YAŞAM SEVGİYLE BAŞLAR

08 Mayıs, 2026

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 75 ÜÇ GÜZEL OTURMUŞ İSKAMBİL OYNAR (NİZAMLAR) 2. KAYIT


 

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 75 ÜÇ GÜZEL OTURMUŞ İSKAMBİL OYNAR (NİZAMLAR) 2. KAYIT


MAZHAR SAKMAN-ÜÇ GÜZEL OTURMUŞ İSKAMBİL OYNAR (NİZAMLAR)
 
Konya türküleri içerisinde tarihi özelliği dolayısıyla öne çıkan bu türküyle ilgili geniş açıklamayı İLK kaydının 22 Mayıs 2025 tarihindeki yayımında yapmıştım.
 
Türküyü dinlerken savaşın getirdiği yıkımların acısını hissetmemek ne mümkün?  Hüzünlü ezgisi tarihimizden bir sayfayı açarken yüreklerimizin de dağlanmasına neden oluyor. Konya oturaklarında bu türkü çalınırken insanların gözlerinden akıtmamak için direndikleri yaşları, kalplerinin en derinlerine akıttıklarına sıkça şahit olmuştum.
 
Türkü hakkındaki geniş açıklamaya aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:
 
https://tahirsakman.blogspot.com/2025/05/mazhar-sakman-turku-hazinesi-15-uc.html
 
TAHİR SAKMAN
 

 

 

07 Mayıs, 2026

KONYA’DA HIDRELLEZ

tanik.net'teki yazım:



KONYA’DA HIDRELLEZ


Hızır ile İlyas peygamberin 6 Mayıs’ta buluştuğu gün olarak hafızalarımızda yer eden bugün çeşitli etkinliklerle kutlanır…
 
Hızır karada, İlyas denizde darda kalan insanların kurtarıcısı olarak inançlarımızda yer etmiştir. Ve senede bir gün, 6 Mayıs’ta buluştuklarına inanılır.  Orta Asya’daki eski inançlarımıza, İslami motifler eklenerek, Hızır ile İlyas peygamberin katılmasıyla oluşan bir Türk geleneğidir. Türklerin olduğu coğrafyalarda, baharın / yazın gelişiyle de anlamlandırılarak kutlanır.
 
Konya’da Hızır’ın atına binen insanların menkıbeleri çok konuşulur… Bunların başında da Ladikli Ahmet Ağa gelir… Osmanlı’nın son dönemlerinde Arabistan çöllerinde askerlik yaparken Hızır’ın atına bindiği ve göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süre zarfında Konya’ya geldiği anlatılır. Esasen ümmi olan Ahmet Ağa’nın birçok dini şiiri de vardır ve hakkında birçok kitap yayımlanmıştır. Günümüzde Sarayönü’ndeki evi ziyaretçi akınına uğramaktadır.
 
Çocukluğumun Konya’sındaki hıdrellez kutlamaları, şehrin en önemli folklorik, kültürel etkinlikleri arasında yer almıştır. Bugün neredeyse tüm Konya’dan kırlara özellikle Meram’a, Sille’ye, yeşil alanlara doğru bir akın başlar. O gün Konya’da kimseyi evde bulamazsınız herkes yeşile koşmuştur. Nerede bir ağaç varsa altında mutlaka bir Konyalı piknik yapıyordur.




 
Dünyaca ünlü Meram bağları, çocuk sesleriyle cıvıl cıvıl bir renge bürünürken, ağaç dallarına kurulan salıncaklarda gökyüzüne doğru bir yolculuk yapmak mümkündür. Genç kızlar bugün daha özgür bir ortamda, açık havada eğlenirlerken anneler, nineler de evde hazırladıkları yemekleri özellikle soğan kabuğuyla haşlanmış yumurtaları, çeşitli yeşilliklerle şepitlere dürüm yaparak acıkanların imdadına yetişirler. 
 
Günümüze ulaşan Cumhuriyet öncesi fotoğraflardan, şehirde eskiden var olan gayrimüslim tebaanın da bu kutlamalara katıldığını, bu sevinci paylaştıklarını anlıyoruz.
 
Yetişkinlerin de adresidir Meram bağları… İkindi üzeri daha kuytu köşelere çekilen Konyalılar, coşkun Konya türkülerinin ahengine, doğanın nefesiyle eşlik etmenin heyecanını yaşarlar. Havanın müsait olmadığı zamanlar ki ben birkaç kez hıdrellez de kar yağdığını gördüm, böyle durumlarda bağ evlerinin misafirperverliğine sığınılır ve eğlence horozlar ötene kadar devam eder.
 
O gün bütün Konya; Meram’ın Sille’nin, Lalebahçe’nin, Kovanağzı’nın bağlarını doldurur. Hâkim olan duygu; sevgidir, kardeşliktir. Köklü bir müzik geleneğine sahip olan Konya, o gün türkülerini ayrı bir duyguyla söyler.
 
Hıdrellez, şehrin hafızasında öylesine yer etmiştir ki esnafların bile çoğu işi bırakır, hıdrellez kutlamasına gider. Dilekler dilenir, yardımlaşma üst seviyededir. Kapılar çalınırsa asla boş çevrilmez mutlaka yardım edilir.
 
Hızır’ın bastığı yerlerin hemen yeşerdiğine inanıldığından, gidenlerin arkasına bakılır, Hızır’ın tırnaklarının da olmadığına inanıldığından yardım talep edenlerin ellerine bakılır. Bugün bir verirseniz, size kırk olarak geri döner, bolluk ve bereketin simgesidir Hızır… “Hızır el basmış” derler… Dualar Hızır’ın el basması üzerinedir…
 
“Hızır’ı yakalamak” diye de bir deyim vardır özellikle hıdrellez kutlamalarına gidenlere sorulur… Bugün eli açık olma günüdür, cimriliğe asla yer verilmez. Ne kadar harcarsanız misliyle size geri gelecektir.
 
Ne Meram eski Meram, ne Sille eski Sille, ne de Lalebahçe, Kovanağzı… yeşillikleri beton gölgelerine kurban edilmiş olarak melül mahzun bekliyorlar… Bir avuç da kalsa; Meram’da, Sille’de yer bulamazsak bile en azından parklarda yine Hızır arayacağız…
 
Nerede bir yeşil görsek anlayacağız ki Hızır buradan geçmiş… Bir gün gerçekten Hızır geçecek mi? O bolluk ve berekete her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Dünyanın kaos yaşadığı bu günlerde sembolik de olsa Hızır’ın dost elini uzatmasını, barış getirmesini diliyoruz
 
Son aydaki yağışlarla doğa inanılmaz canlandı, yeşilin her tonu Meram’da ve diğer yerlerde bizleri bekliyor. Belki de Hızır, bu yıl Konya’dadır! Her gidenin arkasından bakacağım; bastığı yerler yeşermiş mi diye!..
 
Her nerede olursa olsun, ben hıdrellez kutlamalarını hiç kaçırmam. Konyalının mottosudur; namaz, niyaz, boğaz… Bendeniz mottonun niyazla, boğaz tarafındayım, hiç kaçırmam; yaprak sarması, su böreği, etli ekmek…
 
Eski bir masalın, son perdesini anlatır gibi hissediyorum kendimi…
 
Ve bizler; her şeye rağmen eski Konya’nın mütevazı ihtişamının anılarıyla, Selçuklu asırlarından günümüze yadigâr kalan bir yaşantının izlerini sürmenin mutluluğunu yaşıyoruz…
 
Ömrünüze, aşınıza, işinize Hızır el bassın…
 
TAHİR SAKMAN
 
 


05 Mayıs, 2026

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 74 KARABİBER AŞ OLMAZ (KARABİBER) 2. KAYIT


 

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 74 KARABİBER AŞ OLMAZ (KARABİBER) 2. KAYIT

Konya oturak repertuvarının bu hareketli türküsünün ikinci kaydında, solist ve divan sazı Mazhar Sakman, udi Cenap Kendi, kanuni Kazım Büyükşalvarcı birlikte çalıyorlar.

"Karabiber aş olmaz
Bundan ince kaş olmaz
Bundan ince kaş olsa
Hovardalar baş olmaz"

TAHİR SAKMAN

02 Mayıs, 2026

UYANIN DA TÜRKİYE'YE GİDELİM


 
tanik.net'teki yazım:

Tahir Sakman-Uyanın da Türkiye'ye gidelim




UYANIN DA TÜRKİYE'YE GİDELİM

Bu aralar futbolla yatıp kalkıyoruz; “kim, kimi yenmiş, şampiyon kim, o pozisyon yüzde bin beş yüz penaltıydı, ah hakem ah, federasyon nerede?..”


Takımınız galipse… dünya güzelleşiyor birkaç gün, birkaç saat ama… Ev kirası düşmüyor, taksitler azalmıyor bir türlü…


“Öyle bir çaktı ki tam doksana…” Havalara uçuyoruz; pazara gidene kadar… Fiyatları görünce ayaklarımız yere basıyor ve golü aslında kimin yediğini düşünmeye çalışıyoruz…


General Franco’nun “Üç F”sinden biri; futbol… Tam da istedikleri gibi oynanıyor zaten… Milyon eurolar havalarda uçuşuyor; topa düzgün vuruyormuş! Oysa bizim sırtımıza her gün neler vuruluyor neler… İyi ki nefes almak bedava… alabilirseniz tabii; çünkü nefes de aldırmıyorlar!


Şampiyon mu oldunuz, tabii ki hakkınız, sabahlara kadar arabalarla turlar atıp korna çalmak! “Benzin fiyatları?”  “Ne yani şampiyonluk indirimi yok mu? E, vallahi ayıp etmişler hem şimdi bunun sırası mı? Şampiyon biziz ya helal olsun!”


Olamadınız mı, alın size bir üzüntü mevzuu daha, dünya yıkılır tabii sizin takım şampiyon olamamışsa… “Eve ekmek, oğlana çizme, kıza ayakkabı… Nasıl alınacak şimdi? Servis ücretleri de ne kadar yükseldi böyle? Ah hakem yaktın bizi!”


“Bu hafta aldığımız galibiyetten haberi yok nedense! Yüce biberius yine zirveye oynuyor… Bizim takımda yok böyle santrafor… Ya domatese ne demeli, her maça salça olma huyundan bir türlü vazgeçmedi gitti.”


Top yuvarlak da hayat dört köşe mi? Kesin bir şey var; topu oynayanın hayatı dört köşe…


Topu oynayan da kazanıyor oynayamayan da… Ya tutarsa kolonları, hayallerinize bürünüyor, içinde bir tek siz yoksunuz. “Bir gol daha atarsak ücretlere zam yapılır mı?”


Aslında biz böyle çok iyiyiz, lay lay lom… “En büyük bizim takım, başka büyük yok!”
“O formayı “store”den alsaydım, yenilmeyecektik! Hanımın elbisesi artık öbür aya… Şunun şurasında bir maçımız var. Kombineler uçmuş… Olsun, bizim takım en büyük! Markete sonra mı gitsem, birkaç gün daha makarna yersek ölmeyiz değil mi? Bu deterjan fiyatlarına da ayar oluyorum; her gün zam yapılır mı ya hu?”


Dünya çok güzel, gol atınca daha da güzelleşiyor. Hayallerimiz çim sahalara gömülse de biz mutluyuz!


“O kadar yeniyoruz, enflasyon bir türlü düşmüyor. Çarşı, pazar ateş pahası, şampiyon bizim takım, çocuklar harçlık istiyor… Şu kasapla, manav var ya, bizim takımı sevmedikleri için ne zaman bir şey alacak olsam hemen zam yapıyorlar! Bunların yüzünden averajımız bozuldu?”


Bir an güzelleşiyor her şey, yoksa hiç uyanmasak mı, böyle iyi miyiz? “Bu “Var” hep bize mi var? Bir kere o buz gibi goldü, ne ofsaytı? Aidata bir daha zam yapılırsa ben de Var’a gideceğim!”


Hayalle gerçek birbirine karışıyor; taca çıkıyoruz, ofsayta düşüyoruz ve penaltılar bize kalıyor, vuruyor birileri; gol, gol, gol… Topla birlikte yapışıyoruz ağlara…


Her şey uyanana kadar; güneş doğunca ayın hükmü kalmıyor. Rüyaların hükmü, gün ışıyana kadar, uyansak mı ne? Haydi o zaman:


Uyanın da Türkiye’ye gidelim…


TAHİR SAKMAN

 

01 Mayıs, 2026

ALANYA / ALAMANYA


ALANYA / ALAMANYA
 
Alanya aynı bildiğiniz Alamanya…
 
Çok uzun zaman olmuştu gitmeyeli, canım çekti doğrusu gittim… Aynı bildiğimiz Alanya, sanırım sezon başı olunca daha doğrusu henüz açılmayınca sezon, fazlaca bir hareket yok, her yer sakin. Havalar gündüzleri sıcak geceleri serin… Ve tabii ki Alanya’nın yerleşik turistleri denizden çıkmıyorlar…




 
Alanya merkezdeki altyapı çalışmaları trafiği felç etmiş durumda. İlçenin özellikle sahile yakın kesimleri şantiye görünümüne bürünmüş, Belediye sezona yetiştirmek için çalışıyor… ama sahildeki çalışmalarda birkaç ağacın kepçelerle yıkıldığını görmek benim için üzücüydü. Ağaçların etrafından dolansaydınız olmaz mıydı?
 
Yine tüm güzellikler Alanya’da ama betondan arta kalan yerler tabii… Bir de bazı gece yarıları sahile çöken ağır kokular neyin nesi anlayamadım.




 
Alanya il olmaya hazırlanıyor ve bunu da çoktan hak etmiş durumda. Esnafın eskiye göre yerli turistle olan diyaloğu daha iyi, en azından azarlanmıyorsunuz. Sorduğunuz zaman yanıt alabiliyorsunuz… Şehirde en geçerli para biriminin ne olduğun yazmama gerek var mı? Etiketlerin hepsi euro!
 
Bir dönem yerleşmeyi çok istemiştim ama kısmet olmamıştı… “Alanya, alaman ya” demişlerdi ve ben gerçekten alamamıştım…




 
Benim gibi bozkırın ortasında yaşamış, sert rüzgârlara alışmış bir insanın sahilde meltemler eşliğinde ıslak bir balığa dönüşmesi oldukça olası…


Alanya; Akdeniz'in özgür ruhu...
 
Alanya… Güneşin hayallerinize doğru, yaşama doğru battığı ülke…
 
TAHİR SAKMAN



 
 
 

26 Nisan, 2026

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 73 KARŞI KARŞI YAPTIRALIM HANLARI 2. KAYIT


 

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 73 KARŞI KARŞI YAPTIRALIM HANLARI 2. KAYIT

Bu eski ve kısa kayıtta Mazhar Sakman 12 telliyle çalıp söylerken kendisine udi Cenap Kendi ile kanuni Kazım Büyükşalvarcı eşlik ediyor.


TAHİR SAKMAN

24 Nisan, 2026

BUGÜN 23 NİSAN / NEŞE DOLUYOR İNSAN

 



tanik.net'teki yazım:


BUGÜN 23 NİSAN/NEŞE DOLUYOR İNSAN


BUGÜN 23 NİSAN / NEŞE DOLUYOR İNSAN 


Saip Egüz’ün bu dizelerini, her 23 Nisan’da tekrar ederim ve sadece neşe dolmam; coşku dolarım, güven duyarım; Ata’mın armağanı olan Cumhuriyetimizin temellerinin atıldığı, Yüce Meclisimizin açıldığı bugünde başka bir şey duymam/dolmam mümkün mü?
 
Çocukluğumun 23 Nisan’ları geliyor aklıma… Yavrukurt olduğum yıllar… Günlerce provalar yapardık, yavrukurt elbisemiz alınır, giyeceğimiz günü iple çekerdik; sahi ne oldu o günlere?
 
Bir 23 Nisan sabahı erkenden kalkmıştım, hava oldukça serindi ama ben yine de yavrukurt elbiselerimi giyip okula koşmuştum. Bedenim titreyebilirdi ama ruhumda bayramın sevinciyle yanan ateşler vardı. Trampet çalardım ve bir tekerleme tuttururduk ne alakaysa: “Ulen Hasan’a/Kovalasana/Danalar girmiş bostana/Kovalasana…” Bir tana daha vardı ama onu hatırlayamıyorum. Bu tekerlemeler ritmi unutmamak için olsa gerekti…
 
En çok gıpta ettiğimiz şey Şükrü Doruk İlkokulu’nun kıyafetleriydi… Kırmızı, kordonlu, süslü bando kıyafetleri giyerler ve ellerinde borazanlarla yürüdükleri zaman Konya stadı yıkılırdı alkıştan… Biz o zamanlar çocuktuk, şimdi büyüdük mü? Ben hâlâ o heyecanlardayım!
 
Yedi düvelle, her türlü yokluğa rağmen savaşma azim ve iradesini, 23 Nisan 1920 tarihinde Atatürk’ün liderliğinde Meclisi toplayarak ortaya koyan Türk Ulusu, egemenliği hanedandan alarak milletin egemenliğinin tescil edildiğini, hakimiyetin kayıtsız şartsız milletin olduğunu tüm dünyaya ilan etmiştir. Ve geleceğimiz olan çocuklarımıza bu kutlu günün hediye edilmesi de ayrıca anlamlıdır.
 
Kurtuluş Savaşı’na başlarken Yüce Atatürk’ün kafasında şekillenmeye başlayan rejimin de önemli bir ip ucudur Meclisin açılışı… Bunun sadece bir başlangıç olduğu ileri yıllarda daha iyi anlaşılacaktır.
 
Birinci Dünya Savaşı sonunda yenik sayılan Osmanlı, Mondros Mütarekesi’yle silah bırakmış ve Anadolu emperyal devletlerin işgaline uğramıştı. Padişah ve Osmanlı Meclisi, bu durum karşısında kendi başlarının derdine düşmüş, işgale sessiz kalmışlardı. Daha da korkuncu, Kuvayı Millîye mensupları hain ilan edilerek Kurtuluş Savaşı’nın önü kesilmek istenmişti.
 
Ulu Önder Atatürk’ün, 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a çıkarak başlattığı Millî Mücadele, dünyada benzeri görülmeyen bir uyanış destanına dönüşerek Türk Milletinin zaferiyle sonuçlanmıştı. Kağnının uçakla, kazmanın topla mücadele ettiği bu savaşı, Türk Ulusunun özgür yaşama inancı kazanmış ve bağımsız Türk devletinin temelleri atılmaya başlanmıştı.
 
Bu konuyu Atatürk’ün şu veciz sözü, oldukça anlamlı bir şekilde ifade etmektedir: "Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır."
 
Ve öyle olmuştur; Türkiye Büyük Milet Meclisi, bu azim ve kararlılık sayesinde kurularak esir milletlere de örnek olmuştur. Cumhuriyeti gençlere emanet eden Atatürk, bugünü de çocuklara armağan ederek, bir anlamda Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni geleceğe emanet etmiştir.
 
Bu tarihten sonra Türk Ulusunun kaderi, ulusun kendi elinde olmuş ve parlamenter, demokratik bir Türkiye, çağdaşlaşma yolunda büyük atılımlar yapmıştır. Türk Ulusuna mal olan meclis, vatandaşların en büyük güvencesi haline gelmiştir.
 
Bu milli bayramımız UNESCO tarafından her yılın 23 Nisan günü "Dünya Çocuk Günü" olarak ilan edilmiştir. 1979 yılından beri, "Uluslararası Çocuk Şenliği" olarak, dünya çocuklarıyla birlikte coşkuyla kutlanmaktadır.
 
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışı ve egemenliğin halka geçiş tarihi olan 23 Nisan’ın tüm dünyada kutlanması, Atatürk’ün öngörüsünün ne kadar yüksek olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.
 
Bu vesileyle, bize kalan; bayramı çocuksu heyecanlarla, coşkuyla kutlamak, Atatürk ilke ve inkılaplarını daha ileriye taşımaktır. Türk Ulusu dünya durdukça, tüm dünya ile birlikte bu anlamlı bayramı kutlamaya devam edecektir.
 
106 yıl önce ateşlenen bu meşale, kıyamete dek yanmaya devam edecektir; çünkü, Türk Milleti, tek önderimiz, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün emanetini çağlar boyunca çocuklarına aktaracaktır. 
 
Bizim için yol budur… Yol; Atatürk’ün kutlu yoludur…
 
TAHİR SAKMAN
 

23 Nisan, 2026

KUPA DERSLERİ


 

KUPA DERSLERİ
 
Anadolu takımlarının, milyon euroluk futbolculardan kurulu olan takımlara verdiği dersler devam ediyor…
 
Konyaspor’dan sonra Gençlerbirliği de bu ders veren takımlar arasına katıldı… Kupa maçlarının elbette heyecanı ve mücadelesi ligden çok farklıdır. Bunun örneklerini de son iki maçta gördük ve heyecanlandık.
 
Neredeyse kadrosunun tamamına yakını yabancı futbolculardan kurulu olan takımların, azim ve iradeyle duran, ligde alt sıralarda olan takımlar karşısında ne kadar aciz duruma düştüklerine de şahit olduk.
 
Gençlerbirliği, Galatasaray gibi bir takımı net bir skorla hem de deplasmanda iki gol atarak geçerken, bir Galatasaraylı olarak elbette üzüldüm ama Anadolu takımları adına da sevindim. Kısıtlı imkanlarla yapılan transferler ve genç çocukların mücadelesi ayakta alkışlanacak cinsten…
 
Okan Hoca… ne taktik kalmış ne heyecan… Takıma o ruhu verecek her halde ben değilimdir. Sahada gezinen futbolcular… Takımı ateşleyecek güç nerede?
 
Osimhen maça daha erken alınamaz mıydı? Sanki gol atmamak için direnen bir Galatasaray vardı sahada… Sonuç ne olursa olsun, bir kaleci tabii ki hata yapacaktır, hiç kimse hata yapmazsa gol nasıl atılabilir ki? Cim Bom’un kalecisi Günay’a maç sonundaki protestolar maksadını aşmıştır. Galatasaray gibi köklü bir kulübün seyircisine yakışmamıştır.
 
Aynı tavrı Konya seyircisi de bir futbolcuya karşı yapmaktadır. İsmini biliyorsunuz, her hafta canla başla oynayan değil savaşan bu futbolcumuza karşı yapılan haksız eleştiriler en başka Konyaspor’a zarar vermektedir.
 
Bir sözüm de TV yorumcularına… Sürekli Anadolu takımlarının mücadelesi göz ardı edilmekte, sanki bu takımlar hiç oynamamış gibi sadece Galatasaray’dan, Fenerbahçe’den söz edilmektedir. Beyler, Anadolu takımları sizin antrenman takımlarınız değildir; eğer öyle düşünüyorsanız kendi aranızda bir İstanbul ligi kurun oynayın, bizi de uğraştırmayın…
 
Yarı final maçları çok çetin geçecek ve belki de erken bir final oynanacak. Gönlüm tabii ki Konya’dan yana hatta finali Trabzon’la oynamaktan yana ama… Yarı final oynayacak takımlar benim gözümde kupa şampiyonudur, hepsini şimdiden tebrik ediyorum.
 
Bakalım bu dersler devam edecek mi, heyecanla bekliyoruz…
 
TAHİR SAKMAN




22 Nisan, 2026

UYANIN DA TÜRKİYE’YE GİDELİM!



 

UYANIN DA TÜRKİYE’YE GİDELİM!
 
Bu bir taktik savaşıydı… Ve Konyaspor kazandı.
 
Konya, kendi gücünü biliyordu, Fener’in de… Ayakta kalan kazanacaktı ve akıllı olan… Topu bıraktı Konya ama Fener oynayamadı. Milyonluk ayaklar tutuldu… İlhan Hoca, Tedesco’ya ders verdi adeta… Ligden sonra kupaya da maça başlamadan veda etmiş bir görüntüsü vardı Fener’in; isteksiz, maça asılmayan, sahada gezinen, ne yaptığının farkında olmayan… Konya ise tam tersi bir yapıdaydı ve “ben bu maçı istiyorum, kazanacağım” inancındaydı. Çıktılar, oynadılar ve kazandılar…
 
Maç bitti, tartışmanın çok bir anlamı kalmadı penaltının ama bana göre bal gibi penaltıydı…
 
Aynı zamanda bir Galatasaraylı olarak çok sevindim… Yorgun ve moralsiz bir Fener’in bu hafta ligden de tamamen saf dışı bırakılması uzak bir ihtimal değil…  
 
Futbol aynı zamanda bir şov… Geyikler, muhabbetler de sportmence olmalı. Sonuçta sadece bir maç, kırgınlıklar yaratılmadan her türlü sonucu olgunlukla karşılamalıyız.
 
Konya şimdi büyük bir moral kazandı ve kupaya haklı olarak asılacak, kaldırması tek temennimiz… Statta yaklaşık on bin kişi vardı oysa stat kırk iki bin kişilik… Bilet fiyatlarını yükselterek Konyalının stada gelmesini niye engellediniz, bu kutlamayı kırk iki bin kişi birlikte yapsa olmaz mıydı?  
 
Birkaç saatliğine sevindik, havalara uçtuk… Sonuç bizleri çok sevindirdi ama… biber fiyatları hâlâ aynı, enflasyon düşmedi, geçim sıkıntısı tam gaz devam ediyor ve daha nice sayamadıklarımız…
 
Haydi, uyanın da Türkiye’ye gidelim…
 
TAHİR SAKMAN
 

 

16 Nisan, 2026

NİSANDA İLK YAĞMUR İLK BEREKET


 tanik.net'teki yazım:


NİSANDA İLK YAĞMUR İLK BEREKET

Çocukluğumuzun o renkli dünyasında her şey bir kutlama her şey bir şölendi…

Daha doğrusu her şeyi her olayı kutlama yapmanın, şölene çevirmenin gizli bir yolunu bulmuştuk sanki… Kalplerimizde biriken yaşama sevincinin tezahürü olsa gerekti bu durum… Oyuncaklarımız yoktu… hani bugün çocuklarımıza aldığımız kumandalı, türlü sesler ve ışıklar içindeki oyuncakları bırakın, ucuz plastikten yapılmış bir arabamız bile olmamıştı.

Aslında benim bir tane olmuştu… Babaannem hac dönüşü bana oyuncak tabanca hediye etmişti. Tetiğine bastığım zaman içindeki çarkın dönmesiyle, ağzından ateş saçan bir canavara dönüşüyordu. Sesinden önceleri ben bile korkmuştum. Sanırım içinde çakmak taşı vardı ve bir gün bitince benim canavar ateş saçmaz olmuştu… İkincisini,babaannemin evinde görmüş ve istemiştim ama vermedi ve o tabanca orada paslandı gitti; tıpkı, babamın piyanosunun çelenin altında, kar, yağmur altında çürüdüğü gibi… (Konya’nın belki de ilk piyanosunun hikâyesini bir gün yazmalıyım.)

Babaannem Vesile Hanım tipik bir “Gonya gadını”ydı… “Yarım okka etten dokuz kap yemek yapan…” Merhum dedem Hakkı Efendi, Şam Cephesi’nde (Filistin-Suriye) askerdir… Gündüz İngilizlerle, gece, sırtlarından hançerlendikleri Arap aşiretleriyle savaşırlar. Dedem Konya’ya geldiğinde ayağındaki postal kaynamıştır; postalı keserek çıkarırlar. Hastadır, 40 gün yaşar…

Oysa babaannem, ona aşure gününde yaptığı aşureleri kuyulara sarkıtarak, mutfakta selelerin altında gezdirerek saklamaya çalışmıştır ama nasip olmaz…

Uzun yıllar sonra hacca gitmek ister. O dönemde tek başına almamaktadırlar, babama teklif eder, o da kabul eder ama… Tam üç kere pasaportu yanar; çünkü babam Mazhar Sakman, Konya oturaklarının, Konya türkülerinin değişmez simasıdır. “Dönünce, dayanamam rakı içerim, tövbemi tutamam” endişesiyle gitmez.

Babamdan umudunu kesen ninem, Yılanlı Medrese’nin köşesinde yardım toplayan bir adama evlenme teklif eder: “Sana varıyım, birlikte hacca gidelim!” (Belki de babaannem, bu yönüyle Konya’nın ilk feministidir.)

Osman Ağa’nın canına minnettir, dindar ve yoksul bir adamdır. Evlenirler, herkesten önce gider gelirler. Babaannem ölünceye kadar yanından hiç ayrılmadı Osman Ağa…

Bahsettiğim tabanca, bu hac dönüşü hediye edilen oyuncaktı…

Gazoz kapağına çamur doldurup oynardık… Soba telini büküp araba yapmaya çalışırdık. Ama en iyisi kavak ağacından yaptığımız düdüklerdi…

Her olayı şölene çeviririz demiştim ya, işte bir örnek:

Çocukluğumun bir bölümünün geçtiği Konya’nın Sarıyakup Mahallesi’ndeki bağ evimizde en büyük eğlencelerimizden birisi de nisan ayında yağan yağmurlarda çıkıp ıslanmaktı. Şifaydı bu yağmurlar annem öyle derdi. Bir köşeye teneke leğen koyup yağmurun o eşsiz tınılarını dinlemekten daha güzel bir melodi olabilir miydi?

Bahçemizdeki büyük küpün ağzını açardık su dolsun diye… Ama içtiğimizi de hiç hatırlamıyorum çünkü çamur rengine bürünürdü. Yine de bir tas koyardı anam, birkaç damla da olsa içerdi…

Mevlâna Türbesi’nde bulunan “nisan tası” geldi aklıma… Son İlhanlı hükümdarı Olcaytu Sultan Mehmed’in oğlu Ebu Said Bahadır Han, Musul’da yaptırmış ve 1327 yılında Mevlânâ Dergâhı’na hediye etmiştir. Nisan ayında yağan yağmurlarla dolan sular, halka “dergâh zemzemi” diye dağıtılırmış. Mevlâna’nın destarının ucu da batırılıp dağıtıldığı için “destar suyu” olarak da adlandırılırmış. Hatta bereketli olsun diye ekilecek tohumların bir miktarı nisan tasında bekletilip sonra diğer tohumlarla karıştırılarak ekilirmiş…

Nisan yağmurlarının bu kadar önemsendiği bir şehirde, biz çocuklar da elbette kayıtsız kalamazdık; nisan yağmurları başladığı zaman dilimizde bir tekerleme:

“Yağ yağ yağmur
Teknesi hamur
Ver Allah’ım ver
Sicim gibi yağmur”

Yedi kapı dolaşırdık; her evden bir miktar tereyağı, bulgur, salça, ekmek alıp bulgur pilavı pişirtir yerdik ama illa tahta kaşıkla olacak! Lezzetin ve bereketin farkına vardınız mı?

Bu sene nisan ayı oldukça bereketli geçiyor ama çocuklarımızın bu geleneklerden haberi bile yok… Şimdi elime bir tas alıp kapınızı çaksam bana güler misiniz?

Galiba tersine değişen bir dünyada yaşamaya çalışıyoruz. Sokaklardaki o cıvıl cıvıl sesler yok artık… Çamurlara battığımız bahçelerdeki lezzeti yitirdiğimiz gibi çocuklarımızı da sokak oyunlarını ellerinden alarak yitirdiğimizin farkında mısınız?  

Ama bizim çocuk seslerimiz, gök kubbenin altında bir yerlerde hâlâ yankılanıyor olmalı, duyabiliyor musunuz?

“Yağ yağ yağmur
Teknesi hamur
Ver Allah’ım ver
Sicim gibi yağmur”

TAHİR SAKMAN


15 Nisan, 2026

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 72 ENGİNLİ YÜKSEKLİ KAYALARIMIZ


 

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 72 ENGİNLİ YÜKSEKLİ KAYALARIMIZ
 
Merhum Sakman’a göre türkü, Konya’nın yerel saz sanatçılarından “Fırkının İsmail” lakaplı kişi tarafından yakılmış… Bu türkünün haricinde “Çıkabilsem şu kaleden saraya” isimli türkünün de ona ait olduğu söylenir.
 
Anadolu’da türkü yakmanın sadece beste yapmak olmadığı da göz önüne alınmalıdır; çünkü mevcut bir ezgiye söz döşemek de aynı anlama gelmektedir. Anonim ezgilerin zaman içerisinde farklı sözler giydirilerek okunması sık rastlanan bir durumdur. Konya oturak repertuvarını incelediğimiz zaman sıklıkla bu durum karşımıza çıkmaktadır.
 
Fırkının İsmail lakaplı saz sanatçımızın İzmir’de çok bulunduğundan söz eden merhum Mazhar Sakman’ı, söz konusu kişinin yaktığı söylenen türkülere baktığımız zaman Ege yöresine ait türkülerle benzerlikler içerdiği görülmekte ve doğrulamaktadır. Her ne kadar yakın benzerlikler olsa da bu türküler şehrin dokusuna, tavrına uyum sağlamış ve uzun yıllardan beri Konya ağzıyla okunarak günümüze ulaşmıştır.
 
Fırkının İsmail’in usta bir saz sanatçısı olmasının yanı sıra hırçın bir mizaca sahip olması ve bıçkınlığı neticesi, çok sık hapislere düştüğü de bize aktarılanların arasındadır.
 
Ona izafe edilen türkülerin derin anlamlar içerdiği görülürken, türkü metinlerinin de yanık olması, Konya oturaklarında neden bu kadar tutulduğunun da bir açıklamasıdır.
 
Türkünün tam metnini, bendenizin yazdığı ve Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından dijital olarak yayımlanan “Türkü Hazinesi Mazhar Sakman” isimli eserimde bulabilirsiniz. Kitabın indirme linki şöyle:
 
https://www.dijitalkitabim.com/kitaplar/konya/hatiratlar/mazharsakman/index.html
 

MAZHAR SAKMAN- ENGİNLİ YÜKSEKLİ KAYALARIMIZ


TAHİR SAKMAN
  

13 Nisan, 2026

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 71 ÇAY KENARINA BOSTAN EKTİM SEL ALDI (ÇAY KENARI)


 

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 71 ÇAY KENARINA BOSTAN EKTİM SEL ALDI (ÇAY KENARI)
 
Konya oturaklarının bu yanık türküsünü Mazhar Sakman 12 telliyle çalıp söylüyor.
 
Türkünün metnine baktığımız zaman “Konyalının kadere sitemi” dememiz mümkün. İçinde inceden bir hüzünle gizli bir aşk hikâyesi barındıran türkü metni, yürek yakacak cinsten. Hayatta, her ne yaptıysa işleri ters giden bir insanın hikâyesi gibi… Anadolu’da pek çok türküde geçen “turna” temi, bu türküde de yerini alırken, turna, burada bir imge görevi görüyor ve turna kuşunun göçleri, ayrılığı sembolize etmesi üzerinden ayrılığa ve zorunlu göçe dair bir mesaj veriliyor.
 
Türkünün merhum Sakman’dan yazdığım metni şöyle:
 
ÇAY KENARINA BOSTAN EKTİM SEL ALDI (ÇAY KENARI)
 
Çay kenarına bostan ektim sel aldı
Küçücükten bir yâr sevdim el aldı
Babam öldü anam öldü kim kaldı
 
İnme turnam inme  
Çaylar susuz çöllere
Ben gidersem nazlı yârim  
Meyil verme ellere
 
Çay kenarına bostan ektim yayıldı
Elin oğlu değil mi bir bıçakta bayıldı
Nere gideyim yâr boynuma sarıldı
 
İnme turnam inme  
Çaylar susuz çöllere
Ben gidersem nazlı yârim  
Meyil verme ellere
 
Çay kenarına bostan ektim biterse
Benim vadem senden evvel yeterse
Benim yârim yaban ele giderse
 
İnme turnam inme
Çaylar susuz çöllere
Ben gidersem nazlı yârim  
Meyil verme   ellere


MAZHAR SAKMAN-ÇAY KENARI
 
TAHİR SAKMAN
 

10 Nisan, 2026

BİR FİNCAN GÖKYÜZÜ

 


tanik.net'teki yazım:


BİR FİNCAN GÖKYÜZÜ
 
“Abi, valla benim suçum yok! Bütün kabahat şu yıldızda... O yıldız öyle bakmasaydı, vallahi de billahi de ekmek, Kur’an çarpsın, iki gözüm önüme aksın; o yıldız gülmeseydi, tebessüm eden rüzgârların kenarında ağlamayacaktım… Gölgelerime bıçaklar sokup katilimi ihbar etmeyecektim. Kendimi adam yerine koyup adam gibi yaşamayacaktım. Bütün suç, abi, şu yıldızda; her gece yoluma çıkıp kanıma batırır ışıklarını. Öyle çok konuşur ki aslında hiç konuşmaz; susarken konuşur o. O dediysem, o benim… Aslında siz de bensiniz; farkında mısınız? O yıldızı susturduğumda ben hiç konuşmuyor olacağım ve siz artık o yıldızın ışıklarında dans edeceksiniz, hayallerinizle... Hayal, hayalleriyle dans edecek! Çok gülerim artık… Aslında gülen; gülünendir ve geceye düşerse ışıklarınız...
 
“Şey, hani” diyorum ki “bizde kalmamış da annem gönderdi; bir fincan ödünç gökyüzü verir misiniz?”
 
Hatırlar mısınız:
 
Hani bir zamanlar; komşunun komşu olduğu zamanlar canım… komşuluğun ötesinde; can olduğu, derman olduğu zamanlar? Evde eksik, gedik olduğu zaman tamamlayan, açık kapı gördüğü zaman örten komşuların dönemini? Eğer yemek kokarsa yedi komşuya dağıtıldığı?..
 
Ocakta yemek pişerken yağın yetmediği, çay içerken şekerin bittiği hatta eve misafir geldiği zaman kahvenin olmadığı… Sofrada ekmeğin yetmediği…
 
Ama ne gam; komşular vardı, komşu gibiydi hepsi de…
 
/Komşu gibi komşular vardı
Her derdimize koşardı/
 
Annem hemen elime bir fincan tutuşturur, komşuya yollardı:
 
“Hatçe teyze bizde kalmamış da annem gönderdi…”
 
Sonra alınan misliyle bir vesile ile iade diyemem; çünkü karşılıksızdı her şey belki hediye veya paylaşmak daha doğru bir tanım olacak…
 
O geçtiğimiz yollar artık bize çok uzaklardan el sallarken, mazinin sisleri kulaklarımıza yeni şarkılar söylüyor…
 
Bırakın o komşuları, fincanların bile huyu değişti… kimisi büyüdü kimisi french press mahkûmları gibi…
 
Bir yüreğimiz kaldı geriye, bir de solumaya çalıştığımız hava, şimdilik bedava!
 
Ve bizler, gri bir gökyüzünün altında dünden kalan bir şarkı gibi elimizde kulpu kırık bir fincan ile dolanıyoruz, annemizden yadigâr kalan bir sesle:
 
“Şey, hani” diyorum ki “bizde kalmamış da annem gönderdi; bir fincan ödünç gökyüzü verir misiniz?”
 
TAHİR SAKMAN
 
https://tanik.net/bir-fincan-gokyuzu/3446

09 Nisan, 2026

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 70 PENCERESİ YEŞİL PERDE (EĞMELENDİ)


 MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 70 PENCERESİ YEŞİL PERDE (EĞMELENDİ)

Konya oturaklarının bu coşkun türküsünü Mazhar Sakman 12 telliyle çalıp söylerken kendisine udi Cenap Kendi ile kanuni Kazım Büyükşalvarcı eşlik ediyor.


MAZHAR SAKMAN-PENCERESİ YEŞİL PERDE

TAHİR SAKMAN

06 Nisan, 2026

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 69 KAHVENİN ÖNÜNDE TABAKAM KALDI (MEMEDİM) 2. KAYIT


MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 69 KAHVENİN ÖNÜNDE TABAKAM KALDI (MEMEDİM) 2. KAYIT
 
Türküye başlamadan önce merhum Sakman, evlatlarına hitaben Konya türküleri hakkında önemli bilgiler veriyor. Türkü yakıcılarla ilgili anlattıklarından; örnek olarak babaannem Vesile Hanım’ın yanı sıra Alim Hoca, Bülbül Hoca gibi şehrin isim yapmış kadın hocaların yaktığı türkülerin hikâyelerini de anlatıyor.
 
Babayla oğulun Şam Cephesi’ne, (Filistin, Suriye) gönderilmesinin acısını bir eş, bir ana yüreği başka nasıl anlatabilirdi ki? Türkülerimizin neden yakıldığını bilerek ve o günlerin acısını yüreğinizde hissederek dinlerseniz, ülkemizin ve insanının ne acılara; sadece vatan için katlandığını da anlamamız kolaylaşacaktır. Ve böylece özgürlüğümüzü borçlu olduğumuz şehitlerimize minnet borcumuzun olduğunu da hatırlayacağız...
 
Konya oturaklarında çalıp söylenen türkülerin elbette ki hepsi hareketli değildir; pek çok türkünün metnine baktığımız zaman ağıt olduğu görülecektir ancak zamanla ezgilerin ritmik yapısı değişikliğe uğradığı için oyun havasına bürünmüştür. Türkülerimiz çalınıp söylenirken merhum Sakman müzisyenleri ikaz ederek ritminin düşürülmesini isterdi. Zaman pek çok şeyi törpülediği gibi türkülerimizi de aynı muameleye tabi tutmuştur.
 
Günümüzde bu kadar imkân varken ve türkülerimiz erozyona uğrarken hâlâ kılını kıpırdatmayan Konyalıları tarih elbette sorgulayacaktır.


MAZHAR SAKMAN-KAHVENİN ÖNÜNDE TABAKAM KALDI
 
TAHİR SAKMAN
 

04 Nisan, 2026

KONSER NOTLARI (BİR ASSOLİST HER ZAMAN ASSOLİSTTİR)


 

KONSER NOTLARI (BİR ASSOLİST HER ZAMAN ASSOLİSTTİR)
 
*Dün akşam Muazzez Ersoy’un konseri vardı. Oldukça şık ve sade krem bir tuvaletle sahne alan sanatçı formunu koruduğunu da gösterdi.
 
*Assolist olmanın her sanatçıya nasip olmayacağını da gösteren Muazzez Ersoy, bana göre son assolistlerimizden bir tanesi. Sayıları gittikçe azalan bu sanatçıları da aslında bir şekilde koruma altına almamız gerekiyor.  
 
*Sanatçı, annesinin hayalini gerçekleştirdiğini anlatırken aslında önemli bir konuya da dikkat çekiyordu: Şimdi gençler “rap” dinliyorlar… genel olarak ve benim anladığım kadarıyla tek düze bir ritimle ve agresif sözlerle gençlerin isyanlarını dile getiren enteresan bir tür… Oysa sanat müziğimiz girişiyle, ara nağmesiyle, meyanıyla başlı başına bir sanat ürünü… Bunu destekleyen ruhunuza işleyen güfteler de ayrı bir şaheser. Dinlediğiniz zaman sizi kanatlandıracak türden… Aynı şeyleri türkülerimiz için ve Klasik Batı Müziği için de söylemek mümkün. Kalbinizin kapılarını aralayan bu tür müzikler ülkemizde ne yazık ki son dönemlerde üretim açısından sıkıntılı bir süreç yaşıyorlar. Belki de bu durum, yaşadığımız dünyanın; kaosuna, yoksullaşmasına ve zenginliklerin adil paylaşılamaması gibi nedenler sonucu olması kuvvetle muhtemel. Bu tamamen sosyolojik bir olay. Geçmişin 4-5 dakikalık besteleri yerini 2-3 dakikalık eserlere bırakırken daha ne olduğunu anlamadan bir bakmışınız şarkı bitivermiş, sözlerse ayrı bir âlem… Tabii bundan muaf olan; şarkılarını şarkı, müziğini müzik gibi yapan bestecilerimiz hâlâ var ve dünün duyarlılıklarıyla çalışmalarını yürütüyorlar ki bu da bizim şansımız olmalı…
 
*Konseri izleyenlerin profiline baktığımız zaman genellikle orta yaş ve üzeri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Gençlerin de hatırı sayılır derecede salonu doldurması, müziğimiz açısından sevindirici.
 
*Şarkıların neredeyse tamamını izleyicilerin de söylemesi hafızalarımızda yer eden güzelliklerin asla eskimeyeceğinin de bir göstergesi… Konya’nın önemli sanatçılarından Âşık Salihi’nin bir eserini de istek üzerine okurken, düşünmeden edemedim; acaba Konya’ya gelince en azından bir telefon edip Âşık Salihi’nin hatırını sormuş mudur acaba? Konya’da, bizim kuşağın “milli marşı” diyebileceğimiz “Unutursun diye” isimli şarkıya da tabii ki tüm salon eşlik ederken duygusal anlar yaşanmasına da vesile oldu.
 
*Salon doluluk oranı oldukça yüksekti ve izleyenlerin özenli kıyafetleri, müziğin Konya halkı üzerindeki etkilerini de yansıtır gibiydi. Hanımlar, beyler “şıkır şıkır” giyinmişlerdi. Yalnızca önümde oturan bir genç vardı, başını telefondan hiç kaldırmadı ta ki Sayın Ersoy’un “Ankara’nın bağları”nı okuyana kadar… Sanat müziğimizin önemli şarkıları arasında bunu okumalı mıydı, çok emin değilim… Merhum sanatçılarımız Müslüm Gürses ile Ferdi Tayfur’u hatırlamak da kadirşinaslık olarak öne çıkarken zaman akıp gitti…
 
*Konser yarım saat geç başladı… Bizim gibi zamanın koştuğu yaşlarda olanlar için bu yarım saat çok önemli bir zaman dilimi… Neden ilan edilen saatte başlamaz ve geç kalındığı zaman bir açıklama yapılıp özür dilenmez?
 
*Yaklaşık bir buçuk saat sahnede kalan sanatçı, nostalji albümlerinde yer alan pek çok şarkıya yer verdi.
 
*Bir assolist her zaman assolisttir… Teşekkürler Muazzez Ersoy; kalplerimizdeki sesleri notalarla yansıttığınız için, Konya sizi her zaman bekleyecektir…  
 
TAHİR SAKMAN