TAHİR SAKMAN
YAŞAM KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT
08 Mayıs, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 75 ÜÇ GÜZEL OTURMUŞ İSKAMBİL OYNAR (NİZAMLAR) 2. KAYIT
MAZHAR SAKMAN-ÜÇ GÜZEL OTURMUŞ İSKAMBİL OYNAR (NİZAMLAR)
07 Mayıs, 2026
KONYA’DA HIDRELLEZ
tanik.net'teki yazım:
KONYA’DA HIDRELLEZ
Hızır ile
İlyas peygamberin 6 Mayıs’ta buluştuğu gün olarak hafızalarımızda yer eden bugün
çeşitli etkinliklerle kutlanır…
Hızır
karada, İlyas denizde darda kalan insanların kurtarıcısı olarak inançlarımızda
yer etmiştir. Ve senede bir gün, 6 Mayıs’ta buluştuklarına inanılır. Orta Asya’daki eski inançlarımıza, İslami
motifler eklenerek, Hızır ile İlyas peygamberin katılmasıyla oluşan bir Türk
geleneğidir. Türklerin olduğu coğrafyalarda, baharın / yazın gelişiyle de
anlamlandırılarak kutlanır.
Konya’da Hızır’ın
atına binen insanların menkıbeleri çok konuşulur… Bunların başında da Ladikli
Ahmet Ağa gelir… Osmanlı’nın son dönemlerinde Arabistan çöllerinde askerlik
yaparken Hızır’ın atına bindiği ve göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süre
zarfında Konya’ya geldiği anlatılır. Esasen ümmi olan Ahmet Ağa’nın birçok dini
şiiri de vardır ve hakkında birçok kitap yayımlanmıştır. Günümüzde
Sarayönü’ndeki evi ziyaretçi akınına uğramaktadır.
Çocukluğumun
Konya’sındaki hıdrellez kutlamaları, şehrin en önemli folklorik, kültürel
etkinlikleri arasında yer almıştır. Bugün neredeyse tüm Konya’dan kırlara özellikle
Meram’a, Sille’ye, yeşil alanlara doğru bir akın başlar. O gün Konya’da kimseyi
evde bulamazsınız herkes yeşile koşmuştur. Nerede bir ağaç varsa altında
mutlaka bir Konyalı piknik yapıyordur.
Dünyaca
ünlü Meram bağları, çocuk sesleriyle cıvıl cıvıl bir renge bürünürken, ağaç
dallarına kurulan salıncaklarda gökyüzüne doğru bir yolculuk yapmak mümkündür.
Genç kızlar bugün daha özgür bir ortamda, açık havada eğlenirlerken anneler,
nineler de evde hazırladıkları yemekleri özellikle soğan kabuğuyla haşlanmış
yumurtaları, çeşitli yeşilliklerle şepitlere dürüm yaparak acıkanların imdadına
yetişirler.
Günümüze
ulaşan Cumhuriyet öncesi fotoğraflardan, şehirde eskiden var olan gayrimüslim tebaanın
da bu kutlamalara katıldığını, bu sevinci paylaştıklarını anlıyoruz.
Yetişkinlerin
de adresidir Meram bağları… İkindi üzeri daha kuytu köşelere çekilen Konyalılar,
coşkun Konya türkülerinin ahengine, doğanın nefesiyle eşlik etmenin heyecanını
yaşarlar. Havanın müsait olmadığı zamanlar ki ben birkaç kez hıdrellez de kar
yağdığını gördüm, böyle durumlarda bağ evlerinin misafirperverliğine sığınılır
ve eğlence horozlar ötene kadar devam eder.
O gün
bütün Konya; Meram’ın Sille’nin, Lalebahçe’nin, Kovanağzı’nın bağlarını
doldurur. Hâkim olan duygu; sevgidir, kardeşliktir. Köklü bir müzik geleneğine
sahip olan Konya, o gün türkülerini ayrı bir duyguyla söyler.
Hıdrellez,
şehrin hafızasında öylesine yer etmiştir ki esnafların bile çoğu işi bırakır,
hıdrellez kutlamasına gider. Dilekler dilenir, yardımlaşma üst seviyededir.
Kapılar çalınırsa asla boş çevrilmez mutlaka yardım edilir.
Hızır’ın
bastığı yerlerin hemen yeşerdiğine inanıldığından, gidenlerin arkasına bakılır,
Hızır’ın tırnaklarının da olmadığına inanıldığından yardım talep edenlerin ellerine
bakılır. Bugün bir verirseniz, size kırk olarak geri döner, bolluk ve bereketin
simgesidir Hızır… “Hızır el basmış” derler… Dualar Hızır’ın el basması
üzerinedir…
“Hızır’ı
yakalamak” diye de bir deyim vardır özellikle hıdrellez kutlamalarına gidenlere
sorulur… Bugün eli açık olma günüdür, cimriliğe asla yer verilmez. Ne kadar
harcarsanız misliyle size geri gelecektir.
Ne Meram
eski Meram, ne Sille eski Sille, ne de Lalebahçe, Kovanağzı… yeşillikleri beton
gölgelerine kurban edilmiş olarak melül mahzun bekliyorlar… Bir avuç da kalsa;
Meram’da, Sille’de yer bulamazsak bile en azından parklarda yine Hızır
arayacağız…
Nerede
bir yeşil görsek anlayacağız ki Hızır buradan geçmiş… Bir gün gerçekten Hızır
geçecek mi? O bolluk ve berekete her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Dünyanın kaos yaşadığı bu günlerde sembolik de olsa Hızır’ın dost elini
uzatmasını, barış getirmesini diliyoruz
Son
aydaki yağışlarla doğa inanılmaz canlandı, yeşilin her tonu Meram’da ve diğer
yerlerde bizleri bekliyor. Belki de Hızır, bu yıl Konya’dadır! Her gidenin
arkasından bakacağım; bastığı yerler yeşermiş mi diye!..
Her
nerede olursa olsun, ben hıdrellez kutlamalarını hiç kaçırmam. Konyalının mottosudur;
namaz, niyaz, boğaz… Bendeniz mottonun niyazla, boğaz tarafındayım, hiç
kaçırmam; yaprak sarması, su böreği, etli ekmek…
Eski bir
masalın, son perdesini anlatır gibi hissediyorum kendimi…
Ve bizler;
her şeye rağmen eski Konya’nın mütevazı ihtişamının anılarıyla, Selçuklu
asırlarından günümüze yadigâr kalan bir yaşantının izlerini sürmenin
mutluluğunu yaşıyoruz…
Ömrünüze,
aşınıza, işinize Hızır el bassın…
TAHİR
SAKMAN
05 Mayıs, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 74 KARABİBER AŞ OLMAZ (KARABİBER) 2. KAYIT
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 74 KARABİBER AŞ OLMAZ (KARABİBER) 2. KAYIT
Konya oturak repertuvarının bu hareketli türküsünün ikinci kaydında, solist ve divan sazı Mazhar Sakman, udi Cenap Kendi, kanuni Kazım Büyükşalvarcı birlikte çalıyorlar.
"Karabiber aş olmaz
Bundan ince kaş olmaz
Bundan ince kaş olsa
Hovardalar baş olmaz"
TAHİR SAKMAN
02 Mayıs, 2026
UYANIN DA TÜRKİYE'YE GİDELİM
Tahir Sakman-Uyanın da Türkiye'ye gidelim
UYANIN DA TÜRKİYE'YE GİDELİM
Bu aralar futbolla yatıp kalkıyoruz; “kim, kimi yenmiş, şampiyon kim, o pozisyon yüzde bin beş yüz penaltıydı, ah hakem ah, federasyon nerede?..”
Takımınız galipse… dünya güzelleşiyor birkaç gün, birkaç saat ama… Ev kirası düşmüyor, taksitler azalmıyor bir türlü…
“Öyle bir çaktı ki tam doksana…” Havalara uçuyoruz; pazara gidene kadar… Fiyatları görünce ayaklarımız yere basıyor ve golü aslında kimin yediğini düşünmeye çalışıyoruz…
General Franco’nun “Üç F”sinden biri; futbol… Tam da istedikleri gibi oynanıyor zaten… Milyon eurolar havalarda uçuşuyor; topa düzgün vuruyormuş! Oysa bizim sırtımıza her gün neler vuruluyor neler… İyi ki nefes almak bedava… alabilirseniz tabii; çünkü nefes de aldırmıyorlar!
Şampiyon mu oldunuz, tabii ki hakkınız, sabahlara kadar arabalarla turlar atıp korna çalmak! “Benzin fiyatları?” “Ne yani şampiyonluk indirimi yok mu? E, vallahi ayıp etmişler hem şimdi bunun sırası mı? Şampiyon biziz ya helal olsun!”
Olamadınız mı, alın size bir üzüntü mevzuu daha, dünya yıkılır tabii sizin takım şampiyon olamamışsa… “Eve ekmek, oğlana çizme, kıza ayakkabı… Nasıl alınacak şimdi? Servis ücretleri de ne kadar yükseldi böyle? Ah hakem yaktın bizi!”
“Bu hafta aldığımız galibiyetten haberi yok nedense! Yüce biberius yine zirveye oynuyor… Bizim takımda yok böyle santrafor… Ya domatese ne demeli, her maça salça olma huyundan bir türlü vazgeçmedi gitti.”
Top yuvarlak da hayat dört köşe mi? Kesin bir şey var; topu oynayanın hayatı dört köşe…
Topu oynayan da kazanıyor oynayamayan da… Ya tutarsa kolonları, hayallerinize bürünüyor, içinde bir tek siz yoksunuz. “Bir gol daha atarsak ücretlere zam yapılır mı?”
Aslında biz böyle çok iyiyiz, lay lay lom… “En büyük bizim takım, başka büyük yok!”
“O formayı “store”den alsaydım, yenilmeyecektik! Hanımın elbisesi artık öbür aya… Şunun şurasında bir maçımız var. Kombineler uçmuş… Olsun, bizim takım en büyük! Markete sonra mı gitsem, birkaç gün daha makarna yersek ölmeyiz değil mi? Bu deterjan fiyatlarına da ayar oluyorum; her gün zam yapılır mı ya hu?”
Dünya çok güzel, gol atınca daha da güzelleşiyor. Hayallerimiz çim sahalara gömülse de biz mutluyuz!
“O kadar yeniyoruz, enflasyon bir türlü düşmüyor. Çarşı, pazar ateş pahası, şampiyon bizim takım, çocuklar harçlık istiyor… Şu kasapla, manav var ya, bizim takımı sevmedikleri için ne zaman bir şey alacak olsam hemen zam yapıyorlar! Bunların yüzünden averajımız bozuldu?”
Bir an güzelleşiyor her şey, yoksa hiç uyanmasak mı, böyle iyi miyiz? “Bu “Var” hep bize mi var? Bir kere o buz gibi goldü, ne ofsaytı? Aidata bir daha zam yapılırsa ben de Var’a gideceğim!”
Hayalle gerçek birbirine karışıyor; taca çıkıyoruz, ofsayta düşüyoruz ve penaltılar bize kalıyor, vuruyor birileri; gol, gol, gol… Topla birlikte yapışıyoruz ağlara…
Her şey uyanana kadar; güneş doğunca ayın hükmü kalmıyor. Rüyaların hükmü, gün ışıyana kadar, uyansak mı ne? Haydi o zaman:
Uyanın da Türkiye’ye gidelim…
TAHİR SAKMAN
01 Mayıs, 2026
ALANYA / ALAMANYA
ALANYA / ALAMANYA
Alanya
aynı bildiğiniz Alamanya…
Çok uzun
zaman olmuştu gitmeyeli, canım çekti doğrusu gittim… Aynı bildiğimiz Alanya, sanırım
sezon başı olunca daha doğrusu henüz açılmayınca sezon, fazlaca bir hareket yok,
her yer sakin. Havalar gündüzleri sıcak geceleri serin… Ve tabii ki Alanya’nın
yerleşik turistleri denizden çıkmıyorlar…
Alanya merkezdeki
altyapı çalışmaları trafiği felç etmiş durumda. İlçenin özellikle sahile yakın
kesimleri şantiye görünümüne bürünmüş, Belediye sezona yetiştirmek için
çalışıyor… ama sahildeki çalışmalarda birkaç ağacın kepçelerle yıkıldığını
görmek benim için üzücüydü. Ağaçların etrafından dolansaydınız olmaz mıydı?
Yine tüm
güzellikler Alanya’da ama betondan arta kalan yerler tabii… Bir de bazı gece yarıları
sahile çöken ağır kokular neyin nesi anlayamadım.
Alanya il
olmaya hazırlanıyor ve bunu da çoktan hak etmiş durumda. Esnafın eskiye göre
yerli turistle olan diyaloğu daha iyi, en azından azarlanmıyorsunuz. Sorduğunuz
zaman yanıt alabiliyorsunuz… Şehirde en geçerli para biriminin ne olduğun
yazmama gerek var mı? Etiketlerin hepsi euro!
Bir dönem
yerleşmeyi çok istemiştim ama kısmet olmamıştı… “Alanya, alaman ya” demişlerdi
ve ben gerçekten alamamıştım…
Benim
gibi bozkırın ortasında yaşamış, sert rüzgârlara alışmış bir insanın sahilde meltemler
eşliğinde ıslak bir balığa dönüşmesi oldukça olası…
Alanya; Akdeniz'in özgür ruhu...
Alanya…
Güneşin hayallerinize doğru, yaşama doğru battığı ülke…
TAHİR
SAKMAN
26 Nisan, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 73 KARŞI KARŞI YAPTIRALIM HANLARI 2. KAYIT
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 73 KARŞI KARŞI YAPTIRALIM HANLARI 2. KAYIT
Bu eski ve kısa kayıtta Mazhar Sakman 12 telliyle çalıp söylerken kendisine udi Cenap Kendi ile kanuni Kazım Büyükşalvarcı eşlik ediyor.
TAHİR SAKMAN
24 Nisan, 2026
BUGÜN 23 NİSAN / NEŞE DOLUYOR İNSAN
tanik.net'teki yazım:
BUGÜN 23 NİSAN/NEŞE DOLUYOR İNSAN
BUGÜN 23
NİSAN / NEŞE DOLUYOR İNSAN
Saip
Egüz’ün bu dizelerini, her 23 Nisan’da tekrar ederim ve sadece neşe dolmam;
coşku dolarım, güven duyarım; Ata’mın armağanı olan Cumhuriyetimizin
temellerinin atıldığı, Yüce Meclisimizin açıldığı bugünde başka bir şey
duymam/dolmam mümkün mü?
Çocukluğumun
23 Nisan’ları geliyor aklıma… Yavrukurt olduğum yıllar… Günlerce provalar
yapardık, yavrukurt elbisemiz alınır, giyeceğimiz günü iple çekerdik; sahi ne
oldu o günlere?
Bir 23
Nisan sabahı erkenden kalkmıştım, hava oldukça serindi ama ben yine de
yavrukurt elbiselerimi giyip okula koşmuştum. Bedenim titreyebilirdi ama
ruhumda bayramın sevinciyle yanan ateşler vardı. Trampet çalardım ve bir
tekerleme tuttururduk ne alakaysa: “Ulen Hasan’a/Kovalasana/Danalar girmiş
bostana/Kovalasana…” Bir tana daha vardı ama onu hatırlayamıyorum. Bu
tekerlemeler ritmi unutmamak için olsa gerekti…
En çok
gıpta ettiğimiz şey Şükrü Doruk İlkokulu’nun kıyafetleriydi… Kırmızı, kordonlu,
süslü bando kıyafetleri giyerler ve ellerinde borazanlarla yürüdükleri zaman
Konya stadı yıkılırdı alkıştan… Biz o zamanlar çocuktuk, şimdi büyüdük mü? Ben
hâlâ o heyecanlardayım!
Yedi
düvelle, her türlü yokluğa rağmen savaşma azim ve iradesini, 23 Nisan 1920
tarihinde Atatürk’ün liderliğinde Meclisi toplayarak ortaya koyan Türk Ulusu,
egemenliği hanedandan alarak milletin egemenliğinin tescil edildiğini,
hakimiyetin kayıtsız şartsız milletin olduğunu tüm dünyaya ilan etmiştir. Ve
geleceğimiz olan çocuklarımıza bu kutlu günün hediye edilmesi de ayrıca
anlamlıdır.
Kurtuluş
Savaşı’na başlarken Yüce Atatürk’ün kafasında şekillenmeye başlayan rejimin de
önemli bir ip ucudur Meclisin açılışı… Bunun sadece bir başlangıç olduğu ileri
yıllarda daha iyi anlaşılacaktır.
Birinci
Dünya Savaşı sonunda yenik sayılan Osmanlı, Mondros Mütarekesi’yle silah
bırakmış ve Anadolu emperyal devletlerin işgaline uğramıştı. Padişah ve Osmanlı
Meclisi, bu durum karşısında kendi başlarının derdine düşmüş, işgale sessiz
kalmışlardı. Daha da korkuncu, Kuvayı Millîye mensupları hain ilan edilerek
Kurtuluş Savaşı’nın önü kesilmek istenmişti.
Ulu Önder
Atatürk’ün, 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a çıkarak başlattığı Millî Mücadele,
dünyada benzeri görülmeyen bir uyanış destanına dönüşerek Türk Milletinin
zaferiyle sonuçlanmıştı. Kağnının uçakla, kazmanın topla mücadele ettiği bu
savaşı, Türk Ulusunun özgür yaşama inancı kazanmış ve bağımsız Türk devletinin
temelleri atılmaya başlanmıştı.
Bu konuyu
Atatürk’ün şu veciz sözü, oldukça anlamlı bir şekilde ifade etmektedir:
"Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır."
Ve öyle
olmuştur; Türkiye Büyük Milet Meclisi, bu azim ve kararlılık sayesinde
kurularak esir milletlere de örnek olmuştur. Cumhuriyeti gençlere emanet eden
Atatürk, bugünü de çocuklara armağan ederek, bir anlamda Türkiye Büyük Millet
Meclisi’ni geleceğe emanet etmiştir.
Bu
tarihten sonra Türk Ulusunun kaderi, ulusun kendi elinde olmuş ve parlamenter,
demokratik bir Türkiye, çağdaşlaşma yolunda büyük atılımlar yapmıştır. Türk
Ulusuna mal olan meclis, vatandaşların en büyük güvencesi haline gelmiştir.
Bu milli
bayramımız UNESCO tarafından her yılın 23 Nisan günü "Dünya Çocuk
Günü" olarak ilan edilmiştir. 1979 yılından beri, "Uluslararası Çocuk
Şenliği" olarak, dünya çocuklarıyla birlikte coşkuyla kutlanmaktadır.
Türkiye
Büyük Millet Meclisi'nin açılışı ve egemenliğin halka geçiş tarihi olan 23
Nisan’ın tüm dünyada kutlanması, Atatürk’ün öngörüsünün ne kadar yüksek
olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.
Bu
vesileyle, bize kalan; bayramı çocuksu heyecanlarla, coşkuyla kutlamak, Atatürk
ilke ve inkılaplarını daha ileriye taşımaktır. Türk Ulusu dünya durdukça, tüm
dünya ile birlikte bu anlamlı bayramı kutlamaya devam edecektir.
106 yıl
önce ateşlenen bu meşale, kıyamete dek yanmaya devam edecektir; çünkü, Türk
Milleti, tek önderimiz, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün emanetini çağlar boyunca
çocuklarına aktaracaktır.
Bizim
için yol budur… Yol; Atatürk’ün kutlu yoludur…
TAHİR
SAKMAN
23 Nisan, 2026
KUPA DERSLERİ
KUPA DERSLERİ
Anadolu takımlarının, milyon euroluk futbolculardan
kurulu olan takımlara verdiği dersler devam ediyor…
Konyaspor’dan sonra Gençlerbirliği de bu ders veren
takımlar arasına katıldı… Kupa maçlarının elbette heyecanı ve mücadelesi ligden
çok farklıdır. Bunun örneklerini de son iki maçta gördük ve heyecanlandık.
Neredeyse kadrosunun tamamına yakını yabancı futbolculardan
kurulu olan takımların, azim ve iradeyle duran, ligde alt sıralarda olan
takımlar karşısında ne kadar aciz duruma düştüklerine de şahit olduk.
Gençlerbirliği, Galatasaray gibi bir takımı net bir
skorla hem de deplasmanda iki gol atarak geçerken, bir Galatasaraylı olarak
elbette üzüldüm ama Anadolu takımları adına da sevindim. Kısıtlı imkanlarla
yapılan transferler ve genç çocukların mücadelesi ayakta alkışlanacak cinsten…
Okan Hoca… ne taktik kalmış ne heyecan… Takıma o ruhu
verecek her halde ben değilimdir. Sahada gezinen futbolcular… Takımı
ateşleyecek güç nerede?
Osimhen maça daha erken alınamaz mıydı? Sanki gol
atmamak için direnen bir Galatasaray vardı sahada… Sonuç ne olursa olsun, bir
kaleci tabii ki hata yapacaktır, hiç kimse hata yapmazsa gol nasıl atılabilir
ki? Cim Bom’un kalecisi Günay’a maç sonundaki protestolar maksadını aşmıştır.
Galatasaray gibi köklü bir kulübün seyircisine yakışmamıştır.
Aynı tavrı Konya seyircisi de bir futbolcuya karşı yapmaktadır.
İsmini biliyorsunuz, her hafta canla başla oynayan değil savaşan bu futbolcumuza
karşı yapılan haksız eleştiriler en başka Konyaspor’a zarar vermektedir.
Bir sözüm de TV yorumcularına… Sürekli Anadolu
takımlarının mücadelesi göz ardı edilmekte, sanki bu takımlar hiç oynamamış gibi
sadece Galatasaray’dan, Fenerbahçe’den söz edilmektedir. Beyler, Anadolu
takımları sizin antrenman takımlarınız değildir; eğer öyle düşünüyorsanız kendi
aranızda bir İstanbul ligi kurun oynayın, bizi de uğraştırmayın…
Yarı final maçları çok
çetin geçecek ve belki de erken bir final oynanacak. Gönlüm tabii ki Konya’dan
yana hatta finali Trabzon’la oynamaktan yana ama… Yarı final oynayacak takımlar
benim gözümde kupa şampiyonudur, hepsini şimdiden tebrik ediyorum.
Bakalım bu dersler devam edecek mi, heyecanla
bekliyoruz…
TAHİR SAKMAN
22 Nisan, 2026
UYANIN DA TÜRKİYE’YE GİDELİM!
![]() |
UYANIN DA TÜRKİYE’YE GİDELİM!
Bu bir taktik savaşıydı… Ve Konyaspor kazandı.
Konya, kendi gücünü biliyordu, Fener’in de… Ayakta
kalan kazanacaktı ve akıllı olan… Topu bıraktı Konya ama Fener oynayamadı.
Milyonluk ayaklar tutuldu… İlhan Hoca, Tedesco’ya ders verdi adeta… Ligden
sonra kupaya da maça başlamadan veda etmiş bir görüntüsü vardı Fener’in; isteksiz,
maça asılmayan, sahada gezinen, ne yaptığının farkında olmayan… Konya ise tam
tersi bir yapıdaydı ve “ben bu maçı istiyorum, kazanacağım” inancındaydı.
Çıktılar, oynadılar ve kazandılar…
Maç bitti, tartışmanın çok bir anlamı kalmadı
penaltının ama bana göre bal gibi penaltıydı…
Aynı zamanda bir Galatasaraylı olarak çok sevindim… Yorgun
ve moralsiz bir Fener’in bu hafta ligden de tamamen saf dışı bırakılması uzak bir
ihtimal değil…
Futbol aynı zamanda bir şov… Geyikler, muhabbetler de sportmence
olmalı. Sonuçta sadece bir maç, kırgınlıklar yaratılmadan her türlü sonucu
olgunlukla karşılamalıyız.
Konya şimdi büyük bir moral kazandı ve kupaya haklı
olarak asılacak, kaldırması tek temennimiz… Statta yaklaşık on bin kişi vardı
oysa stat kırk iki bin kişilik… Bilet fiyatlarını yükselterek Konyalının stada
gelmesini niye engellediniz, bu kutlamayı kırk iki bin kişi birlikte yapsa
olmaz mıydı?
Birkaç saatliğine sevindik, havalara uçtuk… Sonuç
bizleri çok sevindirdi ama… biber fiyatları hâlâ aynı, enflasyon düşmedi, geçim
sıkıntısı tam gaz devam ediyor ve daha nice sayamadıklarımız…
Haydi, uyanın da Türkiye’ye gidelim…
TAHİR SAKMAN
20 Nisan, 2026
16 Nisan, 2026
NİSANDA İLK YAĞMUR İLK BEREKET
tanik.net'teki yazım:
NİSANDA İLK YAĞMUR İLK BEREKET
Çocukluğumuzun o renkli dünyasında her şey bir kutlama her şey bir şölendi…
Daha doğrusu her şeyi her olayı kutlama yapmanın, şölene çevirmenin gizli bir yolunu bulmuştuk sanki… Kalplerimizde biriken yaşama sevincinin tezahürü olsa gerekti bu durum… Oyuncaklarımız yoktu… hani bugün çocuklarımıza aldığımız kumandalı, türlü sesler ve ışıklar içindeki oyuncakları bırakın, ucuz plastikten yapılmış bir arabamız bile olmamıştı.
Aslında benim bir tane olmuştu… Babaannem hac dönüşü bana oyuncak tabanca hediye etmişti. Tetiğine bastığım zaman içindeki çarkın dönmesiyle, ağzından ateş saçan bir canavara dönüşüyordu. Sesinden önceleri ben bile korkmuştum. Sanırım içinde çakmak taşı vardı ve bir gün bitince benim canavar ateş saçmaz olmuştu… İkincisini,babaannemin evinde görmüş ve istemiştim ama vermedi ve o tabanca orada paslandı gitti; tıpkı, babamın piyanosunun çelenin altında, kar, yağmur altında çürüdüğü gibi… (Konya’nın belki de ilk piyanosunun hikâyesini bir gün yazmalıyım.)
Babaannem Vesile Hanım tipik bir “Gonya gadını”ydı… “Yarım okka etten dokuz kap yemek yapan…” Merhum dedem Hakkı Efendi, Şam Cephesi’nde (Filistin-Suriye) askerdir… Gündüz İngilizlerle, gece, sırtlarından hançerlendikleri Arap aşiretleriyle savaşırlar. Dedem Konya’ya geldiğinde ayağındaki postal kaynamıştır; postalı keserek çıkarırlar. Hastadır, 40 gün yaşar…
Oysa babaannem, ona aşure gününde yaptığı aşureleri kuyulara sarkıtarak, mutfakta selelerin altında gezdirerek saklamaya çalışmıştır ama nasip olmaz…
Uzun yıllar sonra hacca gitmek ister. O dönemde tek başına almamaktadırlar, babama teklif eder, o da kabul eder ama… Tam üç kere pasaportu yanar; çünkü babam Mazhar Sakman, Konya oturaklarının, Konya türkülerinin değişmez simasıdır. “Dönünce, dayanamam rakı içerim, tövbemi tutamam” endişesiyle gitmez.
Babamdan umudunu kesen ninem, Yılanlı Medrese’nin köşesinde yardım toplayan bir adama evlenme teklif eder: “Sana varıyım, birlikte hacca gidelim!” (Belki de babaannem, bu yönüyle Konya’nın ilk feministidir.)
Osman Ağa’nın canına minnettir, dindar ve yoksul bir adamdır. Evlenirler, herkesten önce gider gelirler. Babaannem ölünceye kadar yanından hiç ayrılmadı Osman Ağa…
Bahsettiğim tabanca, bu hac dönüşü hediye edilen oyuncaktı…
Gazoz kapağına çamur doldurup oynardık… Soba telini büküp araba yapmaya çalışırdık. Ama en iyisi kavak ağacından yaptığımız düdüklerdi…
Her olayı şölene çeviririz demiştim ya, işte bir örnek:
Çocukluğumun bir bölümünün geçtiği Konya’nın Sarıyakup Mahallesi’ndeki bağ evimizde en büyük eğlencelerimizden birisi de nisan ayında yağan yağmurlarda çıkıp ıslanmaktı. “Şifaydı bu yağmurlar” annem öyle derdi. Bir köşeye teneke leğen koyup yağmurun o eşsiz tınılarını dinlemekten daha güzel bir melodi olabilir miydi?
Bahçemizdeki büyük küpün ağzını açardık su dolsun diye… Ama içtiğimizi de hiç hatırlamıyorum çünkü çamur rengine bürünürdü. Yine de bir tas koyardı anam, birkaç damla da olsa içerdi…
Mevlâna Türbesi’nde bulunan “nisan tası” geldi aklıma… Son İlhanlı hükümdarı Olcaytu Sultan Mehmed’in oğlu Ebu Said Bahadır Han, Musul’da yaptırmış ve 1327 yılında Mevlânâ Dergâhı’na hediye etmiştir. Nisan ayında yağan yağmurlarla dolan sular, halka “dergâh zemzemi” diye dağıtılırmış. Mevlâna’nın destarının ucu da batırılıp dağıtıldığı için “destar suyu” olarak da adlandırılırmış. Hatta bereketli olsun diye ekilecek tohumların bir miktarı nisan tasında bekletilip sonra diğer tohumlarla karıştırılarak ekilirmiş…
Nisan yağmurlarının bu kadar önemsendiği bir şehirde, biz çocuklar da elbette kayıtsız kalamazdık; nisan yağmurları başladığı zaman dilimizde bir tekerleme:
“Yağ yağ yağmurTeknesi hamurVer Allah’ım verSicim gibi yağmur”
Yedi kapı dolaşırdık; her evden bir miktar tereyağı, bulgur, salça, ekmek alıp bulgur pilavı pişirtir yerdik ama illa tahta kaşıkla olacak! Lezzetin ve bereketin farkına vardınız mı?
Bu sene nisan ayı oldukça bereketli geçiyor ama çocuklarımızın bu geleneklerden haberi bile yok… Şimdi elime bir tas alıp kapınızı çaksam bana güler misiniz?
Galiba tersine değişen bir dünyada yaşamaya çalışıyoruz. Sokaklardaki o cıvıl cıvıl sesler yok artık… Çamurlara battığımız bahçelerdeki lezzeti yitirdiğimiz gibi çocuklarımızı da sokak oyunlarını ellerinden alarak yitirdiğimizin farkında mısınız?
Ama bizim çocuk seslerimiz, gök kubbenin altında bir yerlerde hâlâ yankılanıyor olmalı, duyabiliyor musunuz?
“Yağ yağ yağmurTeknesi hamurVer Allah’ım verSicim gibi yağmur”
TAHİR SAKMAN
15 Nisan, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 72 ENGİNLİ YÜKSEKLİ KAYALARIMIZ
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 72 ENGİNLİ YÜKSEKLİ
KAYALARIMIZ
Merhum Sakman’a göre türkü, Konya’nın yerel saz sanatçılarından
“Fırkının İsmail” lakaplı kişi tarafından yakılmış… Bu türkünün haricinde “Çıkabilsem
şu kaleden saraya” isimli türkünün de ona ait olduğu söylenir.
Anadolu’da türkü yakmanın sadece beste yapmak olmadığı
da göz önüne alınmalıdır; çünkü mevcut bir ezgiye söz döşemek de aynı anlama gelmektedir.
Anonim ezgilerin zaman içerisinde farklı sözler giydirilerek okunması sık
rastlanan bir durumdur. Konya oturak repertuvarını incelediğimiz zaman sıklıkla
bu durum karşımıza çıkmaktadır.
Fırkının İsmail lakaplı saz sanatçımızın İzmir’de çok
bulunduğundan söz eden merhum Mazhar Sakman’ı, söz konusu kişinin yaktığı söylenen
türkülere baktığımız zaman Ege yöresine ait türkülerle benzerlikler içerdiği
görülmekte ve doğrulamaktadır. Her ne kadar yakın benzerlikler olsa da bu
türküler şehrin dokusuna, tavrına uyum sağlamış ve uzun yıllardan beri Konya ağzıyla
okunarak günümüze ulaşmıştır.
Fırkının İsmail’in usta bir saz sanatçısı olmasının
yanı sıra hırçın bir mizaca sahip olması ve bıçkınlığı neticesi, çok sık
hapislere düştüğü de bize aktarılanların arasındadır.
Ona izafe edilen türkülerin derin anlamlar içerdiği
görülürken, türkü metinlerinin de yanık olması, Konya oturaklarında neden bu
kadar tutulduğunun da bir açıklamasıdır.
Türkünün tam metnini, bendenizin yazdığı ve Konya
Büyükşehir Belediyesi tarafından dijital olarak yayımlanan “Türkü Hazinesi
Mazhar Sakman” isimli eserimde bulabilirsiniz. Kitabın indirme linki şöyle:
https://www.dijitalkitabim.com/kitaplar/konya/hatiratlar/mazharsakman/index.html
MAZHAR SAKMAN- ENGİNLİ YÜKSEKLİ KAYALARIMIZ
TAHİR SAKMAN
13 Nisan, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 71 ÇAY KENARINA BOSTAN EKTİM SEL ALDI (ÇAY KENARI)
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 71 ÇAY KENARINA BOSTAN
EKTİM SEL ALDI (ÇAY KENARI)
Konya oturaklarının bu yanık türküsünü Mazhar Sakman 12
telliyle çalıp söylüyor.
Türkünün metnine baktığımız zaman “Konyalının kadere
sitemi” dememiz mümkün. İçinde inceden bir hüzünle gizli bir aşk hikâyesi
barındıran türkü metni, yürek yakacak cinsten. Hayatta, her ne yaptıysa işleri
ters giden bir insanın hikâyesi gibi… Anadolu’da pek çok türküde geçen “turna”
temi, bu türküde de yerini alırken, turna, burada bir imge görevi görüyor ve turna
kuşunun göçleri, ayrılığı sembolize etmesi üzerinden ayrılığa ve zorunlu göçe
dair bir mesaj veriliyor.
Türkünün merhum Sakman’dan yazdığım metni şöyle:
ÇAY KENARINA BOSTAN EKTİM SEL ALDI (ÇAY KENARI)
Çay kenarına bostan ektim sel aldı
Küçücükten bir yâr sevdim el aldı
Babam öldü anam öldü kim kaldı
İnme turnam inme
Çaylar susuz çöllere
Ben gidersem nazlı yârim
Meyil verme ellere
Çay kenarına bostan ektim yayıldı
Elin oğlu değil mi bir bıçakta bayıldı
Nere gideyim yâr boynuma sarıldı
İnme turnam inme
Çaylar susuz çöllere
Ben gidersem nazlı yârim
Meyil verme ellere
Çay kenarına bostan ektim biterse
Benim vadem senden evvel yeterse
Benim yârim yaban ele giderse
İnme turnam inme
Çaylar susuz çöllere
Ben gidersem nazlı yârim
Meyil verme ellere
MAZHAR SAKMAN-ÇAY KENARI
TAHİR SAKMAN
10 Nisan, 2026
BİR FİNCAN GÖKYÜZÜ
tanik.net'teki yazım:
BİR
FİNCAN GÖKYÜZÜ
“Abi,
valla benim suçum yok! Bütün kabahat şu yıldızda... O yıldız öyle bakmasaydı,
vallahi de billahi de ekmek, Kur’an çarpsın, iki gözüm önüme aksın; o yıldız
gülmeseydi, tebessüm eden rüzgârların kenarında ağlamayacaktım… Gölgelerime
bıçaklar sokup katilimi ihbar etmeyecektim. Kendimi adam yerine koyup adam gibi
yaşamayacaktım. Bütün suç, abi, şu yıldızda; her gece yoluma çıkıp kanıma
batırır ışıklarını. Öyle çok konuşur ki aslında hiç konuşmaz; susarken konuşur
o. O dediysem, o benim… Aslında siz de bensiniz; farkında mısınız? O yıldızı
susturduğumda ben hiç konuşmuyor olacağım ve siz artık o yıldızın ışıklarında
dans edeceksiniz, hayallerinizle... Hayal, hayalleriyle dans edecek! Çok
gülerim artık… Aslında gülen; gülünendir ve geceye düşerse ışıklarınız...
“Şey,
hani” diyorum ki “bizde kalmamış da annem gönderdi; bir fincan ödünç gökyüzü
verir misiniz?”
Hatırlar
mısınız:
Hani bir
zamanlar; komşunun komşu olduğu zamanlar canım… komşuluğun ötesinde; can
olduğu, derman olduğu zamanlar? Evde eksik, gedik olduğu zaman tamamlayan, açık
kapı gördüğü zaman örten komşuların dönemini? Eğer yemek kokarsa yedi komşuya
dağıtıldığı?..
Ocakta
yemek pişerken yağın yetmediği, çay içerken şekerin bittiği hatta eve misafir
geldiği zaman kahvenin olmadığı… Sofrada ekmeğin yetmediği…
Ama ne
gam; komşular vardı, komşu gibiydi hepsi de…
/Komşu
gibi komşular vardı
Her
derdimize koşardı/
Annem
hemen elime bir fincan tutuşturur, komşuya yollardı:
“Hatçe
teyze bizde kalmamış da annem gönderdi…”
Sonra
alınan misliyle bir vesile ile iade diyemem; çünkü karşılıksızdı her şey belki
hediye veya paylaşmak daha doğru bir tanım olacak…
O
geçtiğimiz yollar artık bize çok uzaklardan el sallarken, mazinin sisleri
kulaklarımıza yeni şarkılar söylüyor…
Bırakın o
komşuları, fincanların bile huyu değişti… kimisi büyüdü kimisi french press
mahkûmları gibi…
Bir
yüreğimiz kaldı geriye, bir de solumaya çalıştığımız hava, şimdilik bedava!
Ve
bizler, gri bir gökyüzünün altında dünden kalan bir şarkı gibi elimizde kulpu
kırık bir fincan ile dolanıyoruz, annemizden yadigâr kalan bir sesle:
“Şey,
hani” diyorum ki “bizde kalmamış da annem gönderdi; bir fincan ödünç gökyüzü
verir misiniz?”
TAHİR
SAKMAN
https://tanik.net/bir-fincan-gokyuzu/3446
09 Nisan, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 70 PENCERESİ YEŞİL PERDE (EĞMELENDİ)
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 70 PENCERESİ YEŞİL PERDE (EĞMELENDİ)
Konya oturaklarının bu coşkun türküsünü Mazhar Sakman 12 telliyle çalıp söylerken kendisine udi Cenap Kendi ile kanuni Kazım Büyükşalvarcı eşlik ediyor.
MAZHAR SAKMAN-PENCERESİ YEŞİL PERDE
TAHİR SAKMAN
06 Nisan, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 69 KAHVENİN ÖNÜNDE TABAKAM KALDI (MEMEDİM) 2. KAYIT
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 69 KAHVENİN ÖNÜNDE TABAKAM
KALDI (MEMEDİM) 2. KAYIT
Türküye başlamadan önce merhum Sakman, evlatlarına
hitaben Konya türküleri hakkında önemli bilgiler veriyor. Türkü yakıcılarla
ilgili anlattıklarından; örnek olarak babaannem Vesile Hanım’ın yanı sıra Alim
Hoca, Bülbül Hoca gibi şehrin isim yapmış kadın hocaların yaktığı türkülerin
hikâyelerini de anlatıyor.
Babayla oğulun Şam Cephesi’ne, (Filistin, Suriye) gönderilmesinin
acısını bir eş, bir ana yüreği başka nasıl anlatabilirdi ki? Türkülerimizin neden
yakıldığını bilerek ve o günlerin acısını yüreğinizde hissederek dinlerseniz, ülkemizin
ve insanının ne acılara; sadece vatan için katlandığını da anlamamız
kolaylaşacaktır. Ve böylece özgürlüğümüzü borçlu olduğumuz şehitlerimize minnet
borcumuzun olduğunu da hatırlayacağız...
Konya oturaklarında çalıp söylenen türkülerin elbette
ki hepsi hareketli değildir; pek çok türkünün metnine baktığımız zaman ağıt
olduğu görülecektir ancak zamanla ezgilerin ritmik yapısı değişikliğe uğradığı
için oyun havasına bürünmüştür. Türkülerimiz çalınıp söylenirken merhum Sakman müzisyenleri
ikaz ederek ritminin düşürülmesini isterdi. Zaman pek çok şeyi törpülediği gibi
türkülerimizi de aynı muameleye tabi tutmuştur.
Günümüzde bu kadar imkân varken ve türkülerimiz erozyona
uğrarken hâlâ kılını kıpırdatmayan Konyalıları tarih elbette sorgulayacaktır.
MAZHAR SAKMAN-KAHVENİN ÖNÜNDE TABAKAM KALDI
TAHİR SAKMAN
04 Nisan, 2026
KONSER NOTLARI (BİR ASSOLİST HER ZAMAN ASSOLİSTTİR)
KONSER NOTLARI (BİR ASSOLİST HER ZAMAN ASSOLİSTTİR)
*Dün akşam Muazzez Ersoy’un konseri vardı. Oldukça şık
ve sade krem bir tuvaletle sahne alan sanatçı formunu koruduğunu da gösterdi.
*Assolist olmanın her sanatçıya nasip olmayacağını da
gösteren Muazzez Ersoy, bana göre son assolistlerimizden bir tanesi. Sayıları
gittikçe azalan bu sanatçıları da aslında bir şekilde koruma altına almamız
gerekiyor.
*Sanatçı, annesinin hayalini gerçekleştirdiğini anlatırken
aslında önemli bir konuya da dikkat çekiyordu: Şimdi gençler “rap” dinliyorlar…
genel olarak ve benim anladığım kadarıyla tek düze bir ritimle ve agresif
sözlerle gençlerin isyanlarını dile getiren enteresan bir tür… Oysa sanat
müziğimiz girişiyle, ara nağmesiyle, meyanıyla başlı başına bir sanat ürünü… Bunu
destekleyen ruhunuza işleyen güfteler de ayrı bir şaheser. Dinlediğiniz zaman
sizi kanatlandıracak türden… Aynı şeyleri türkülerimiz için ve Klasik Batı
Müziği için de söylemek mümkün. Kalbinizin kapılarını aralayan bu tür müzikler
ülkemizde ne yazık ki son dönemlerde üretim açısından sıkıntılı bir süreç
yaşıyorlar. Belki de bu durum, yaşadığımız dünyanın; kaosuna, yoksullaşmasına
ve zenginliklerin adil paylaşılamaması gibi nedenler sonucu olması kuvvetle
muhtemel. Bu tamamen sosyolojik bir olay. Geçmişin 4-5 dakikalık besteleri
yerini 2-3 dakikalık eserlere bırakırken daha ne olduğunu anlamadan bir
bakmışınız şarkı bitivermiş, sözlerse ayrı bir âlem… Tabii bundan muaf olan;
şarkılarını şarkı, müziğini müzik gibi yapan bestecilerimiz hâlâ var ve dünün
duyarlılıklarıyla çalışmalarını yürütüyorlar ki bu da bizim şansımız olmalı…
*Konseri izleyenlerin profiline baktığımız zaman
genellikle orta yaş ve üzeri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Gençlerin de
hatırı sayılır derecede salonu doldurması, müziğimiz açısından sevindirici.
*Şarkıların neredeyse tamamını izleyicilerin de
söylemesi hafızalarımızda yer eden güzelliklerin asla eskimeyeceğinin de bir
göstergesi… Konya’nın önemli sanatçılarından Âşık Salihi’nin bir eserini de istek
üzerine okurken, düşünmeden edemedim; acaba Konya’ya gelince en azından bir
telefon edip Âşık Salihi’nin hatırını sormuş mudur acaba? Konya’da, bizim kuşağın
“milli marşı” diyebileceğimiz “Unutursun diye” isimli şarkıya da tabii ki tüm
salon eşlik ederken duygusal anlar yaşanmasına da vesile oldu.
*Salon doluluk oranı oldukça yüksekti ve izleyenlerin özenli
kıyafetleri, müziğin Konya halkı üzerindeki etkilerini de yansıtır gibiydi.
Hanımlar, beyler “şıkır şıkır” giyinmişlerdi. Yalnızca önümde oturan bir genç
vardı, başını telefondan hiç kaldırmadı ta ki Sayın Ersoy’un “Ankara’nın
bağları”nı okuyana kadar… Sanat müziğimizin önemli şarkıları arasında bunu
okumalı mıydı, çok emin değilim… Merhum sanatçılarımız Müslüm Gürses ile Ferdi
Tayfur’u hatırlamak da kadirşinaslık olarak öne çıkarken zaman akıp gitti…
*Konser yarım saat geç başladı… Bizim gibi zamanın
koştuğu yaşlarda olanlar için bu yarım saat çok önemli bir zaman dilimi… Neden
ilan edilen saatte başlamaz ve geç kalındığı zaman bir açıklama yapılıp özür
dilenmez?
*Yaklaşık bir buçuk saat sahnede kalan sanatçı,
nostalji albümlerinde yer alan pek çok şarkıya yer verdi.
*Bir assolist her zaman assolisttir… Teşekkürler
Muazzez Ersoy; kalplerimizdeki sesleri notalarla yansıttığınız için, Konya sizi
her zaman bekleyecektir…
TAHİR SAKMAN
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













