YAŞAM SEVGİYLE BAŞLAR

13 Haziran, 2026

HİKÂYELERİYLE KONYA TÜRKÜLERİ KONSERİ



 


tanik.net'teki yeni yazım:


HİKÂYELERİYLE KONYA TÜRKÜLERİ KONSERİ
 
Bu şehr-i Konya çok enteresan bir şehirdir…
 
Üzerinde bin yılların izi vardır; sürebilirseniz, size öyle sırlar açar ki şaşırırsınız… Kendinizi evrenin merkezinde bulmanız işten bile değildir…
 
Muhafazakârız doğrudur; ama bu bağnazız anlamında değildir. Dini hassasiyetlerimiz her ne kadar yüksekse de hoşgörü bize Hz. Pir’den emanettir. Öncesi de vardır elbette… Eflatun-u İlahi (Platon) bu şehrin her köşesine bir iz bırakmıştır. Konya Ovası’nın bir iç deniz olduğu ve bu denizi Eflatun’un bir tedbirle kuruttuğu söylenir… Kadim bir şehirdir; birçok medeniyet geçmiştir, ortak özellikleri; hiçbir medeniyet, kendinden önceki medeniyeti dışlamamış aksine kendi medeniyetini, mirasçısı olduğunu varsayarak onun üzerine kurmuştur.
 
Türkülerimiz bile oldukça farklıdır; tezene vuruşundan tutunuz doğuş hikâyelerine varana kadar… Konya şehir muhiti musiki meclisleri diğer adıyla Konya oturakları, bir büyük harsın günümüze taşınmasının en önemli kaynaklarından bir tanesidir.
 
Seferberlik yıllarında önce damadını asker eder Alim(e) abla veya halkın taktığı isimle Alim Hoca… Arkasından kocası ve oğlunu da yollar… Yokluk yıllarıdır, Türk’ün ateşle imtihanı olduğu yıllardır.
 
Kadınlara cuma günleri evinde vaaz eden, onlara kendi yazdığı şiirleri, ilahileri okuyan Alim Hoca da tıpkı diğer Konya kadınları gibi, kadim bir başkentin kadını olarak başı her zaman diktir… Balkan harbinde damadını şehit vermiş gözyaşlarını içine akıtmıştır.
 
Konya’nın neredeyse her evine her gün bir şehit, bir gazi haberi gelmektedir ama o kadınlar, evlatlarının bu günler için olduğunun bilincindedirler.
 
Eşi ve oğlu Suriye (Filistin) cephesindedir Alim Hoca’nın… Oğlu Alişan’ın şehit haberi gelir… Bir sabah namazı sonrası pencereyi açar ve Menteşeli (Muğla, Aydın yöresinin genel ismi) olan komşu kadına hitaben seslenir de seslenir. Konya semalarından taşan sesini hâlâ duyabilirsiniz:
 
Menteşeli Menteşeli
Del’oldum derde düşeli
Üç yıl oldu yâr gideli
Kaldım evlerde yalınız
 
Loras’tan bir bulut ağdı
Sulu sepken karlar yağdı
Yolcularım hanlarda kaldı
Kaldım evlerde yalınız
 
Derviş olsam giysem hırka
Kimsem yok ki versem arka
Gönderdiler Şam’a Şark’a
Çekilmez derdim yalınız
 
Asker yolu ikidir iki
Giydikleri potin teki
Benim guzum gelmez mi ki
Kaldım evlerde yalınız
 
Bu coğrafyanın hüznü, yüreklerimizi her zaman yakmıştır ama boynumuz bükülmemiştir… Türkülerimiz, gümbür gümbür söylenmeye devam ettikçe de asla bükülmeyecektir.
 
13 Haziran Cumartesi günü saat 14.00’de Konya Yazarlar Birliği salonunda “Hikâyeleriyle Konya Türküleri” konserimiz var. Yüzyılların imbiğinden geçen türkülerimizi, hikâyeleriyle dinlemek ve Anadolu’nun bu kadim şehrinin büyülü dünyasına yüreklerinizi açmak isterseniz bekliyoruz. Şehir dışında olan dostlar, Youtube’da tyb-Konya adresinden de canlı izleyebilirler…
 
Türkülerimizi otantik haliyle çalıp, çağıran isimsiz kahramanlar: Divan sazı ve solist Hamdi Özdinasti, divan sazı Kürşat Ertürk, kanun Selman Seğmenoğlu, ud Süreyya Solak, ud Mevlüt Beyaz, ritim Veli Güçlü...
 
Ve bendeniz Tahir Sakman; 40 yılı aşkın bir süredir türkülerimizin peşinde koşan, türkülerimizin aydınlığını yarınlara aktarmaya çalışan bir Konyalı olarak, Konya oturak repertuvarının günümüze yansımaları olan türkülerimizin doğuş hikâyeleriyle, türkülerimiz hakkındaki genel bilgileri aktarmaya çalışacağım...
 
Bu müstesna konser; dünün ihtişamını günümüze taşımaya aday bir programdır ve bu kültür hazinesinin bir parçası olmak isterseniz, kalbimiz size her zaman açık olacaktır…
 
Bir türkü bazen binlerce öyküdür…
 
TAHİR SAKMAN



 
 
 
 


12 Haziran, 2026

HİKÂYELERİYLE KONYA TÜRKÜLERİ KONSERİ


 HİKÂYELERİYLE KONYA TÜRKÜLERİ KONSERİ


Onlar türkülerimizin isimsiz kahramanlarıdırlar:


Divan sazı ve solist Hamdi Özdinasti, divan sazı Kürşat Ertürk, kanuni Selman Seğmenoğlu, ud Süreyya Solak, ud Mevlüt Beyaz ve ritim Veli Güçlü...


Ve bendeniz Tahir Sakman; 40 yılı aşkın bir süredir türkülerimizin peşinde koşan, türkülerimizin aydınlığını yarınlara aktarmaya çalışan bir Konyalı olarak, türkülerimizin doğuş hikâyeleriyle, türkülerimiz hakkındaki genel bilgileri aktarmaya çalışacağım...


Bu müstesna konser; dünün ihtişamını günümüze taşımaya aday bir program olacaktır.


Konya Yazarlar Birliği salonunda cumartesi günü saat 14.00'de biz orada olacağız. Şehir dışındaki dostlar Youtebe'da tyb-Konya adresinden canlı olarak izleyebilirler...

TAHİR SAKMAN




11 Haziran, 2026

DÖNEN DÖNENE



tanik.net'teki yeni yazım:


TAHİR SAKMAN - DÖNEN DÖNENE


DÖNEN DÖNENE


“Eğer bir rahatsızlığınız varsa resmi sağlık kuruluşlarından şaşmayın” derim… Derim de sorun bakalım niye?
 
Koronadan sonra ‘çok şükür’ vertigo oldum, eyvallah! 5-6 yıldır birlikte takılıyoruz ama ne takılma hatta daha çok o bana takılıyor… Kendimle dalga geçiyorum, “koskoca dünya dönüyor, küçücük Tahir dönmüş çok mu” diyorum ama yetmiyor…
 
“Biz Mevlâna torunuyuz; döneriz, dönmek bizim mayamızda var” diyorum, yine kanmıyor!
 
Eskiden altı ayda bir ziyaret eder giderdi, şimdi yatılı misafirliği de geçti temelli yerleşmek istiyor. İki aya yakın bir zaman diliminde benimle, git desem de gitmiyor.
 
Sağa sola, yukarı aşağı bakmak yok… Robot gibi yürüyeceksin, TV, telefon, bilgisayar yasak. Seyahat yasak… Stres yasak… Yahu, bu ülkede stressiz yaşamak mümkün mü? Kafa bir milyon, yaşamaya / yazmaya çalışıyorum. Tüm akşamdan kalmalar bana yüklenmiş sanki!
 
Her gün seçim sandığını… Kayyum atıyorum, yeni parti kuruyorum. Parlamenter sisteme geçiyorum. Atatürk’ün emaneti olan Cumhuriyeti nasıl yücelteceğimin hesaplarını yapıyorum, demokrasiyi daha ileri boyutlara taşıyabilmenin, insan haklarını, tüm canlıların haklarını daha iyi koruyabilmenin planlarını yapıyorum ve elbette ki yaşam hakkımızı, ekmek hakkımızı savunmanın vazgeçilmez heyecanını da yaşıyorum ama bir şey var ki söz pahalılığa gelince, tıkanıyorum; bir tek ona sözüm geçmiyor!
 
Dayanamadım, şaştım, düştüm; bir gaflet anında kendimi özel hastanede buldum. Maşallah ücretler… Tahmin bile etmeyin, asap bozucu…
 
Doktorlar elbette emeğinin karşılığını alacak ama… Ödemeleri yapınca kredi kartım bile vertigo oldu, benim vertigo da nirvanaya ulaştı! (Şaka şaka şimdi daha iyiyim.)
 
“Gitmeseydin” demeyin lütfen… Gitmeseydin, yemeseydin, gezmeseydin… bunun sonu “yaşamasaydın”a kadar gider!
 
Resmi sağlık kuruluşlarındaki doktorlarımızın nasıl özveriyle çalıştığını biliyoruz, sorun sıra alabilmekte… Doktor sırası almanız da yetmiyor sonra ultrason, emar (MR)… Özel kuruluşlar ise oldukça pahalı veya bizim gibi düşük gelirli insanlara aşırı pahalı geliyor. Yazın ortasında domatesin kilosuna yüz lira verince, aslında bir parça hak vermiyor da değilim; belki de asıl sorun bizim ücretlerimizde… Belki de özel sağlık kuruluşlarını tenzih etmemiz gerekiyor; cihazlar ithal, malzemeler dövizle… Ama Allah için kısa sürede tedavi ediyorlar, cebiniz sağlamsa.
 
Bu durumda ya vertigo kabahatli ya da benim gibi hasta olanlar!
 
Aslında bu başka bir Türkiye’nin fotoğrafıdır; paranız varsa tedaviye ulaşmanız çok kolay eğer yoksa randevu beklerken rahatsızlığınıza katlanacaksınız. Bu arada rahatsızlığınız geçebilir veya tam tersi toprağa emanet edilebilirsiniz.
 
“Adam sen de” diyemiyorum ama… ülkenin başı dönmüş, siyasette dönen dönene! Kimi akçeli işlerle dönüyor kimi ikbal beklentileriyle, kiminin ne sırrı varsa, açığa çıkmasından korkarak… Kırk yıldır “Kâni” bildiklerimiz “Yani” çıkıyor ve biz artık şaşırmıyoruz bile!
 
Tahir’in başı dönmüş, çok mu?
 
TAHİR SAKMAN




 
  

03 Haziran, 2026

KURBAN EDİLECEK NE KALDI SEVGİLERDEN BAŞKA


 


tanik.net'teki yeni yazım:


Tahir Sakman - Kurban edilecek ne kaldı sevgilerden başka


KURBAN EDİLECEK NE KALDI SEVGİLERDEN BAŞKA


Hepimiz kurbanız aslında…
 
Kimin, kime gücü yeterse bir şekilde üzerine çöktüğü bir dünyada yaşıyoruz. Bazen toprak bazen maden, en başta da petrol… Hepsinde de amaç belli; hırsın ve tamahın esir aldığı insanların ele geçirdiği güçleri kullanması ve daha çok para, daha çok güç… Sevgilerin yok edildiği bir kısır döngü…
 
Siyasî, iktisadî, dinî…
 
Eski bayramları anımsarız böyle günlerde… Kurban denildiği zaman nedense aklıma ilk gelen bıçakların bilenmesi oluyor, sonra koçlar, koyunlar; etinden sütünden faydalandığımız evlerimizin “sarı kız”ları, kınalı kuzuları…
 
Gelinlik süsler gibi rengârenk kurdelelerle süslenen kurbanlıkların önce evin çocuklarına sevdirilip sonra… sonra alınlarına parmak izli, feryat sesli kocaman bir nokta konulması… Neyse ki bu adetler artık yapılmıyor. Eline bıçak alanın sokağa fırladığı, sokakların kan izleriyle dolduğu o günler çok gerilerde kaldı. Yerel yönetimlerin gösterdiği alanlarda yapılıyor şimdi bu işler.
 
Konya’nın Sarıyakup Mahallesi’ndeki bağ evimizde ayrı bir curcuna olurdu… Bayram sabahı, sabah namazı camide kılındıktan sonra bayram namazı için kimileri başka camiye giderdi.
 
Bayram namazı kılınmadan önce imam uzun uzun anlatırdı namazın nasıl kılınacağını… Namaz kılındıktan sonra hutbe için minbere çıkardı. Hutbe uzarsa, cemaatten gizli bir homurtu yayılırdı: herkesin işi vardı, kurban kesilecekti…
 
Camideki bayramlaşmaya herkes katılmaz, acele adımlarla veya bisikletine binen eve koşardı… Kurban kesilip kavurma yapılmadan da bir şey yenilip, içilmezdi… Kurban etiyle oruç açar gibi, içinde karaciğer ve hatta akciğerin “dertsiz” tarafların da olduğu bol soğanlı kavurma yenilirdi.
 
“Allah için kurban, çölmek (çömlek) için kavurma…” denilmeden önce kurban etleri üç parçaya bölünüp; biri eve, biri ihtiyaç sahiplerine, bir parçası ise gelen misafirlere ikram için ayrılırdı…
 
Çok sonraları… İçi sırlı toprak çömleklere, kuşbaşıdan daha küçük doğranıp kavrulan etler doldurulurdu. Kelleler, paçalar (ayaklar) ütülür ve en kısa sürede tüketilirdi. Eğer kurbanlık büyükse sucuk, pastırma da yapılırdı. Çömlekteki kavurmanın yöremizdeki ismi kıymadır.
 
Uzun kış gecelerinin sonundaki “yat geberlik” yemeğinin hatırlı menüsündeki yerini alırdı, çömlekten kazılan kıymalar… Tabii bunu yanına Konyalının vazgeçilmezi “küflü peynir” ve doğal pekmez de “tandır ekmeği” eşliğinde sunulurdu.
 
Kuyruk yağının kavrularak, yağının sızdırılması sonucu elde edilen kakırdak (kıkırdak) da kahvaltılarda ve şehrin meşhur “yidi canlı” böreğinde, kıyma ve bol soğan doğranarak tüketilirdi.
 
Anam, yemeklerde tereyağını kuyruk yağıyla karıştırarak kullanırdı. O kuru fasulyelerin tadına doyulmazdı. Tabii bunlar; kolesterol, kalp ve damar rahatsızlıkları ortaya çıkmadan önceydi!
 
Şimdiki Konyalılar, bu lezzetleri tatmaktan uzaklar. Üzerine şiirler söylediğim yedi canlı börek çoktan unutuldu ama en azından “ekmek salması” hâlâ yaşıyor. Kavurma yapılırken, etin yağı çıktığı zaman dilimlenen tandır ekmekleri, kavurmanın içinde çevrilerek yağı emmesi sağlanır sonra kavurmalarla birlikte alınarak servis edilirdi ki biraz ağır da olsa muhteşem bir lezzettir. Konya fırın kebabının yanında yediğimiz kuru soğan, burada da imdadımıza yetişir, yağın ağırlığını alırdı.
 
Bayramın ilk günü bu işlere ayrılır, bayram gezmeleri ise diğer günler yapılırdı. Şimdi tatile gidiliyor ve ne ekmek salması ne kavurma ve ne de ateşte kızdırılan şişlerle, maşalarla ütülen kelleler var… hepsi dünde kaldı…
 
Şimdilerde insanlar birbirlerini boğazlıyorlar… Masum insanların, çocukların üzerine füze atmakla meşguller. Okullar, hastaneler bombalarla yıkılıyor. Bir devlet, emperyal emellerini deklare etmekten çekinmiyor. Başka ülkelerin yeraltı kaynaklarına çöküyorlar ve bütün dünya film izler gibi izliyor…
 
Asıl kurbanın aslında “insan” olduğunu herkes unutmuş görünüyor… Sufiler, kurban edilmesi gerekenin nefislerin olduğunu söylerler… Nefislerimizi kurban edebilseydik, başka bir dünyada yaşıyor olacaktık.
 
Nefislerimizi, hırslarımızı kurban edemiyoruz ama sevgileri kurban etmekten de çekinmiyoruz; tıpkı bir şiirimin dizeleri arasında kalan ve telaffuz etmekten bile korktuğumuz gerçekler gibi:
 
/bir hayalimiz yoksa tutunamıyorsak aşka
kurban edilecek ne kaldı sevgilerden başka/
 
TAHİR SAKMAN




 
 

27 Mayıs, 2026

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 81 MEZAR ARASINDA KANLI KASAPLAR (KAZIM)


 

MAZHAR SAKMAN - MEZAR ARSINDA KANLI KASAPLAR (KAZIM)


MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 81 MEZAR ARASINDA KANLI KASAPLAR (KAZIM)
 
Yaklaşık yüz yıllık, kan kokan, can kokan türkülerimizden biri... Kaytan bıyıklı, boylu boslu, güçlü kuvvetli, dalyan gibi bir delikanlı olan “Ak Kayısılardan Kâzım”ın mezar arasında kamayla öldürülmesi üzerine türkü yakılmış... (Konya’da Mevlâna Türbesi’nin güneyinde bulunan Üçler Mezarlığı eskiden daha da büyükmüş. Mezarlığın batısında bulunan Akçeşme İlkokulu’nun çevresi de mezarlıkmış. Okul ile Üçler Mezarlığı ile arasında ince bir yol varmış. Bu nedenle oraya “mezar arası” denilmektedir...)


 
TAHİR SAKMAN




26 Mayıs, 2026

GANDİ DEDİK PİRO DEDİK



 


tanik.net'teki yeni yazım:


Tahir Sakman - Gandi dedik Piro dedik


GANDİ DEDİK PİRO DEDİK
 
Bugüne kadar hep arkanızdaydım; kararlarınızı beğenmesem de…
 
Yenilgi üzerine yenilgi aldığınız zamanlarda bile hep sizi savundum. Kaybettiğiniz her seçim sonrasında yeni seçimlere ümidimi bağladım. Sizden başka herkeste, her şeyde kabahat aradım, buldum da ama size asla toz kondurmadım…
 
Saldırılar oldu; adalet yürüyüşünde başınıza gelenlere çok üzüldüm, ileri yaşınıza rağmen Ankara’dan, İstanbul’a yürüdünüz, “helal size” dedim. Yumruk yediniz, kahroldum, kendim yeseydim o yumruğu, belki bu kadar üzülmezdim.
 
“Gandi” dedik; Gandi’nin verdiği bağımsızlık mücadelesindeki pasif direnişe atıfta bulunduk, yanınızdayız dedik… 




 
“Piro” dedik; ülkemizin zengin mozaiğinin içinde sevgiyle, saygıyla bağrımıza bastık…
 
Hepsinden önemlisi biz, size inanmıştık…
 
Partiye, partinin geçmişi ve düşünce yapısıyla alakası olmayan insanları alıp aday gösterirken… hatta Atatürkçülüğü, yurtseverliği, dürüstlüğü tartışılmaz isimleri bile bir kenara çekip, ilk fırsatta partiyi terk edecek olanları aday yapıp, seçtirdiğinizde bile size inanmıştık…
 
Hep iyi niyetli olduğunuza inandık, barışçıl mesajlarınıza bakıp gözlerimiz doldu. Siz, her seçim sonrası her şeyi normal görüp, bizlere sabır ve itidal tavsiye ederken bile içimizdeki sitemleri hep susturduk…
 
“Ben Kemal, geliyorum” dediniz, hep bekledik ama bir türlü gelemediniz, gelmediniz… Yoksa gelmemek için miydi bütün mücadele? Düşünmek bile istemediğim deli sorular aklımda dolanırken…
 
Hakkınızda olumsuz yazan, düşünen insanlara sırtımı döndüm; kulaklarımı, gözlerimi kapattım… Hâlâ onların doğru olmadığına inanmak istiyorum!
 
Bunca sevgiyi, bunca inancı, siz bir çırpıda yerle bir edemezsiniz, buna hakkınız yok!..
 
Parti tabanının yanınızda olmadığı açıkça belliyken; çoğunluğun sesine kulak kapatmış görünüyorsunuz. İleri yaşınıza yakışır bir olgunlukla hareket etmeniz bekleniyor sizden.
 
Bu hırs niye?
 
Oysa parti tarihine geçecek bir adım atmak da sizin elinizde… Birleştirici olmalısınız size bu daha çok yakışacaktır.
 
En kısa zamanda… kongre kararı alabilir, herkesin geçmişte size olan sevgisini boşa çıkarmayabilirsiniz… Zamanında size inanmış milyonlara karşı bir borcunuz, bir sorumluluğunuz yok mu?
 
“Gandi” dedik, “Piro” dedik…
 
Bundan sonra size ne diyeceğimize siz karar vereceksiniz…Geleceğin siyaset bilimcileri sizi nasıl anlatacaklar bilmiyorum ama bildiğim; Gandi olarak kalmak da elinizde, Piro olarak da… 
 
Bizler, sizi Gandi olarak, Piro olarak hatırlamak istiyoruz; “Bay Kemal” olarak değil!..
 
TAHİR SAKMAN 





25 Mayıs, 2026

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 80 ÇIKABİLSEM ŞU KALEDEN SARAYA






Mazhar Sakman - Çıkabilsem şu kaleden saraya


 

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 80 ÇIKABİLSEM ŞU KALEDEN SARAYA
 
Tipik bir “Mapusane” türküsü... Yaklaşık yüzyıl önce yaşayan “Fırkının İsmayıl” adlı bir saz ustası tarafından yakılmış. Fırkının İsmail çok iyi saz çalmasına rağmen, geçimsiz biriymiş. Gittiği Konya oturaklarının pek çoğunda olay çıkartır, karakolluk olurmuş. Yine bir oturakta kamalar çekildikten sonra önce karakola, sonra “Mapusane”ye düşer. Konya’nın bu ele avuca sığmaz hovardasına hapishane hayatı ve dostlarının hasreti pek dokunmuş. Türküyü hapishanedeyken yakmış. Ayrıca “İnginli yüksekli kayalarımız” adlı türkünün de onun tarafından gurbette iken yakıldığını Mazhar Sakman anlatmıştır.
 
Türkü her ne kadar ona izafe edilse de yurdumuzun pek çok yöresinde varyantları çalınmaktadır. Anadolu’da türkü yakmanın farklı anlamları olduğundan ve bu türkünün Ege bölgesinde de çalınıp söylenmesinden hareketle ve Fırkının İsmail isimli saz sanatçımızın o bölgede de uzun süre yaşadığını bildiğimizden, türkünün sözlerine eklentiler yapılarak ve Konya tavrıyla okunarak günümüze ulaştığını varsayıyoruz.
 
Konya oturak repertuvarının en vazgeçilmez türkülerinden olan bu türkünün ezgisi de oldukça yürek yakan cinsten. Yanık ezgisini destekleyen sözlerin içinde geçen “kale”den maksat hapishanedir.
 
Türkünün tam metnine tarafımdan hazırlanan ve Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından dijital olarak yayımlanan “Türkü Hazinesi Mazhar Sakman” isimli eserimde bulabilirsiniz. Kitabı aşağıdaki linkten indirmeniz mümkün:
 
https://www.dijitalkitabim.com/kitaplar/konya/hatiratlar/mazharsakman/index.html
 
TAHİR SAKMAN
 
 

24 Mayıs, 2026

BİBER SADECE ACI OLSA KOLAYDI

tanik.net'teki yeni yazım:


TAHİR SAKMAN - BİBER SADECE ACI OLSA KOLAYDI


BİBER SADECE ACI OLSA KOLAYDI


Çocukluğumuzda duymuştuk ilk, milattan önceydi sanırım…


Zeytinyağına, motor yağı karıştırıp satmışlardı. Türkiye günlerce bunu konuşmuştu ne ilkti ne de sondu bu olay ama benim hafızamda ilk olarak yer etmişti… Sonra neler neler katmadık ki…


Kırmızı bibere kiremit tozu, pirince plastik pirinç… kajuyu bile hamurdan üretip satma başarısı göstermiştik(!) sonra içinde bir gram bile süt olmayan peynir icat etmiştik, müthişti zekâmız!


Karabibere; nişasta, yer fıstığı kabuğu, bezelye ve tabii ki boya… Yeni öğrendim tuz da ekliyorlarmış ki ağır çeksin! Tüm bunların yanına sumak, kekik, tarçın gibi baharatları da ekleyebilirsiniz, hilede sınır tanımıyoruz. Eklenen boyalar kansorejenmiş kimin umurunda?


Süt yerine süt tozu koyuyorsunuz, biraz da bitkisel yağ koyun ki yağlı olsun peyniriniz! Sonra tarihi geçmiş bozuk peynirleri ve nişastayı da eklediniz mi alın size peynir… Hem de ne peynir; ülkemizin peynirde öne çıkmış bölgelerimizin adıyla vitrinlerde iştahımızı kabartıyor…


Baklavalara da Antep fıstığı yerine bezelye, nasıl uyuyor ama! Yedik mi, yedik…


Tereyağı mı, o daha da kolay; patates ve margarin karıştırdınız mı alın size halis muhlis tereyağı… Arıları bile bu işlere bulaştırıp suç ortağımız yapmadık mı? Peteklerin yanına şerbet koydunuz mu tamamdır. Arıların da işine geliyor hani, yakında hazır şerbet varken uzaklara gitmeye, çiçek aramaya ne gerek var? Tabii bu en masumu; bir de hiç arı görmemiş ballar var!





Alkollü mevzulara hiç girmeyeceğim zaten biliyorsunuz… Keza sucuk, kavurma da öyle!


Daha ne icatlarımız var bizim ama… artık devir değişti şimdi sebze ve meyveye de el attılar. Sınır kapılarından dönmese, vallahi de billahi de haberimiz bile olmayacaktı, şunun şurasında ne güzel içimiz rahat, yerli malı diyerek yiyip, içiyorduk…


Önce Rusya’dan sonra birçok Avrupa ülkesinden dönmeye başladı; en başta da narenciye ürünlerimizde tolere edilebilirin çok üzerinde ilaç kalıntıları çıkınca… E, ne yapalım, bu hayat pahalılığında çöpe mi gitsin, verin iç piyasaya…


Domates geri mi döndü, gönder sen abi, satarız… Nar, patlıcan ve nihayet biber…


Daha da vahimi, basına yansıyan haberlere göre saydığım son üç üründe zehir boyutuna varacak derecede ilaç kalıntıları çıkmış… Hani hormonlara da alışmıştık; tavukta, çilekte, domateste…


Verin iç piyasaya yeriz, ”biz Türk’üz abi, bize bir şey olmaz!”


Canımızı yakan o fiyatlar var ya, gümrüklerden bu dönenler olmasa fiyatlar öyle bir yükselecek ki elimizi bile süremeyeceğiz; hazreti domatese, bibere, mübarek patlıcana…


Bugünlerde mutlak butlan kelimesi hayatımıza iyice girmişken şu pahalılığa da bir mutlak butlan kararı alınsa, hiç de fena olmayacak!

Onun için demiştim; biber sadece acı olsa kolaydı ama artık zehirli…


TAHİR SAKMAN
 


23 Mayıs, 2026

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 79 HANİ BENİM ELLİ DİRHEM BULGURUM (KONYALI) 2. KAYIT

 


 Mazhar Sakman - Hani benim elli dirhem bulgurum (Konyalı) 2. Kayıt
 
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 79 HANİ BENİM ELLİ DİRHEM BULGURUM (KONYALI) 2. KAYIT
 
Konya'nın bu en çok bilinen türküsü hakkındaki geniş açıklamayı ilk kaydın yayımında yazmıştım. İlgileneler için link:
 
https://tahirsakman.blogspot.com/2025/06/mazhar-sakman-turku-hazinesi-22-hani.html
 
TAHİR SAKMAN


19 Mayıs, 2026

19 MAYIS İLK ADIM İLK KIVILCIM


tanik.net'ki yeni yazım:


Tahir Sakman - 19 Mayıs İlk Adım İlk Kıvılcım


19 MAYIS İLK ADIM İLK KIVILCIM
 
Tüm dünyanın; siyasetçilerin, devlet adamlarının, liderlerin hatta savaş meydanlarında yendiği komutanların bile gıpta ettiği bir lider…
 
Ulusumuzun en zor günlerinde, herkesin umudunu yitirdiği günlerde bile milletine inanmış ve bu inancını tüm ulusa aşılayan bir büyük adam…
 
Samsun’a giderken sadece milletine olan sarsılmaz inancı vardı. Ne Karadeniz’in hırçın dalgaları ne emperyal güçler ne de onların aleyhte propagandalarıyla kandırılan yerli işbirlikçileri onu, o kutsal yoldan geri çeviremedi…
 
Aldığı tüm kararları Meclis’ten geçirerek geleceğe en anlamlı mesajı da o vermiştir…
 
O, sadece köklerine… Anne tarafının “Konyarlar” olan lakabı, Konya’dan göç ettirilip Balkanlara yerleştirilen “Evladı Fatihan”dan olduğunu gösteriyordu. Keza baba tarafının kökleri de Konya’dan ayrılıp il olan Karaman’dan, Taşkale’den “Kızıl Hafızlar” lakaplı Türkmen bir aileye bağlanmaktadır. Atatürk de çok sevdiği ve en çok gittiği illerin başında gelen Konya’da, iki oğlunu Çanakkale ve Sakarya’da şehit veren 80 yaşındaki “Abditollu Hüseyin Ağa”yı kendisine “babalık” olarak seçmiş, Sedirler’deki evinde ziyaret etmiştir. O, sadece milletine güvendi ve milletinin iradesine…
 
Kimileri gibi… İngiliz zırhlısıyla… O, Atatürk ki Karadeniz’in hırçın dalgalarına kafa tutarcasına taka denilebilecek eski bir gemiyle milletinin sinesine koştu. Tüm rütbelerini bir çırpıda sıyırıp attı. Onun rütbesi milletinin gönlündeydi… Ve o rütbe kıyamete dek, Türk Ulusunun verebileceği en büyük nişaneydi; O, Atatürk’tü, Türk’ün Ata’sıydı…
 
Bir ulus; kazmayla… Emperyal işgalci güçlere karşı; süngünün topla, kağnının; kamyonla, uçakla savaştığı başka bir savaş görülmemiştir. Dünyadaki tüm sömürge milletlere de örnek olmuştur. Kurtuluş mücadeleleri Atatürk’le başlamış hep onu örnek almışlardır.
 
Her ne kadar doğrulanmasa da Gandi’ye izafe edilen “Atatürk, İngilizleri yenene kadar onları tanrı sanıyorduk” mealindeki söz, bu anlayışı ifade etmenin ötesinde bir hakkın teslimidir.
 
Türk’ün var oluş mücadelesi sürerken… Cephelerde Mehmetçikler oluk oluk kanlarını milletine helal ederlerken… Sakarya Meydan Muharebesi esnasında evlenmeyi düşünenler, gerdeğe girenler de vardı… Oysa Türk’ün gerdeği vatan kurtarmaktı; kefenlerine gelinlik diye sarılan bacılarımızdı… Bıyığı bile terlememiş aslan parçalarının, kınalı kuzuların vatan toprağıyla gerdeği vardı…
 
İdam fermanları çıkardılar… Gazi için en büyük nişandı bu… İsyanlar çıkardılar, kime hizmet ettiklerini bilmeden… Kuvayı Milliye’nin karşısına Kuvayı İnzibatiye çıkardılar, yetmedi sözde fetvalar yayımladılar: Yunan ordusu, halifenin ordusu sayılırmış…
 
Hiçbir güç onları durduramadı. Yedi düveli, yokluklara rağmen denize döktüler… Onun için her Türk’ün Atatürk’e minnet borcu vardır; bu vatanda yaşıyorsanız, Atatürk’e ve onun silah arkadaşlarına, aziz şehitlerimize borcunuz vardır…
 
Bizleri tebaalıktan çıkarıp yurttaş yapan, bir vatan emanet eden Atatürk’e, gelecek asırlara Türk’ün damgasını vurması için yolu açan Ulu Önder Atatürk’e elbette borcumuz vardır ve bu borç; vatanı ve Atatürk’ü sevmekle, ilke ve inkılaplarını yaşatmakla ödenecektir…
 
Atatürk’ü sevmek demek; 1930’lu yıllara takılıp kalmak değildir; bilakis günümüzün teknoloji, siyasi ve yaşam şartlarının ötesine geçmektir… Hedefimiz; her alanda Türk’ün adını yüceltmektir, bunun için de nereden geldiğimizi iyi bilmemiz gerekir. Özgürlüğün anlamını bilmek için önce yedi düvelin işgalini ve yaptıkları zulümleri bilmemiz, unutmamamız gerekiyor.
 
Bugün 19 Mayıs, Ata’mızın 107 yıl önce Samsun’a ilk adımını attığı gün… Millet olarak biz de o gemideydik, ilk adımı birlikte attık, kongreleri birlikte yaptık, birlikte açtık Gazi Meclisi… Göğüs göğse; kazmayla, kürekle, süngüyle savaştık, Cumhuriyet’i birlikte ilan ettik, karanlıkla, birlikte yılmadan, geri çekilmeden mücadele ettik…
 
19 Mayıs 1919’da atılan o ilk adım; binlerce, milyonlarca adımla sürüyor Ata’m… Senin o ilk adımın, milyonların adımına dönüştü, geleceğe Türkiye Cumhuriyet’i payidar olarak yürüyor. Zamanın ötesine kadar da sürecektir; çünkü senin kalplerimizde, o ilk adımınla yaktığın ışık, evren var oldukça hedeflerimizi aydınlatmaya devam edecektir. 
 
TAHİR SAKMAN
 
 
 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

 

  

 

AYNI GEMİDEYİZ ATA'M


 

AYNI GEMİDEYİZ ATA'M


Türk'ün özgürlük meşalesinin ilk kıvılcımının ateşlendiği... Çağdaş Türkiye'ye giden yola atılan ilk adım...


İlk adımın, milyonlarca adıma dönüştüğü bu kutlu günde; Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile silah arkadaşlarını, şehitlerimizi minnet ve saygıyla anıyoruz...


TAHİR SAKMAN

18 Mayıs, 2026

İLK ADIM İLK KIVILCIM


 

 

İLK ADIM İLK KIVILCIM
 
Yarın Samsun’a çıkıyoruz…
 
O ilk adım, milyonlarca kıvılcıma dönüşecek ve bir vatan kurtarılacak…
 
Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e, kahraman silah arkadaşlarına ve aziz şehitlerimize minnet ve saygılarımızla…
 
TAHİR SAKMAN
 

17 Mayıs, 2026

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 78 KETEN GÖMLEK DİZE DEK (MENELER)


 

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 78 KETEN GÖMLEK DİZE DEK (MENELER)

Ülkemizin pek çok yöresinde okunan bu türküyü Mazhar Sakman Konya tavrıyla çalıp söylerken udi Cenap Kendi ile kanuni Kazım Büyükşalvarcı eşlik ediyor.

Türkünün nakaratında geçen Şirvan, Siirt ilimizin bir ilçesidir ayrıca Azerbaycan ve İran’da da aynı isimle şehirler vardır. Azerbaycan’dan veya İran’dan gelen Şirvanlı göçmenlere yakılan bir türkü olabilir.

Konya oturaklarında türkü meneler olarak bilinirken, "nineler" veya "mineler" olarak da isimlendirilmektedir.

Keten gömlek dize dek
Gel gidelim bize dek
Sarılalım yatalım
İlkbahardan güze dek
(aman aman) meneler
Şirvanlı meneler
Küp dibine oturmuş
İnce(e)lekten un eler

TAHİR SAKMAN

16 Mayıs, 2026

GÜNEŞ VE DENİZ SİDELİDİR



tanik.net'teki yeni yazım:

Tahir Sakman - Güneş ve deniz Sidelidir


GÜNEŞ VE  DENİZ SİDELİDİR

Güneşin saçlarından dökülen ışıkları yıkadığı, Akdeniz’in tüm sıcaklığıyla sardığı bir prensestir Side…


Güneş ve deniz, bu topraklarda her gün yeniden buluşurken,kadim sevgili olduklarını unutup her gün yeniden âşık olurlar; çünkü aslında her ikisi de Sidelidir…


Agorada alıp sattığı sevgiden başka da bir şey değildir. Kral Yolu’nda yürürken mağrur ama bir o kadar da masum Side’nin, altın çağlarının aslında hiç geçmediğini, saçlarınızı ürpertilerle yalayan tuzlu suların ömrünüze ömür kattığında anlarsınız…

Apollon Tapınağının sunağında, kendinizi hakikat aşkına boynunuzu uzatmış olarak bulursunuz. İçlerinde var olan “kendini bil” sırrı ayan beyan, beyaz bir bulutun güneşin ardına saklanması gibi sırlara bürünür. Görebilirseniz, görmüşsünüzdür…


Antik dünyanın tanrıları, attığınız her adımda yolunuzu keser; dünkü ihtişamlarının hatırına içinizde bir burukluk olsa da onlar, hâlâ efsunlu rüyaların efendileri olarak içimizde bir yerlerde gizlenmişlerdir.


An, yakamoz gibi yaşanır, bu ülkede…


Denizin ve güneşin kardeşliğinde, ânın büyüsü bin yılları aşar gelir ve içinizdeki antik sesleri yeniden duyarsınız. Side sahillerini yalayan bir rüzgâr, Kleopatra’nın nefesini taşır ve Roma’nın muhteşem çağları yankılanır hayallerinizde…


Kral Yolunda yürürken kral olmazsınız… taş yollardan süzülen seslerin ışığında, gözlerinizi kapatırsanız başlar yolculuğunuz; fetheden de fethedilen de siz olursunuz. Büyük İskender’e açılan kapılar, bir daha hiç kapanmaz…





Yaşam bir tiyatrodur artık; taş basamaklardan gökyüzüne uzanırken, kaç bininci yıldan sarkan bir replikle irkilirsiniz; bu sizsinizdir, kendinizi tanırsınız ve yeniden hep yeniden keşfe çıkmanın her türlü halidir içinizdeki heyecanlar…


Side; aslında antik bir sestir…


Şu köşede Herodot’tur seslenen; şu köşedeki tanrıdır, tanrıçadır; güçlerini kaybetmiş ama mermer sütunların üzerinde yaşamayı asla terk etmemişlerdir. Mermerin soğuk yüzünü ateşe çevirip mağrur bakışlarla ve biraz da merakla belki de acı bir ifadeyle bu çağa bakarken, bizlere hatırlatmak istedikleri; Side’nin dünü ve bugünüdür ve arka plandaki mesaj ise yaşamın kendi kulvarında yüzerken hep bildiği şeyi yaptığıdır:


Saatlerin alnına vurulan o gerçektir: “Tempus fugit, zaman geçer…


Oysa insan, geçse de yaşar… Ara sokaklara girdiğinizde sessiz fısıltılar karşılar sizi. Toprağın altındaki gün ışığı açığa çıkar ve ansızın yakalanırsınız: Bir martı sizi kanatlarına alır,altın kumların üzerine sere serpe atar gider.


Geriye sizden ne kalırsa / kalabilirse…


Attığınız her adım, yeni bir keşiftir. Uzaklardan el eden çağrılar, sizi tılsımlı bir dünyaya davet etmez, gizli bir pranganın esiri gibi adımlarınız gönüllü olarak koşar… Hangi zamanın esiri olmayı seçerdiniz?


Dün, dün değildir; tıpkı, bugünün de bugün olmadığı gibi… Hangi yarını almak isterdiniz?


Siz rüzgârsınız, siz güneşsiniz ve siz burada altın kumların efendisi olursunuz, tarihi yazan sizsiniz; şu mermerin içinde asırlardır gizlenmiş duran Platon’un, Aristo’nun veSokrates’in…. Baldıran zehri, burada ölümsüzlük iksirine dönüşür.  Ayaklarınızın dibine dökülen bir dünyanın içine saklanmayı seçersiniz. Asırlar artık size muhtaçtır…


Burası Side’dir:


Mağrur ama sevecen bir prensestir; güneşin ve mavinin ve yeşilin tonlarında özgürce dolaştığınız ülkedir. Side;Akdeniz’dir, güneş öteden beri buralıdır ve siz buradaasırların tozlu raflarından başka başka kimliklerle yeniden doğarsınız; çünkü aslında Side sizsinizdir…


Korsan gemisinden yayılan sarhoş şarkıların emanet öyküleridir, sulara dökülen…  Hayalet bir gemi gibi yelkenleriniz kırık da olsa asırları dolanırsınız…


Alanya, Side, Antalya… Önceki haftamı, bu coğrafyanın efsanelerle örülü dünyasında geçirirken, Türkmen kültürünün altın bir çadırda hâlâ ayakta durduğunu da gözlemlemek;köklerimizin dinamizmini, kıl çadırların özgürlüğünde gökyüzüne uzanan bir başkaldırının izlerinde görürken,doğaya saygının da zirvesiydi.


Ülkemizin her karışında ayrı / aykırı yaşamların izlerini gördüğümüz zaman düşünmeden edemiyoruz:


Bizlerden yarına nasıl bir iz kalacak?


TAHİR SAKMAN