Karatay Belediyesi ve Yazarlar Birliği Konya Şubesi tarafından düzenlenen ve bu yıl 26 Eylül 2026 tarihinde 15.'si gerçekleştirilen Uluslararası Mevlâna Şiir Şöleni'nde yaptığım kısa konuşma ile okuduğum şiiri paylaşıyorum.
Programın tamamını izlemek isteyenler Youtube'tan Yazarlar Birliği Konya adresinden izleyebilirler.
Bir
Konya çocuğu olarak; Huzur-u Pir’de, Hz.
Pir’in asitanesinde, mutasavvıf bir hakikat şairinin, gönül erinin huzurunda ve
hemen yanı başımızda merkadi bulunan üstadım Âşık Şem’i'nin huzurunda şiir
söylemekten ar ederim; ancak Filistin’de yaşanan ve bir soykırıma dönüşen
insanlık dramına da sessiz kalamazdım. Yıllar
önce bir Kudüs seyahatimde El Halil’de okul çıkışı küçücük çocukların attığı
cesur taşlar ve İsrail askerlerinin sıktığı çaresiz mermiler bendenizi çok
etkilemişti. O küçük taşlar öylesine büyüktü ki bir gün bu feryadı duymayan
“tek dişi kalmış canavarlar” bu ağır taşların altında ezileceklerdir. Hz.
Pir’in ve Âşık Şem’i’nin manevi aflarına sığınarak Filistinli çocuklara ithaf
ettiğim bir şiiri takdirlerinize sunuyorum. İNSANLIK
AĞARMAZ -filistinli
çocuklara- el
aksa ağarır gün ağarmaz harem’de
sabah yoktur filistin
sürgündür kendine ve
çocuklar ebabil kuşları yürekleri
büyük taşları
daha da büyük ağır
mı ağır yüreğimde batı
şeria’da el halil’de gazze’de çocuk
taşlar duadır / gökyüzünde duvarların
ardında saklı insanlık
kan revan utançtır
esarettir umutlar yasaklı filistinli
yaşamak keskin bir bıçaktır ağır
müslümanlar ağır uykularda oysa
güvercindir çocuklar uyumaz özgürlük
türküsüdür yalın ayak hasretle
titreşen derin sularda kubbet-üs
sahra ağarır insanlık
ağarmaz muallak
taşı gibi duygular ayakta bir
mermi ilişir gözüme adresi
belli değil bir
silah patlar insanlık
öldü mü ne ezanlar
ağarır gün ağarmaz özgürlüktür
barıştır yükselir yücelerde filistinli
çocukların erişeceği yerde TAHİR
SAKMAN
ATA’MIZA MİNNETLE Bugün güzel İzmir’imizin kurtuluş günü… Bir başka ifadeyle; yedi düvelle savaşan Türk’ün, içerdeki ve dışardaki
düşmanlarını, şanlı Türk süvarilerinin atlarının nallarında çakan şimşeklerle
denize döktüğü günün 104. yıl dönümü… Sadece Yunan değildi; tüm lojistik desteğiyle İngiliz’i de yenmişti
kahraman ecdadımız… O gün Türk süvarilerinin atlarının nallarında çakan şimşekler; günümüzde
de yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor… Yüce Atatürk’e, silah arkadaşlarına ve tüm şehitlerimize minnet ve
şükranlarımızı sunuyor, rahmetler diliyoruz. TAHİR SAKMAN
32 yıl önce bugün, türkü dolu dünyasını bizlere emanet
ederek aramızdan ayrıldı; Konya türküleri altın zincirinin son halkalarından babam
Mazhar Sakman…
Ah sevgili babacığım; sanki yaz, kış üzerinden
çıkarmadığın pardösünü ve yeleğinin cebinden sarkan altın kösteğini sallayarak çıkıp
gelecekmişsin gibi…
Kadı biçimi, çift taraflı astarlı pantolonunla, başından
hiç çıkarmadığın takkenle şu köşeden çıkacakmışsın gibi…
Konya türkü kültüründe bıraktığın derin izleri yüreğimizde
taşıyoruz ve babaannem Vesile Hanım'ın açtığı sanat yolunda; müzisyen abim Vedat, ressam kız kardeşim
Vesile ve ben naçizane geleceğe emanet ettiğim şiirlerimle, yazılarımla,
kitaplarımla sürdürmenin onurunu yaşıyoruz.
Ah babacığım, sen gelmeyeceksin biliyoruz; belki de bizim
sana gelme vaktimiz yaklaşmıştır, kim bilir?
Ruhun şad olsun, türkülerin çağrıldıkça yaşayacaksın…
YOKUŞLARDA ŞİİR SÖYLEMEK /güvendiğimiz dağlara kar yağmıştır yetmemiş üstüne bir de har yağmıştır/ “Siyaset” üzerine bir şey söylemeye gerek olmadığını bir kez daha
anladım. Üzgünüm, hayal kırıklıklarım bana kalsın… O halde şimdi şiir söylemek
lazım, bana yakışan da bu olmalı… YOKUŞ YUKARI AKŞAMLAR kırık plaklardan dökülen notaları toplardım sizin için yalnızlıkları suya serper yıldızlara yazardım aşklarınızı var mıydı var mıydınız kaçınız kaç ederken sustunuz sevmeyi unuttunuz elleriniz yaslı gözleriniz ıslak yalanlar söylerdi bir ben bilirdim sizi bir de yokuş yukarı akşamlar nefesiniz küstüğünde sesinize renk katardım süslü acılarınız kırılmış mevsimlerde görülürdü bahar sizin için bir mevsim benim için yaşamdı gidin şimdi ah ettiğiniz illere bulduğunuz aynalara bakmayın kırım kırım kırılırsınız siz satın bulduğunuz her şeyi /nasılsa şairler alacak yitirdiklerinizi bir bir geri/ TAHİR SAKMAN
DOMATES BİBER TANDIR EKMEĞİ Hani, şu kolayı boykot edip yerlere döktüğünüz kadar İsrail tohumlarını
da boykot etseydiniz, bunlar başımıza gelmeyecekti!.. Bizim, Konya’da “yirli” dediğimiz o canım; ince kabuklu, mayhoş,
yedikçe yenilen, tadına doyulamayan “domatis”lerimiz, “domata”larımız
kaybolmayacaktı… Acaba ne kadar yerli ve milliyiz?.. Şimdi gençler ne bilsin; cam kenarlarında, bilmem kaçıncı kattan, hayatı
uzaktan seyrediyorlar, hiç “avar” yapmadılar ki? “Mandal”ın başına varıp…
mandal ne onu da bilmezler, onların değil bu kabahat; bizim… (Avar: çeşitli sebze
yetiştirmek. Mandal: Sebze ekili alanın bağımsız bölümleri...) Mandalın başına varıp elinizde -haydi geçtim o anamın yaptığı tandır
ekmekten- fırından aldığınız bir somun ekmekle -bu arada tuzu unutmayın-
Konya’nın meşhur domatesini yediniz mi? Özellikle sabahları mis gibi havaya
karışan domatesin kokularıyla, ciğerlerinizi bayram ettirdiniz mi? Sadece domates de değil elbette; üzerine şiirler söylediğim “baldan
tatlı”, “sırat köprüsünden ince” Konya’nın kıl biberlerini de dalından,
elinizle ve olabildiğinizce nazik olarak koparıp yemediniz ki? Üzerine cila yapar gibi mis kokulu salatalıklarımızı dikine kesip,
tuzlayıp… Hele hele gençler, nereden bilsinler ki gözlerini açtıklarından beri
aynı yavan şeyleri görüyorlar: Bayatlamış sloganlar, pahalılık, sosyal
adaletsizlik, mahalle baskısı; “o ne der, bu ne der, şu ne der” çekincesi
yüzünden sürekli “kısıtlı bir yaşam alanı oluşturma” çabasıyla yitip giden ömürler… Bir şiirimde “korkumuz ölmekten değil / yaşayamamaktan” demiştim…
Gençler bilmiyorlar ki onlara değil sitemim, kendime; dedemden / babamdan ödünç
aldığım günleri, hovardaca tüketerek, torunlarıma daha ileri bir seviyede bırakamamanın
hüznü… bu vebalin altından nasıl kalkarız toplum olarak bilmiyorum!.. Bizler çok iyi günlerde yaşadık. Pahalılık vardı ama yardımlaşma da
vardı, üstünden gelebiliyorduk, enflasyonu bahane edip kazık atmıyordu kimse…
Şimdi her şeyi fırsat olarak görüp, zam üç geldiyse, on üç yapıyorlar… “Birbirimizi
kandırmanın kitabını yazıyoruz” desek yeridir! Yoksulluk vardı ama yardım ederken fotoğraflar çektirmiyor, insanları
rencide etmiyorduk. Yaşam biçimlerimiz farklı olsa da hoşgörü içinde, hepimiz
dilediğince, başkasının özgürlük alanını ihlal etmeden yaşıyorduk. Camiye
gidenler, Kâbe’ye gidenler sosyal medyadan canlı yayın yapmıyordu… Ahlak derseniz yerlerde, suç işleme ve yasaklı madde kullanma yaşı
sürekli düşüyor. Hele hele sevdiğimiz sanatçıların, kamu görevi vererek bel
bağladığımız insanların da bu tip haberlerle anılması karşısında yaşadığımız
hayal kırıklığını hangi cümle anlatabilir ki? Hapishane sayısı artarken eğitim…
“Ne eğitimi” dediğinizi duyar gibiyim!.. Şimdi gençler sadece bunları gördüğü için “hep böyleydi ve hep böyle
olacak” sanıyorlar!.. Bir orta direk vardı, toplumun emniyet supabıydı, çökerttik… Şimdi ya
zenginsiniz ya fakir. Siyasiler, seçim öncesi TV’lerde, halkın huzurunda
tartışırlardı. Kadayıf kızartanlar, şapka sallayanlar ki o fötr şapka, demokrasinin
simgesi gibiydi, her açık oturumda ülke sorunlarına nasıl çözüm getireceklerini
anlatırlardı. Renkli kişiliği olan insanlardı, naiftiler, kibardılar. Amerikan
ambargolarına kafa tutarak, yasaklarını kaldırıp, askeri üslerini kapatan
siyasilerimiz vardı. Bize dikilen bu elbiseye, biz sığmayız… Zorla giydirilmeye çalışılan bu
elbise, bize asla uymaz ve uymadığını da yaşadıklarımız göstermektedir. Türk
Ulusu olarak bizler; gökyüzü elbisesi altında, ay yıldızın gölgesinde yaşamaya
alışkınız. Yerli domatesten geldiğimiz nokta işte tam burasıdır: Kendi tohumunu
üretmezsen, yabanların tohumu önce tarlanı sonra ağız tadını bozar, farkına
vardığımız zaman ise artık çok geçtir. Umarım daha çok geçmemiştir… TAHİR SAKMAN
ANMAK YA DA ANMAMAK An itibariyle TRT Müzik izliyorum… Tam da “Bozkır’ın tezenesi”ne
yakışan bir canlı yayın yapılıyor Kırşehir’den… “Gönlümüzün Dağı Neşet Ertaş”
isimli programda büyük usta anılıyor. Hani aklıma geldi; geçtiğimiz günlerde Konya Büyükşehir Belediyesi
tarafından düzenlenen “Sazımda söz var” isimli etkinlikte, şehrimizin önemli
müzisyenlerinden Rıza Konyalı, Mustafa Konyalı, Ahmet Özdemir, Mazhar Sakman
anıldı… aslında “anılmadı” desem daha doğru olacak… Tam evlere şenlik… Aslında
bir ilkti, düşünce çok güzel çok değerliydi ama ya içerik?
Kırşehir’in verdiği değere baktım bir de şehrimizin… Bu konuda
söyleyeceğim çok şey var ama… bu bir ilkti şehrimizde, bir kapı açıldı daha
iyilerinin yapılmasını umarak, susuyorum…
YAĞMUR OLDU
ADAMLAR /özgür yürüdü
arkasında millet alnı aktı başı
dik vatan ona yârdı/ yürüdü
yağmurdan adamlar yumruklar çözülü
yürekler sevgi dolu sıksanız
özgürlük akardı ata’dan gelen
bir sesle dünden yarına
binlerce kalpleri
binlerle çarpardı yürüdü
yağmurlar oluk oluk ateş oldular
ışık oldular şimşekti yüzleri
karanlığı sarsardı gözleri kamaştı
güneşin tarihe not
düştü her damla adalet
özgürlükle yaşardı yollar yürürken
yeni yollara başlangıçtır bu
sadece düşünce varsa
insan vardı ‘yürüyelim
arkadaşlar’ TAHİR SAKMAN
YAĞMUR OLDU ADAMLAR /Dünyanın kapıları dışarıda Yağmurun onları aradığını bilmiyor/ Diyor İtalyan şair Sandro Penna… Ve devam ediyor: /Yağmuru bilmiyor ışık. Yağmur Bilmiyor ışığı/ (Çev. Işıl Saatçıoğlu, İtalyan Hermetik Şiiri Antolojisi, YKY,
1995, İstanbul.) … Tıpkı şairin dediği gibiydi her şey: Yağmurlar da sizi arıyor; ışığın
aradığı gibi... ve bir gün şairler kapı olur açılır; barışa, sevgiye, adil
paylaşıma, insanların evrensel ortak değerlerine, ideallerine ... Ütopya da olsa güzel, düşlerimiz güzelleşiyor anlık da olsa… Düşlerimiz
ve düşüncelerimiz değil midir bizi “insan” yapan? Adamlar çoktan yağmur oldu oysa… Yağmura ışık oldular; ışığa yağmur…
Yürümek geleceğe baştan sona; hayaller sırılsıklam, umutlarımızda güvercinli
sevdalar… Siz yürürseniz; gökler yürümez mi, umutlarınızın peşi sıra?.. Yağmur; günlük, güneşlik günlerin muştusu… Bir sancı kalkar her
yanımdan, ay ışıkları un ufak, yaralı kuşlar gibiyim ve dünlerde yaşamaktan
yarınlara zaman kalmadı… Ya siz bayım, kaçıncı mevsimde yitirdiniz,
hatırlayamadıklarınızı? Bir yağmur kaldı dobra dobra yağan bir de ışık kaldı; düşlerimizin kuytu
kenarında ağlayan… Yaşantımız siyah beyaz bir fotoğrafa dönüşürken, renkleriniz…
renklerinizi bayım, hangi rüzgâra verdiniz? YAĞMUR OLDU ADAMLAR /özgürlüğe yürüdü arkasında millet alnı aktı başı dik vatan ona yârdı/ yürüdü yağmurdan adamlar yumruklar çözülü yürekler sevgi dolu sıksanız özgürlük akardı ata’dan gelen bir sesle dünden yarına binlerce kalpleri binlerle çarpardı yürüdü yağmurlar oluk oluk ateş oldular ışık oldular şimşekti yüzleri karanlığı sarsardı gözleri kamaştı güneşin tarihe not düştü her damla adalet özgürlükle yaşardı yollar yürürken yeni yollara başlangıçtır sonu olmayan düşünce varsa insan da vardı TAHİR SAKMAN
erken gelme, geç de gelme... hem gel hem gelme... zamanın suskun olduğu yerlerden, aşk mevsimlerinden sürülmüş fidanlara döndüğünde... güneşle ay birlikte doğduğunda ve hiç batmadığında, aylardan aşk, yıllardan sevgi, günlerden tutku olduğunda, takvimler yıllardan özgür olduğunda gelebilirsen... bekletme yalnızlığımı biraz daha, biraz daha geç gel...
BEKLETME YALNIZLIĞIMI
yağmur mevsiminde gel saçlarına yıldız gözlerine mum kokulu şafaklar döküldüğünde erken gelme sakın bekle çürüsün yapraklar kokunu unutsun rüzgâr umutlar toprak olsun dudakların eski şarkılar gibi doldukça kadehime yıllanmış şarap tadında gecikerek sevdam gibi renklerin sarıya çaldığında ve kapını yağmurlar güvercin kanatlarıyla çaktığında üşümüşsen ve tüketmişsen ömrünü gecelere haydi bekletme yalnızlığımı biraz daha biraz daha geç gel
Gülmek bulaşıcıdır… Ve inanılmaz derecede çok ciddi bir iştir!
Hele bizim gibi ciddi… ciddiyetin ötesinde asık suratlı diyemesem de genelde bizler gibi kaşları çatık insanlar için gülmek daha da önem kazanır. Hayal bu ya, haydi o zaman atış serbest:
Tut ki pazara gittiniz… Herkes gülüyor, fiyatlar alaşağı olmuş, pazarcılar size meyvenin, sebzenin en iyisini elleriyle seçip veriyorlar, bir gülme tutmuş herkesi, inanılmaz…
Üretici dört köşe; mazot ucuz, tohum, gübre fiyatları neredeyse bedava… Ürünü tarladan alıyorlar hem de iyi fiyata… Pazarcı da çok kazanıyor; aracı kalkmış, vatandaşlar sabah erkenden gidip alışveriş yapıyorlar, öğleden sonraları pazarda kimse kalmıyor “iyisi seçilmiştir” diye…
Gülen gülene… Ülke kahkahalarla çınlıyor… Enflasyon yerlerde sürünüyor, bankalar kredi alanlardan değil faiz istemek, üstüne prim teklif ediyorlar! Vekiller maaşlarını yarıya indirmişler, ücretlilerin maaşları ise zirve, görülmüşü yok, gülüyorlar…
Ev sahipleri; kiracı ararken bırakın kira istemeyi, artık üste para bile teklif ediyorlar: “Denize karşı, havuzlu dubleks villa beş yıllığına ücretsiz kiralıktır. Klima, elektrik, su ve aidat giderleri de ev sahibi tarafından kiracıya, kiranın başlangıcında prim olarak peşin ve nakit olarak takdim edilecektir.” Nasıl, gülersiniz değil mi? (Kiracılar bu kıyağımı unutmayın!)
Emekliler; “İspanya senin, Fransa benim” diyerek yılın yarısında geziyorlar hatta Küba’ya, Amerika’ya bile tatile gidiyorlar… Sadece egzotik meyve yemek için Bangkok’a, kahve içmek için Paris’in bulvar kafelerine bile giden var…
Bu fakir Alman emeklileri de Antalya’da denize karşı oturup, soğuk bir şey içmeyi de matah bir şey sanıyorlar… Kesin bizi kıskanıyorlardır!
Milletçe koro halinde gülüyoruz… Ne de olsa Nasreddin Hoca’nın torunlarıyız öyle değil mi? Nereye baksak gülünecek bir şey çıkıyor karşımıza; gülmeden geçmeniz ne mümkün?
Trafikte mesela; herkes öyle bir kibarlaşmış, öyle bir kibarlaşmış ki… sürücülerin birbirlerine yol vermeleri yüzünden trafik karma karışık, ilerlemek ne mümkün! Bir kilitlenen trafiğe bir de insanların nezaketine bakıp yedi ceddinizle birlikte gülüyorsunuz!
Gündelik yaşantımızın içerisinde öyle olaylar yaşanıyor ki bazılarına “gülmek bile az geliyor” desek yeridir. Hele başkasına yapılanı gördüğümüz zaman bizi kahkahadan yerlere yatıran bir olay, bizim başımıza geldiği zaman ağlamaktan beter oluyoruz. Sonuçta bir şekilde gülüyoruz gülmesine ama…
GÜNEŞİN GÖLE TESLİM OLDUĞU ŞEHİR: BEYŞEHİR Dün Beyşehir’deydim… Festival için değildi ama… yüksek ses, ışık ve kalabalık ortamlara olan
hassasiyetim nedeniyle bir de konserin saat 22.00 gibi geç başlaması yüzünden
erkenden ayrıldım ki doğru yapmışım: Beyşehir çıkışı bizi yakalayan yağmur, Kızılören’e kadar eşlik etti ama
öyle böyle değil sanki tufan oluyordu. Sileceklerin yetişmediği, zaman zaman
önümüzü görmekte zorlandığımız bir yağmur… Göl suları yükselse de kamışların boyu, gölün can çekişen feryadı gibi
uzamıştı. Festival alanında kurulan panayırda satıcıların çokluğu göze
çarparken, yiyecek ve içecek stantlarındaki hijyeni anlatmaya gerek
duymuyorum!..
Asıl anlatmak istediğim Beyşehir’in merkezinde yer alan, göl ve gurup manzarasıyla
dünyanın en güzel parkı olmaya aday bir alanı nasıl kullandığımızla ilgilidir. Bu park, bu göl “Konya’da merkez ilçe belediyelerinin elinde olsaydı” diye
iç geçirmeden edemiyor insan. Parkın bakımıyla alakalı Konya Büyükşehir Belediyesi ile Beyşehir İlçe
Belediyesi arasında bir yetki tartışması varmış… Bu yüzden parkın bu halde olduğunu
söylediler, konuştuğum bazı Beyşehirliler.
Çimlerin üzerine "çitlek çitleme" kalkmış gibi görünüyor ama… o kadar
bakımsız ve sinek dolu ki… yok ben yazmayayım… Gidin kendiniz görün hem
gitmişken balık da yersiniz… Dün, havanın bulutlu olmasından dolayı güneşi, göldeki sevgilisine teslim
edemesem de… Güneşin, eski sevgiliye kavuşurcasına kendini göle teslim ettiği anlara
onlarca kez şahitlik etmiş birisi olarak; “göle ve parka kıymayın efendiler”
diyorum… @Konya Büyükşehir Belediyesi @Beyşehir Belediyesi TAHİR SAKMAN
AŞKIN RENGİNE BÜRÜNEN KADIN Bu şehir efsunlu bir şehirdir; burası âşıkların ana vatanıdır… Âşık Şem’i boşuna dememiştir, “Ordadır âşıkların açık livası Konya’nın”
diye… Bu aslında Çatalhöyük’ten beri böyledir, insanlık serüveninin başladığı
topraklarda… Aşk; bu şehirden dünyaya dağılmıştır, ismini bile âşıklardan alan
şehirdir Konya… Hani efsanelerdeki o ilk Konyalı; sevdiği kızı, şehirdeki genç kızlara
musallat olan ve her yıl birinin canına kıyan o canavara, aşkı adına karşı
koyan ve sevdiği kızın canını kurtaran ve canavarı aşk adına, sevda adına yok
eden Konyalı… Şehir halkının, resimlerini ikonalara nakşedip şehrin duvarlarına
asarak vefa borcunu ödediği sonra adını bu tasvirlerden alıp “İkonium” denilen
şehir...Şimdilerde Konya, bir diğer
adıyla “Kâbetü’l -uşşak”; aşkın Kabe’si… Hz. Pir’e ev sahibi olmanın onuru… Merhum Ahmet Kabaklı “Mevlâna” isimli kitabında söz eder; Çengi Tavus,
Ziyaeddin Hanı’nda oyuncu bir kadındır ve şehirde ün yapmıştır. Lakabı gibi
narindir ve dansı izleyenleri hemen etkisi altına almakta, tavus kuşu gibi
görenleri büyülemektedir. Hz. Pir’i davet ettiğini ve Hazretin icabet ederek
geldiğini de anlatır kaynaklar… Sonrası tam bu şehre yakışır bir hikâyedir. Çengi Tavus, Mevlâna’yı görünce ah eder, feryadı figana başlar ve
hakikatin aşkına yanar. Bu yanma öyle bir yanıştır ki Zümrüdüanka kuşu gibi her
yanışında, küllerinden yeniden doğacaktır. Kendini inzivaya verir, dünyadan el,
etek çeker. Meram’da bir hücrede zaman zaman yükselen ney sesi ondan haber
veren tek sestir… Bir gün ney susar… Koşarlar ama Tavus Ana sır olmuştur… Hücrenin içinde
buldukları birkaç tavus tüyü onun hakikate erdiğini, beka âlemine doğduğunu
anlatır… Bugün Konya Meram’da, Tavus Baba ismiyle bir erkeğe izafe edilen türbenin
aslıdır bu efsane… Tahir ile Zühre’nin türbesi de bu şehirdedir. Bu şehir; bağrı
yanmışların, âşıkların mekânıdır… Dün böyleydi de bugün farklı mı? “Irmağı
takip edersen” der Mevlâna “denize ulaşırsın…” Leyla aşkını bilmeyen Mevlâ aşkını nasıl bilir? Aşkın izi hakikate
çıkar, aşkı takip edersen yolun hakikate çıkar… Bu şehirde âşıkların bayrağı
daima açıktır. Âşıklar, dün olduğu gibi bugün de bu şehirde aşkın sancağı
altında toplanırlar… Aksaray, Ortaköy, Cumali köyündendir Sultan Özcan… Gönül bu ya, genç
yaşta âşık olduğu öğretmeniyle evlenir, henüz 15 yaşındadır, hayatı tanımadan
aşkı tanımıştır. Aşkı tanımayan ne bilsin hayatı? Eşi öğretmendir; Hakkâri sokaklarında gezerlerken kırmızılar giymiş bir
kız görürler, eşi çok beğenmiştir. Kıskanır, ertesi gün gider kırmızı elbiseler
alır. O gün bugün, kırmızıdan vazgeçmez. Bir kitabımda yazmıştım: “Hayat aslında kırmızının tonlarından
ibarettir…” Her güzel şey biter, her masal biter; peki, aşk biter mi? Ya biterse
aşk olur mu? Sultan Hanım’ın evliliği biter, şiddet ve geçimsizlik ama asıl neden
çocuğunun olmamasıdır. Önce köyüne döner sonra… Hani Âşık Şem’i ne demişti: “Ordadır
âşıkların açık livası Konya’nın…” O da âşıkların bayrağı altına sığınır.
Kırmızıdan başka giyinmez. Tepeden tırnağa “aşkın boyasıyla” boyanır. Konya
sokakları onunla, aşka yeniden selama durur. O, şehrin yeni Tavus Ana’sıdır… Aşkın rengiyle dolandığı sokaklarda ilk
aşkının yolunu gözler, onun da kendisini sevdiğine inanmıştır, bir gün
gelecektir… “Sultan Ana” derler ona, “kırmızılı kadın” derler… Şehir, onu
gördüğü anda zamanı durdurur; çünkü o, aşk olmuştur ve aşk, saygı gerektirir.
Bu bize Mevlâna’dan mirastır. Âşıklara zaman, mekân ne ki? Yalan dünyada olmazsa, hakikate doğduğunda
olacaktır… İlla olacaktır; aşkın gücüdür bu… Yeter ki siz aşka bürünün… Âşık
olmayan ne bilsin? Hz. Pir’e sormuşlar, “aşk nedir?”Yanıt oldukça net, “ben gibi olursan anlarsın!” Aşk olmayan aşkı nasıl
anlar? Aşka bürünen kadın 74 yaşında sır oldu. Onun rengine bürünen kırmızı
elbiseleri kalplerimize emanet. Bu şehrin ne ilk hikâyesidir bu ne de son…
Burası âşıkların Kabe’sidir. Buradadır âşıkların yüzyıllardır dalgalanan
bayrağı… Konya toprağı bir âşığa daha bağrında yer verirken, gökyüzündeki nurdan
ayak izleri yolunu aydınlatıyor, Yunusça; “ölürse ten ölür / canlar ölesi
değil…” Konya’da yer yerinden oynadı toprağa emanet edilirken, sanki tüm Konya
sözleşmiş gibi bu âşık kadına son vazifesi için gelmişti. Halk oradaydı,
kırmızı giyen kadınlar da… Ateş kırmızısı karanfillerden toprak görünmez
olmuştu. Âşıklar ölebilir ama aşklar asla… Ey aşkın rengine bürünen kadın, Konya seni unutmayacak!.. TAHİR SAKMAN
İŞTE MANZARA İŞTE ÇAY 10 LİRA Bu şehirde güzel şeyler de oluyor. Hep şikâyet edecek değiliz ya, alkışlanacak işler de yapılıyor. “Akyokuş
Palye Kafe” manzarası ve fiyatlarının uygunluğu nedeniyle özellikle yaz
akşamlarının vazgeçilmez mekânı olmaya aday bir sosyal alan olmuş.
Fiyatlar da oldukça makul, herkesin faydalanabileceği seviyelerde. Beni
de en çok sevindiren bu oldu. Belediyelerin sosyal alanlardaki fiyatlandırma
politikası buraya fazla uğramamış. Henüz mutfak kısmı açılmamış ama çay, kahve ve
benzeri içeceklerle hizmet veriyorlar.
Çayınızı kendiniz götürüp de içmeniz mümkün, gedavet rüzgârı altında
banklara oturup manzaranın keyfini çıkarabilirsiniz. Sadece otopark parası ödemeniz gerekiyor. Konya Büyükşehir Belediyesi
bu sefer çok doğru ve halkın yararına, herkesin faydalanabileceği bir projeye
imza atmış. İsmine takıldım… "Palye" kelimesinin kökeni Fransızca, daha bizden bir
isim koysak olmaz mıydı demeden geçemiyor insan… "Akyokuş Kafe" bile yeterli olurdu. İlla yabancı bir kelime kullanmak zorunda değiliz!
Panoramik Konya manzarasının keyfini çıkarmak için bence gün batımından
sonrasını tercih edin; çünkü yükselen betonlar canınızı sıkabilir ama akşamdan
sonra giderseniz göreceğiniz yıldızlar gibi ışıl ışıl parlayan bir Konya olacaktır.
Işıltıların altına gizlenen hikâyeler ise… zaten kimseyi
ilgilendirmiyor nasılsa, bırakın şairler ağlasın… Siz için çayınızı keyfinize
bakın, bu manzarada çay on lira… @Konya Büyükşehir Belediyesi TAHİR SAKMAN
ŞEFİK CAN CADDESİ ÜZERİNE (KONYA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ’NİN DİKKATİNE) Şehrimizin son yıllarda en çok prim yapan bir bölgesi… Peş peşe dikilen rezidanslar (!), siteler vs. … Şehrin varoşu
konumundan, imar değişikliği sonrası verilen yüksek katlarda yaşamaya çalışan
daha doğrusu can çekişen lümpen kültürün, şehirli, aristokrat bir yapıya
dönüşmeye çalışması ve bu süreçte yaşanan kültür çakışmalarının getirdiği
çatışmalar olsa da bölgede asayiş,
emniyet güçlerinin aldığı önleyici tedbirler sayesinde üst
seviyededir. “Şefik Can Parkı”, şehrin göz bebeği… Özellikle sabah spor yapanlardan
tutunuz, sıcak akşamlarda ailecek piknik yapılan, nefes alınan bir sosyal alan…
Aktivitenin, aksiyonun bol olduğu bir park… Akşamları, caddede çok ciddi bir trafik oluşmaktadır. Yeterli trafik
önleminin olduğunu söylemek zor… Ahmet Keleşoğlu Kültür Merkezi’nin köşesindeki
ışıklardan, Kibrit Camisi’ne kadar olan 1,5-2 km’lik bölümde bir tane bile
yaya geçidi olmaması, yayalar için çok ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.
Otobüsten indiniz, karşıya geçebileceğiniz yaya geçidi yok! Her iki yöndeki
hızlı akan trafikten geçmeniz kolay olmasa gerek. Buna bir de hız limitlerine
uymayan sürücülerimizi de eklerseniz, bölge insanının sıkıntılarını anlamak kolay
olacaktır. Orta refüjdeki çalıların ağaç dikmek için gelişi güzel kesilmesi gerek görüntüyü
bozması ve gerekse oluşan boşluklardan rastgele geçilmeye çalışılması da olası
kazalara zemin hazırlamaktadır. Daha önceleri, çalıların arasında belli yerlere
bırakılan geçitler yerine herkes kendine en yakın yerden geçmeye çalışmakta ve
tehlikeyi büyütmektedir. Estetik açıdan
da çalıların düzgün kesilmemesi görüntü kirliliğine neden olmaktadır. Çalıların
düzeltilmesi ve boşluk bırakılmaması bu sorunu ortadan kaldıracaktır.
Karşıdan karşıya geçmek için trafik lambalarına kadar -ki bu 1,5-2 km civarındadır-
kimsenin yürümeyeceği bellidir, caddeye en azından otobüs duraklarını olduğu
veya daha uygun yerlere yaya geçidi yapılması önem kazanmaktadır. Caddede az olmakla birlikte motorların veya otomobillerin hız
limitlerinin çok üzerinde seyretmeleri ciddi tehlike yaratmaktadır. Olası
kazaların önüne geçmek için belki de caddeye set yapımı da düşünülmelidir. Dikkat ettiyseniz “Şefik Can” ismini yaygın kullanımın aksine ayrı yazdım.
Doğrusunun da bu olduğunu düşünüyorum. Bir bölgeden ismi alınmış olsaydı, birleşik
yazımı doğru olurdu ama merhum Şefik Can’ın ismini verdiyseniz ayrı yazmak zorundasınızdır.
Merhumu anlatırken soy ismini birleşik yazmıyorsanız burada da yazmayacaksınız.
Türkçemizin doğru kullanımı için kamu kurum ve kuruluşlarına olduğu kadar
basınımıza da önemli görevler düşmektedir. Herhangi bir olumsuzluk yaşanmadan gerekli önlemlerin alınacağını
umuyorum…