığız; deftere değil, gönüllere yazarız” derken
şiirin önemine de vurgu yapıyordu. İlerleyen yaşına rağmen gür ve hüzünlü
sesiyle duygu dolu anlar yaşanmasına vesile oldu. Çırağı Serdar Alyakut da ustasından geri kalmıyordu ama
gelenekten gelen edebi muhafaza ederek ustası izin verdikçe çaldı söyledi… Bir anısı anlattı Âşık Sıtkı Eminoğlu… Erzurum’a gelen
yerli yabancı misafirlere kahvelerde saz çalıp türküler söylediğini, âşıklık
geleneğini yaşattığını söyledi. Yurt dışından gelen turistlerin âşıklığı
anlamakta zorlandıklarından bahsederken çok takdir ettikleri ama kendi insanımızdan
çoğu zaman aynı karşılığı alamadıklarından sitayişle söz ederek bir anısını
anlattı: “Bir gün karşılaştığı bir ahbabı kendisine ‘dın dın ediy misen?..” dediğini
aktarırken gözleri dolu doluydu…
Şunu anlıyorum; sanat her zaman her yerde öksüzdür… Ha
Erzurum ha Konya çok bir şey değişmiyor… 80’li yıllardı… Derviş Ozan mahlasıyla koşma söylediğim
yıllardı… Feyzi Halıcı idolümüzdü (hâlâ da öyledir) sonra tabii olarak Âşık Şem’i,
Âşık Dertli… Âşık Ömer’in o kalın divanını kütüphaneden ödünç alıp hatmetmiştim
adeta… Karamanlı Gufrani, Karamanlı Kenzi, Göçülü Mehmet Ağa, Silleli Figani,
Kadim Figani ve daha niceleri… Önceliğim Konya toprağından geçen âşıklardı… İrticali
şiir söylemek, atışma yapmak, muamma çözmek için kendimi geliştirmeye
çalışıyordum. Kendi kendime bir ayak bulup irticali söylemeye gayret ediyordum;
yüreğimi, gönlüme açmaya çalışıyordum. Konya Âşıklar Bayramı’na katıldığım yıldı… Popülaritem
biraz daha artmış tanınmaya başlanmıştım. Önceleri Derviş Ozan bir sırdı ama
artık açığa çıkmıştı… Türbe Caddesi’ndeki iş yerime birisi geldi, çok da
tanıdığım biri değildi. Çalıştığım tezgâhın üzerine eğilerek “âşık, hadi bişşiy
di de gülelim!” demesin mi… Çok kızdım ama bir şey demedim, içim çok acıdı…
Derviş Ozan’ı bırakma sürecinde bu olayın büyük etkisi olmuştu… Bakış açımız buydu aslında… Erzurumlu Sıtkı Eminoğlu’nun
tespit ettiği gibi “ben ona taş atayım, o bana deynek vursun” izleyenler de
gülsün öyle mi? Veya “dın dın ediy misen?” Hakikat bunun neresinde? Dadaş diyarının bu büyük âşığına uzun ömürler dilerken,
bu vesileyle teröre kurban verdiğimiz Erzurumlu Âşık Ali Zikriyar’a da rahmet
diliyorum… Öldükten sonra… Âşığın sitemi sürüyordu: Eminoğlu sevda yaşattım serde Can dayanmaz aşk denilen bu derde Senden sorar ise mezarı nerde Onu da söyleme yer gizli kalsın Ah, Âşığım ah! Böylesine yalın bir söyleyişi ancak
Anadolu’da bulabilirsiniz ve bulunca da yüreğiniz yanar… TAHİR SAKMAN
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 63 EMMİLER EMMİLER TÜRKMEN
EMMİLER Ünlü folklorcu merhum Mazhar Sakman’a göre Anadolu
kökenli en eski türkülerimizden biri olan “Emmiler Emmiler Türkmen Emmiler”
türkümüzün ana temasını incelediğimiz zaman türküdeki tarihi dokuyu ve buna
bağlı olarak Türkmen yaşantısından kesitler görmek mümkündür. Konya türküleri içerisinde ayrı bir yere sahip olan bu
türkümüzün gerek icrası ve gerekse yorumu, Konya türkülerinde belli bir yere
gelmemiş sanatçılar tarafından yapılması bir hayli güçtür. Konya tavrında belli
bir aşamaya gelen kişilerin azlığı nedeniyle günümüzde çok ender okunan bu
türkümüz de korunması gereken ezgilerimizden bir tanesidir. Bu türküyü
dinleyenler bilirler; bu türkümüzü diğer Konya türkülerinden ayıran pek çok
özellik vardır. Bunların başında ezgisinin diğer Konya türkülerinden ayıran çok
farklı nağmeler taşımasıdır. Seslendirmesi bir hayli zordur. Bu türkümüz, yüzyılların
imbiğinden geçip gelen bir sanat eseridir. Türkünün sözleri de çok ilginçtir. ”Uzun Uzun Entarili
Salma Yenliler”den bahsetmektedir. Kimdir bu insanlar? “Galeden galeye urgan
gererler / Atları çayırda yayan gezerler” Bu güfteyi dinlerken, uçsuz bucaksız
Orta Asya steplerine bir anlık da olsa gitmeniz mümkün. “Bir oğlum olsa da
versem hocaya/Okusa okusa varsa heceye/Can mı dayanır garanlık geceye” Cehaleti
karanlık geceyle bir tutan, olsa olsa bir Türkmen Kocasıdır. Ve bu türkü, bir
büyük medeniyetin günümüze yansımasıdır. “İğne ipliğinen mercan dizen, Galeden galeye şahin
uçuran,” yaylaktan yaylağa göçen, dumanlı dağların başında kar sularıyla hayat
bulan bu insanlar elbette ki ”Çıktım düz ovaya yolum şaşırdım” diyecektir. Emmiler türküsü başlı başına bir ekoldür. Bu türkümüzü eğer bugüne kadar dinlememiş
iseniz hemen dinlemenizi eğer dinlemiş iseniz bir defa da Selçuklu/Türkmen
kültürü şuuruyla dinlemenizi öneririm. Kendinizi bir başka iklimde
hissedeceğinizden eminim...
GÜNEŞİ
BIÇAKLADILAR İnsanlık
kan ve ateşe hızla koşuyor… Kimileri
zafer çığlıklarıyla kana susamışlıklarını gösterirken, dünya nefesini tutmuş izliyor…
Ne insan hakları ne hak ne hukuk… İnsanı hedef alıyorlar; canı, yaşamı yok
etmek için… Okul, hastane, çocuk dinlemeden, hedef gözeterek atılan füzeler,
kaybolan gelecekler, hayaller, çalınan yarınlar… Ne için? Hepimizin
bildiği o gerçek… Ümmet? Bir
kez daha görüldü ki sadece emperyal çıkarlara yataklık var… Bir ülkenin
rejimini beğenmeyebiliriz ama kararı o ülkenin halkı vermelidir… Kaldı ki dünya, bu filmi -hem de yakın tarihimizde- kaç kere görmedi mi? İspanya
kadar tepki veremeyenler… Geçmişte
yaşadığı soykırımı bahane ederek soykırıma yeltenenler… Savaşın bile bir hukuku
olduğunu hiçe sayanlar… Korkmalı
mıyız, insanlık için? Derviş Ozan
mahlasıyla geleneksel tarzda şiir söylediğim yıllarda o korku içimde yer etmiş
olmalı ki bu şiiri söylemişim… Ne yazık
ki hâlâ güneşi bıçaklıyoruz…. Barış içimizde
bir ütopya olarak, hiç gelmeyecek baharlara mı kalacak? Savaşın katilleri mi
kazanacak hep? Güvercin kanatlarımız güneşe ne zaman ulaşacak? İnsanlık ölüyor,
çocuklar ölüyor… Sevgiler
içimizde yeşermeye devam edecek ve bir gün mutlaka sevgiler kazanacak!.. GÜNEŞİ
BIÇAKLADILAR İnsanları
tümden yok etmek için Ne
yoruldular ne durakladılar Ne zaman
bir ışık gördüler ise Ansızın
güneşi bıçakladılar Mermiler
soğuktur aşktan ne anlar Kanla
dolduruldu nice kovanlar Düştü
yiğit kıs kıs güldü şeytanlar Toprağın
üstünü yasakladılar Üçüncü
cinnetin başladığı an Ne
kaybeden vardır ne kazanan Geriye
kalan bir avuç kül duman Cehennemde
zafer sayıkladılar Güvercinler
suskun defneler solgun İnsanlarsa
yorgun insanlar ölgün Modern
kıyametin koptuğu o gün Hasretle
karayı kucakladılar Derviş
Ozan der ki zekâ dört köşe Hasret mi
kalacak sular ateşe Bir
çağrıdır şimdi suskun güneşe Kör duman
içinde çok beklediler TAHİR
SAKMAN
“Savaş
zorunlu ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye girmedikçe savaş
bir cinayettir.” diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kıymetini bir kez daha
anlamış olmalıyız… Etrafımızdaki
kan ve ateş çemberinin dışında kalıyorsak “Yurtta barış cihanda barış” diyerek
bize yol gösteren Atatürk sayesindedir. Asırlar
önce “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” diyen Şeyh Edebalı’dan gelen bir
geleneğin yansımasıdır.
İnsanlar
hırsı ve tamahı bıraktığında… bu mümkün mü? İnsanlık tarihine baktığımız zaman
mümkün olmadığını görmenin acısı… Dünyayı
filozoflar, şairler yönetseydi? Şairlerden çok emin değilim ama filozoflardan,
sufilerden hiç şüphem yok…
YAŞAMAZSAN ÖLÜRSÜN yaşamazsan
ölürsün yaşatmazsan da seven
bilir kaç ömürdür bu sevda dans
etmeyi bıraktığında ölürsün sonra şiir
olmayı bıraktığında bu gökyüzü
bu denizler bu dağlar yalnız
senin değil unutma paylaşmadığında
ölürsün yıldızları gökyüzünde
çınlamalı adımların kanatların
mevsimlere çırpmalı yaşaman
yetmez yaşatmalısın da paylaşmalısın
canlılarla/ unutma bir can
ölürse sen de ölürsün /yağmurla
dans etmeli çiy
tanesinde üşümelisin/ bir
sevdaya güneş olamıyorsan hele ay
değilsen karanlıklara sussun
şarkılar / notalar dökülsün zaten
çoktan ölüsün
FİKRİMİZDE SABİTİZ PAŞAM Tarih 27 Aralık 1919, yer Ankara, Dikmen sırtları… Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü coşkulu bir
kalabalık karşılıyor. Umutları tükenen halk bir umut arıyor, Atatürk’ün
şahsında tek vücut olan Türk halkı istiklali için kararlı ve azimli…
Sanki, o günlerin sesleri kulaklarımda uğulduyor;
Analar, bacılar, dedeler, torunlar Ata’sına koşuyor… Seymenler, vakur ve
heybetli duruşlarıyla vatan toprağına sahip çıkmanın gururuyla bayrakları
geleceğe doğru dalgalandırıyorlar… Ankara’da, Dikmen Keklikpınarı’nda Atatürk Parkı’ndayım…
Nasıl bir cesarettir bu? Yurdun büyük bölümü işgal altındayken, silahı, cephanesi, ordusu yokken direniş kararı alan bir komutanı sevgiyle bağrına basmak? “O günlerde yaşasaydık, ne yapardık acaba” demeyeceğim;
çünkü Türk Milletini tanıyorum; aynı azim ve kararlılıkla, o dönemde Ankara
halkının yaptığını yapardık, kuşkusuz…
“Seymen Efeleri ile Mustafa Kemal Paşa karşılaştığında
arabadan indi. Hatırlarını sorup ellerini sıktı. Daha ileride ellerinde
palaları ile bekleyen genç zeybekler vardı. Bunlarla da selamlaştı. Mustafa
Kemal Paşa, “Arkadaşlar, buraya neden geldiniz?” diye sordu. Efeler, “millet
yolunda kanımızı akıtmaya geldik!” dediler. Mustafa Kemal Paşa, “Fikrinizde
sabit misiniz?” dedi. Seymen Efeler, “And olsun!” dediler.
Mustafa Kemal Paşa, “Var olun yiğitler! Var olun!” diye seslendi.” (https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/385/Mustafa-Kemal-Pa%C5%9Fa%E2%80%99n%C4%B1n-Ankara%E2%80%99ya-Geli%C5%9Fi-(27-Aral%C4%B1k-1919)
Fikrimizde bizler de sabitiz Paşam; yolunda yürümeye
and içtik… Savaş demek kan demek, gözyaşı demek… Atatürk Parkı’nda
özçekim yapmaya benzemez… Şair, Orhan Şaik Gökyay, “Bu vatan kimin” isimli anıt
şiirinde şöyle diyor: Gökyay'ım ne yazsan ziyade değil, Bu sevgi bir kuru ifade değil, Sencileyin hasmı rüyada değil, Topun namlusundan görenlerindir. Tüm şehitlerimizin; hassaten Cumhuriyet'imizin kurucu
kadrolarının, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere manevi huzurlarına şükran
ve minnet duygularımı sunarım… Ruhları şad olsun… TAHİR SAKMAN
Bir ateş düşer, yanarım…
Ağlayabilsem, ağlayamam; tıkanırım, yorgun düşüncelerin orta yerinde düşlere
sığınırım, eski bir medeniyetin yalnızlığına düşer uykularım; uyuyamam…
Siz çeşme olmadınız,
bilemezsiniz, gürül gürül yeşile akmayı; pas tutmuş gönüllere cila çekmeyi…
Nereden bileceksiniz ki “su gibi aziz ol” duasının sihrine yüklenen kelimelerin
ardında sırlanan yüreklerin serinliğini?..
Çukur Mahalle… hani bir Konya
türküsünde geçen; “Çukur Mahalle’de bizim evimiz/Durakfakı oldu meskenimiz”
diyor ya işte o Çukur Mahalle… Eski Garaj’ın, yeni Karatay Terminali’nin arka
taraflarında şehrin eski mahallelerinden… Yarı yıkılmış evlerden dünün ihtişamlı
günlerine hasret yükselen feryatlar…
Hangisini yazayım ki?
Öğrenmeyi, öğrenemedik bir
türlü… Yıkımın ortasında yiten hatıralar sonra yeni bir “ben” oluşturamamanın
yitikliği…
Burç Sokak’ın köşesinde… İsmiyle
bütünleşmiş (!) sokağın köşesinde, yıkılırken unutulmuş belki de şaşılacak
derecede anılara saygının nişanesi olarak, mahzun…
Burçlarımız bir bir düşüyor
farkında mısınız?
Üzerinde bir tarih, rumi 1318
yapım tarihi olmalı sonra altında bir tarih daha bu sefer miladi 1937 bu da onarım
tarihi olmalı… Üçüncü tarihi hanginiz atacak; 2026 yıkım tarihi mi olacak yoksa hayat sunan serinliklerin mi? Artık akmıyor, akamıyor, suya hasret…
Mimari bir özelliği var mı bilmiyorum,
onu sanat tarihçileri düşünsün…
MAZHAR
SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 62 EMİN OĞLAN TİREDEN GİYER ÇORABI (BERMENDE) Merhum
Sakman’ın Konya oturaklarında okuduğu bu yanık türkümüz; serbest usullü kısımları
ve yanık ezgisiyle dikkat çekerken sözleri de oldukça anlamlı… Akşehir ilçemizde
geçen ve metninden anladığımız kadarıyla “Kel Emin”in vurulması üzerine yakılan
bir ağıt… Konya oturaklarında zaman mefhumunun olmaması nedeniyle türkülerimiz
oldukça uzun; bu türkümüz de bunun örnekleri arasında yer alıyor… Türkünün
tam metnine, Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından dijital olarak yayımlanan “Türkü
Hazinesi Mazhar Sakman” isimli eserimden ulaşabilirsiniz… Kitabın linki: https://www.dijitalkitabim.com/kitaplar/konya/hatiratlar/mazharsakman/index.html Mazhar
Sakman’a udi Cenap Kendi ile kanuni Kazım Büyükşalvarcı eşlik ediyor…
YAŞ İŞLER İyi şiir gördüm
mü kıskanırım; dayanamam yazarım... Bugün sayfa
dostlarımdan sevgili Nadir Erke, doğum günü dolayısıyla muhteşem bir dörtlük
paylaşmış... Dayanamam
demiştim; sevgili Nadir'in dörtlüğünden mülhem bir dörtlük de ben yazmazsam
vallahi uykularım kaçardı... Nadir'in çok
beğendiğim dörtlüğü şöyle: Yaşamak ciddi
bir iş, sanmayın ki bir oyun Tam sona geldim
derken gördüm ki en baştayım Öğrenmenin yaşı
yok, ve ben bugün Tolstoy'un Bisiklet
sürmesini öğrendiği yaştayım. Sevgili Nadir
"şairim" demez ama çok şairim diyeni cebinden çıkartır... Naçizane
ben de şöyle söyledim: YAŞ İŞLER sanmayınız
dostlarım sona geldim baştayım çelik çomak kör
ebe ben hâlâ oynaştayım kör zamanı
tersine çevirdim yaşayarak saatler durmuş
mu ne bilmem ki kaç yaştayım TAHİR SAKMAN
Konya oturak repertuvarına baktığımız
zaman deve teminin oldukça sık yer aldığını görürüz. Bu, Konya türkülerinin
Türkmen karakterini ortaya koyar. O dönemlerde hayatın içinde önemli bir yer
tutan develerin, kervanların olması, bu sonucu doğurmuştur diyebiliriz. Birçok türküde
geçen deve temi, Konyalının hayatında yer eden Türkmen/Yörük kültürünün başka bir
şekilde tezahürüdür.
Yerleşik düzene geçen ve toprağa
bağımlı olarak yaşantısını sürdüren Türkmen/Yörük insanlarımızın eski günlere
olan, özgür günlerine olan hasretinin de bir yansıması gibidir. Yayladan yaylaya
gezen bir kültürün, yerleşik hayata geçtiği zaman artan bağımlılıklarının da
bir serzenişi gibidir.
Selçuklu Türklerinin Anadolu’ya, Konya’ya
akın akın geldiği dönemlerden günümüze yansıyan bu zarif türkülerimizin sesine
kulak verdiğimiz zaman dünün o ihtişamlı günlerinin özlemini de bizlere
hatırlatmaktadır.
Merhum Sakman’ın 12 telliyle okuduğu bu
coşkulu Konya türküsü, bizi adeta o günlere doğru bir zaman yolculuğuna çıkarırken,
kendisine eşlik eden merhumlar; udi Cenap Kendi ve kanuni Kazım Büyükşalvarcı’yla
birlikte rahmet diliyoruz.
Türkülerimiz olmasa bizim kim
olduğumuzu, nereden geldiğimizi hatırlatacak başka ne olabilirdi ki?
BU
ŞEHİR O ŞEHİRDİR Bu
şehre hangi yönden girerseniz giriniz; sizi, adını koyamadığınız bir enerji
karşılar, bir tuhaf olursunuz… Burası
Horasan Erlerinin yatağıdır, Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkentidir… bu
şehirde efsanelerle hakikatler iç içe sunulur ki herkes nasibince alsın diye…
Kuzunun önüne et, aslanın önüne ot konulmaz! Bu
şehrin aurasında gizli bir maya vardır; o, Hazreti Pir’den gelen bir emanettir
ki sevgiyle taşınır gönüllere… Bu şehir aslında Mevlâna’nın aurasının içinde
oturur dokuz asırdır; öncesi “Eflatun-u ilahi”dir ki Konyalı içinde olduğu için
farkına varamaz çoğu kez: “Ol
mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler…” Balık
ne bilsin suyun ne olduğunu; suyun dışına bir çıksa anlayacak, soracak ama… Bu
şehir; “belde-i muhayyere”dir; Hazreti Peygambere hicret edeceği zaman önerilen
üç şehirden birisidir. Emindir; her insana gönlünde yer vardır bu şehrin;
kapılarını ikonalar süslemiştir ve şehre adını vermiştir…
İster
manastırda ister dergâhta; burası hakikatin sebil edildiği topraklardır; Sille’de,
Kilistra’da, Çatalhöyük’tekarşınıza
çıkıverir, kendinizi görüverirsiniz; çırılçıplak… Bu
şehrin aurası sizi bir kez kuşatmaya görsün; dışına çıkamazsınız, sizi öyle bir
kuşatmıştır ki sevgiden öte bir şey göremezsiniz… Bu
şehrin kutsallığını, adını aldığı ikonalara da sorabilirsiniz, şahittirler…
Şehrin her yerini dolduran bir Eflatun gerçeği vardır. Mezarının Alaattin
Tepesi’ndeki geçmiş dönemde yıktırılan Eflatun Kilisesi/Mescidinde olduğu
söylenir. Ama asıl yerini gönüllerde çoktan almıştır Eflatun… Selçuklu
asırlarından çok önceleri başlayan bu hakikat aşkının nakşedilmesi, Eflatun’dan
sonra da sürmüştür… Mevlâna, Yunus Emre, Nasreddin Hoca… Dünyanın merkezi
buradadır; inanmayan ölçebilir… İbn Arabi, bu şehre boşuna çekilmemiştir; üvey
oğlu tasavvuf ulularından Sadreddin Konevi, Şeyh Evhadettin Kirmani ve daha nice gönül sultanları... Asisili
Aziz Francis, asitanede diz çökmüş, sırlara vakıf olmuştur. Vücudunun aynasında
âlemi temaşa etmiştir… Ya
Şems? Kutupların
kutbudur… Mürşit olmaya gelmişken mürit olmuştur… Kendini arayan, gönlünü
bulmaya gelmiştir. Bulan da yitip gitmiştir, “ol”manın hakikatinde… Bu
şehrin her nefes alışında, himmetler ortalığa sebil edilir; şehir her an
gülşendedir… Bu
şehrin ruhudur barış… Kavganız varsa bu şehirde biter; sükûna erersiniz… Bu
şehir, o şehirdir; kalbinizdeki şehirdir, görülmez; duyulur, hissedilir… /Kuytuca
zamanların nur fışkıran yerinden Dokuz
boğumlu naylar nefeslenir derinden Seherde
tennureler uyandırıp güneşi Bülbül
susar gül kokar yunur Konya’m nurundan/ TAHİR
SAKMAN
MAZHAR SAKMAN
TÜRKÜ HAZİNESİ 60 AKSİNE DÖNDERDİ DEVRAN-I FELEK (AKSİNNE) Eski dönem Konya
oturaklarında anonim halk müziği örneklerinden başka, âşık tarzı divan ve koşmalar
da okunurmuş. Divanlar, aruz vezni kalıplarında ve ağdalı bir dil ile
yazıldığından, zamanla Osmanlıca kelimeler yabancılaşmış ve unutulmaya yüz
tutmuştur. Son dönemde divan okuyan halk sanatkârlarımızdan Mazhar Sakman’ın
vefatından sonra, divanlarımız yok olma sürecine girmiştir. Milli veznimiz hece
vezniyle yazılan koşmaların Konya oturaklarında daha uzun süreli yaşaması
gerekirken ne yazık ki onlarda unutulmak üzeredir. Konya’nın Âşıklar Kâbe’si
olduğu yıllarda, Padişah III. Selim’in fermanı gereği: “Çiftçi ve bekâr
makûlesinden taşralıların” fazla kalamaması yüzünden, Konya’ya gelenler
arasında İbrahim de (1772-1845) vardır. [Bkn. Şemsettin Kutlu (Hazırlayan),
Şair Dertli-I, İstanbul, 1979, Tercüman 1001 Temel Eser: 133, s.13-14] İbrahim,
Hacı Asım Usta’nın işlettiği Türbe önündeki Sulu Kahve’de “Ocakçı” olarak
çalışmaya başlar. Sulu Kahve âşıklar kahvesidir. Saz ve söz meclisidir. Bu
ortamda beş yıl pişen İbrahim, önceleri “Lütfi” [İntihar teşebbüsünden] sonra
ise, “Dertli” mahlasıyla divanlar, koşmalar söyler: Nahnü kasemnâ’da
taksimde Mevlâ Bu noksan
kısmeti bana mı verdin Âleme safalar
eyledin a’tâ Derd ile mihneti
bana mı verdin [Bkn. A. g. e.,
s.218-219] Bu türkü aslında Dertli’nin bu şiiri ile okunmaktadır, ancak; daha
sonra başka bir güfte giydirilerek konu değişikliğine uğramış ve şiirin bazı
mısraları da hatıra olarak kalmıştır. Kaydın başında merhum
Sakman’ın 12 telliyle geçiş taksiminin ardından kendisine udi Cenap Kendi ve kanuni
Kazım Büyükşalvarcı eşlik ediyor. Ruhları şad olsun…