YAŞAM SEVGİYLE BAŞLAR

24 Mayıs, 2026

BİBER SADECE ACI OLSA KOLAYDI

tanik.net'teki yeni yazım:


TAHİR SAKMAN - BİBER SADECE ACI OLSA KOLAYDI


BİBER SADECE ACI OLSA KOLAYDI


Çocukluğumuzda duymuştuk ilk, milattan önceydi sanırım…


Zeytinyağına, motor yağı karıştırıp satmışlardı. Türkiye günlerce bunu konuşmuştu ne ilkti ne de sondu bu olay ama benim hafızamda ilk olarak yer etmişti… Sonra neler neler katmadık ki…


Kırmızı bibere kiremit tozu, pirince plastik pirinç… kajuyu bile hamurdan üretip satma başarısı göstermiştik(!) sonra içinde bir gram bile süt olmayan peynir icat etmiştik, müthişti zekâmız!


Karabibere; nişasta, yer fıstığı kabuğu, bezelye ve tabii ki boya… Yeni öğrendim tuz da ekliyorlarmış ki ağır çeksin! Tüm bunların yanına sumak, kekik, tarçın gibi baharatları da ekleyebilirsiniz, hilede sınır tanımıyoruz. Eklenen boyalar kansorejenmiş kimin umurunda?


Süt yerine süt tozu koyuyorsunuz, biraz da bitkisel yağ koyun ki yağlı olsun peyniriniz! Sonra tarihi geçmiş bozuk peynirleri ve nişastayı da eklediniz mi alın size peynir… Hem de ne peynir; ülkemizin peynirde öne çıkmış bölgelerimizin adıyla vitrinlerde iştahımızı kabartıyor…


Baklavalara da Antep fıstığı yerine bezelye, nasıl uyuyor ama! Yedik mi, yedik…


Tereyağı mı, o daha da kolay; patates ve margarin karıştırdınız mı alın size halis muhlis tereyağı… Arıları bile bu işlere bulaştırıp suç ortağımız yapmadık mı? Peteklerin yanına şerbet koydunuz mu tamamdır. Arıların da işine geliyor hani, yakında hazır şerbet varken uzaklara gitmeye, çiçek aramaya ne gerek var? Tabii bu en masumu; bir de hiç arı görmemiş ballar var!





Alkollü mevzulara hiç girmeyeceğim zaten biliyorsunuz… Keza sucuk, kavurma da öyle!


Daha ne icatlarımız var bizim ama… artık devir değişti şimdi sebze ve meyveye de el attılar. Sınır kapılarından dönmese, vallahi de billahi de haberimiz bile olmayacaktı, şunun şurasında ne güzel içimiz rahat, yerli malı diyerek yiyip, içiyorduk…


Önce Rusya’dan sonra birçok Avrupa ülkesinden dönmeye başladı; en başta da narenciye ürünlerimizde tolere edilebilirin çok üzerinde ilaç kalıntıları çıkınca… E, ne yapalım, bu hayat pahalılığında çöpe mi gitsin, verin iç piyasaya…


Domates geri mi döndü, gönder sen abi, satarız… Nar, patlıcan ve nihayet biber…


Daha da vahimi, basına yansıyan haberlere göre saydığım son üç üründe zehir boyutuna varacak derecede ilaç kalıntıları çıkmış… Hani hormonlara da alışmıştık; tavukta, çilekte, domateste…


Verin iç piyasaya yeriz, ”biz Türk’üz abi, bize bir şey olmaz!”


Canımızı yakan o fiyatlar var ya, gümrüklerden bu dönenler olmasa fiyatlar öyle bir yükselecek ki elimizi bile süremeyeceğiz; hazreti domatese, bibere, mübarek patlıcana…


Bugünlerde mutlak butlan kelimesi hayatımıza iyice girmişken şu pahalılığa da bir mutlak butlan kararı alınsa, hiç de fena olmayacak!

Onun için demiştim; biber sadece acı olsa kolaydı ama artık zehirli…


TAHİR SAKMAN
 


23 Mayıs, 2026

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 79 HANİ BENİM ELLİ DİRHEM BULGURUM (KONYALI) 2. KAYIT

 


 Mazhar Sakman - Hani benim elli dirhem bulgurum (Konyalı) 2. Kayıt
 
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 79 HANİ BENİM ELLİ DİRHEM BULGURUM (KONYALI) 2. KAYIT
 
Konya'nın bu en çok bilinen türküsü hakkındaki geniş açıklamayı ilk kaydın yayımında yazmıştım. İlgileneler için link:
 
https://tahirsakman.blogspot.com/2025/06/mazhar-sakman-turku-hazinesi-22-hani.html
 
TAHİR SAKMAN


19 Mayıs, 2026

19 MAYIS İLK ADIM İLK KIVILCIM


tanik.net'ki yeni yazım:


Tahir Sakman - 19 Mayıs İlk Adım İlk Kıvılcım


19 MAYIS İLK ADIM İLK KIVILCIM
 
Tüm dünyanın; siyasetçilerin, devlet adamlarının, liderlerin hatta savaş meydanlarında yendiği komutanların bile gıpta ettiği bir lider…
 
Ulusumuzun en zor günlerinde, herkesin umudunu yitirdiği günlerde bile milletine inanmış ve bu inancını tüm ulusa aşılayan bir büyük adam…
 
Samsun’a giderken sadece milletine olan sarsılmaz inancı vardı. Ne Karadeniz’in hırçın dalgaları ne emperyal güçler ne de onların aleyhte propagandalarıyla kandırılan yerli işbirlikçileri onu, o kutsal yoldan geri çeviremedi…
 
Aldığı tüm kararları Meclis’ten geçirerek geleceğe en anlamlı mesajı da o vermiştir…
 
O, sadece köklerine… Anne tarafının “Konyarlar” olan lakabı, Konya’dan göç ettirilip Balkanlara yerleştirilen “Evladı Fatihan”dan olduğunu gösteriyordu. Keza baba tarafının kökleri de Konya’dan ayrılıp il olan Karaman’dan, Taşkale’den “Kızıl Hafızlar” lakaplı Türkmen bir aileye bağlanmaktadır. Atatürk de çok sevdiği ve en çok gittiği illerin başında gelen Konya’da, iki oğlunu Çanakkale ve Sakarya’da şehit veren 80 yaşındaki “Abditollu Hüseyin Ağa”yı kendisine “babalık” olarak seçmiş, Sedirler’deki evinde ziyaret etmiştir. O, sadece milletine güvendi ve milletinin iradesine…
 
Kimileri gibi… İngiliz zırhlısıyla… O, Atatürk ki Karadeniz’in hırçın dalgalarına kafa tutarcasına taka denilebilecek eski bir gemiyle milletinin sinesine koştu. Tüm rütbelerini bir çırpıda sıyırıp attı. Onun rütbesi milletinin gönlündeydi… Ve o rütbe kıyamete dek, Türk Ulusunun verebileceği en büyük nişaneydi; O, Atatürk’tü, Türk’ün Ata’sıydı…
 
Bir ulus; kazmayla… Emperyal işgalci güçlere karşı; süngünün topla, kağnının; kamyonla, uçakla savaştığı başka bir savaş görülmemiştir. Dünyadaki tüm sömürge milletlere de örnek olmuştur. Kurtuluş mücadeleleri Atatürk’le başlamış hep onu örnek almışlardır.
 
Her ne kadar doğrulanmasa da Gandi’ye izafe edilen “Atatürk, İngilizleri yenene kadar onları tanrı sanıyorduk” mealindeki söz, bu anlayışı ifade etmenin ötesinde bir hakkın teslimidir.
 
Türk’ün var oluş mücadelesi sürerken… Cephelerde Mehmetçikler oluk oluk kanlarını milletine helal ederlerken… Sakarya Meydan Muharebesi esnasında evlenmeyi düşünenler, gerdeğe girenler de vardı… Oysa Türk’ün gerdeği vatan kurtarmaktı; kefenlerine gelinlik diye sarılan bacılarımızdı… Bıyığı bile terlememiş aslan parçalarının, kınalı kuzuların vatan toprağıyla gerdeği vardı…
 
İdam fermanları çıkardılar… Gazi için en büyük nişandı bu… İsyanlar çıkardılar, kime hizmet ettiklerini bilmeden… Kuvayı Milliye’nin karşısına Kuvayı İnzibatiye çıkardılar, yetmedi sözde fetvalar yayımladılar: Yunan ordusu, halifenin ordusu sayılırmış…
 
Hiçbir güç onları durduramadı. Yedi düveli, yokluklara rağmen denize döktüler… Onun için her Türk’ün Atatürk’e minnet borcu vardır; bu vatanda yaşıyorsanız, Atatürk’e ve onun silah arkadaşlarına, aziz şehitlerimize borcunuz vardır…
 
Bizleri tebaalıktan çıkarıp yurttaş yapan, bir vatan emanet eden Atatürk’e, gelecek asırlara Türk’ün damgasını vurması için yolu açan Ulu Önder Atatürk’e elbette borcumuz vardır ve bu borç; vatanı ve Atatürk’ü sevmekle, ilke ve inkılaplarını yaşatmakla ödenecektir…
 
Atatürk’ü sevmek demek; 1930’lu yıllara takılıp kalmak değildir; bilakis günümüzün teknoloji, siyasi ve yaşam şartlarının ötesine geçmektir… Hedefimiz; her alanda Türk’ün adını yüceltmektir, bunun için de nereden geldiğimizi iyi bilmemiz gerekir. Özgürlüğün anlamını bilmek için önce yedi düvelin işgalini ve yaptıkları zulümleri bilmemiz, unutmamamız gerekiyor.
 
Bugün 19 Mayıs, Ata’mızın 107 yıl önce Samsun’a ilk adımını attığı gün… Millet olarak biz de o gemideydik, ilk adımı birlikte attık, kongreleri birlikte yaptık, birlikte açtık Gazi Meclisi… Göğüs göğse; kazmayla, kürekle, süngüyle savaştık, Cumhuriyet’i birlikte ilan ettik, karanlıkla, birlikte yılmadan, geri çekilmeden mücadele ettik…
 
19 Mayıs 1919’da atılan o ilk adım; binlerce, milyonlarca adımla sürüyor Ata’m… Senin o ilk adımın, milyonların adımına dönüştü, geleceğe Türkiye Cumhuriyet’i payidar olarak yürüyor. Zamanın ötesine kadar da sürecektir; çünkü senin kalplerimizde, o ilk adımınla yaktığın ışık, evren var oldukça hedeflerimizi aydınlatmaya devam edecektir. 
 
TAHİR SAKMAN
 
 
 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

 

  

 

AYNI GEMİDEYİZ ATA'M


 

AYNI GEMİDEYİZ ATA'M


Türk'ün özgürlük meşalesinin ilk kıvılcımının ateşlendiği... Çağdaş Türkiye'ye giden yola atılan ilk adım...


İlk adımın, milyonlarca adıma dönüştüğü bu kutlu günde; Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile silah arkadaşlarını, şehitlerimizi minnet ve saygıyla anıyoruz...


TAHİR SAKMAN

18 Mayıs, 2026

İLK ADIM İLK KIVILCIM


 

 

İLK ADIM İLK KIVILCIM
 
Yarın Samsun’a çıkıyoruz…
 
O ilk adım, milyonlarca kıvılcıma dönüşecek ve bir vatan kurtarılacak…
 
Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e, kahraman silah arkadaşlarına ve aziz şehitlerimize minnet ve saygılarımızla…
 
TAHİR SAKMAN
 

17 Mayıs, 2026

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 78 KETEN GÖMLEK DİZE DEK (MENELER)


 

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 78 KETEN GÖMLEK DİZE DEK (MENELER)

Ülkemizin pek çok yöresinde okunan bu türküyü Mazhar Sakman Konya tavrıyla çalıp söylerken udi Cenap Kendi ile kanuni Kazım Büyükşalvarcı eşlik ediyor.

Türkünün nakaratında geçen Şirvan, Siirt ilimizin bir ilçesidir ayrıca Azerbaycan ve İran’da da aynı isimle şehirler vardır. Azerbaycan’dan veya İran’dan gelen Şirvanlı göçmenlere yakılan bir türkü olabilir.

Konya oturaklarında türkü meneler olarak bilinirken, "nineler" veya "mineler" olarak da isimlendirilmektedir.

Keten gömlek dize dek
Gel gidelim bize dek
Sarılalım yatalım
İlkbahardan güze dek
(aman aman) meneler
Şirvanlı meneler
Küp dibine oturmuş
İnce(e)lekten un eler

TAHİR SAKMAN

16 Mayıs, 2026

GÜNEŞ VE DENİZ SİDELİDİR



tanik.net'teki yeni yazım:

Tahir Sakman - Güneş ve deniz Sidelidir


GÜNEŞ VE  DENİZ SİDELİDİR

Güneşin saçlarından dökülen ışıkları yıkadığı, Akdeniz’in tüm sıcaklığıyla sardığı bir prensestir Side…


Güneş ve deniz, bu topraklarda her gün yeniden buluşurken,kadim sevgili olduklarını unutup her gün yeniden âşık olurlar; çünkü aslında her ikisi de Sidelidir…


Agorada alıp sattığı sevgiden başka da bir şey değildir. Kral Yolu’nda yürürken mağrur ama bir o kadar da masum Side’nin, altın çağlarının aslında hiç geçmediğini, saçlarınızı ürpertilerle yalayan tuzlu suların ömrünüze ömür kattığında anlarsınız…

Apollon Tapınağının sunağında, kendinizi hakikat aşkına boynunuzu uzatmış olarak bulursunuz. İçlerinde var olan “kendini bil” sırrı ayan beyan, beyaz bir bulutun güneşin ardına saklanması gibi sırlara bürünür. Görebilirseniz, görmüşsünüzdür…


Antik dünyanın tanrıları, attığınız her adımda yolunuzu keser; dünkü ihtişamlarının hatırına içinizde bir burukluk olsa da onlar, hâlâ efsunlu rüyaların efendileri olarak içimizde bir yerlerde gizlenmişlerdir.


An, yakamoz gibi yaşanır, bu ülkede…


Denizin ve güneşin kardeşliğinde, ânın büyüsü bin yılları aşar gelir ve içinizdeki antik sesleri yeniden duyarsınız. Side sahillerini yalayan bir rüzgâr, Kleopatra’nın nefesini taşır ve Roma’nın muhteşem çağları yankılanır hayallerinizde…


Kral Yolunda yürürken kral olmazsınız… taş yollardan süzülen seslerin ışığında, gözlerinizi kapatırsanız başlar yolculuğunuz; fetheden de fethedilen de siz olursunuz. Büyük İskender’e açılan kapılar, bir daha hiç kapanmaz…





Yaşam bir tiyatrodur artık; taş basamaklardan gökyüzüne uzanırken, kaç bininci yıldan sarkan bir replikle irkilirsiniz; bu sizsinizdir, kendinizi tanırsınız ve yeniden hep yeniden keşfe çıkmanın her türlü halidir içinizdeki heyecanlar…


Side; aslında antik bir sestir…


Şu köşede Herodot’tur seslenen; şu köşedeki tanrıdır, tanrıçadır; güçlerini kaybetmiş ama mermer sütunların üzerinde yaşamayı asla terk etmemişlerdir. Mermerin soğuk yüzünü ateşe çevirip mağrur bakışlarla ve biraz da merakla belki de acı bir ifadeyle bu çağa bakarken, bizlere hatırlatmak istedikleri; Side’nin dünü ve bugünüdür ve arka plandaki mesaj ise yaşamın kendi kulvarında yüzerken hep bildiği şeyi yaptığıdır:


Saatlerin alnına vurulan o gerçektir: “Tempus fugit, zaman geçer…


Oysa insan, geçse de yaşar… Ara sokaklara girdiğinizde sessiz fısıltılar karşılar sizi. Toprağın altındaki gün ışığı açığa çıkar ve ansızın yakalanırsınız: Bir martı sizi kanatlarına alır,altın kumların üzerine sere serpe atar gider.


Geriye sizden ne kalırsa / kalabilirse…


Attığınız her adım, yeni bir keşiftir. Uzaklardan el eden çağrılar, sizi tılsımlı bir dünyaya davet etmez, gizli bir pranganın esiri gibi adımlarınız gönüllü olarak koşar… Hangi zamanın esiri olmayı seçerdiniz?


Dün, dün değildir; tıpkı, bugünün de bugün olmadığı gibi… Hangi yarını almak isterdiniz?


Siz rüzgârsınız, siz güneşsiniz ve siz burada altın kumların efendisi olursunuz, tarihi yazan sizsiniz; şu mermerin içinde asırlardır gizlenmiş duran Platon’un, Aristo’nun veSokrates’in…. Baldıran zehri, burada ölümsüzlük iksirine dönüşür.  Ayaklarınızın dibine dökülen bir dünyanın içine saklanmayı seçersiniz. Asırlar artık size muhtaçtır…


Burası Side’dir:


Mağrur ama sevecen bir prensestir; güneşin ve mavinin ve yeşilin tonlarında özgürce dolaştığınız ülkedir. Side;Akdeniz’dir, güneş öteden beri buralıdır ve siz buradaasırların tozlu raflarından başka başka kimliklerle yeniden doğarsınız; çünkü aslında Side sizsinizdir…


Korsan gemisinden yayılan sarhoş şarkıların emanet öyküleridir, sulara dökülen…  Hayalet bir gemi gibi yelkenleriniz kırık da olsa asırları dolanırsınız…


Alanya, Side, Antalya… Önceki haftamı, bu coğrafyanın efsanelerle örülü dünyasında geçirirken, Türkmen kültürünün altın bir çadırda hâlâ ayakta durduğunu da gözlemlemek;köklerimizin dinamizmini, kıl çadırların özgürlüğünde gökyüzüne uzanan bir başkaldırının izlerinde görürken,doğaya saygının da zirvesiydi.


Ülkemizin her karışında ayrı / aykırı yaşamların izlerini gördüğümüz zaman düşünmeden edemiyoruz:


Bizlerden yarına nasıl bir iz kalacak?


TAHİR SAKMAN


15 Mayıs, 2026

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 77 FIRIN ÜSTÜNDE FIRIN 2. KAYIT


 

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 77 FIRIN ÜSTÜNDE FIRIN 2. KAYIT

Mazhar Sakman'ın kaynaklık ettiği bu türkü, İzmir Radyosu'nun bağlama üstadı Yılmaz İpek tarafından notaya alınarak TRT repertuvarına kazandırılmıştır.

Mazhar Sakman 12 telliyle çalıp söylerken udi Cenap Kendi ile kanuni Kazım Büyükşalvarcı eşlik ediyor.


Mazhar Sakman - Fırın üstünde Fırın

TAHİR SAKMAN

14 Mayıs, 2026

DENİZLER DOLU UFKUMUZ


tanik.net'teki yeni yazım:


Tahir Sakman - Denizler dolu ufkumuz


DENİZLER DOLU UFKUMUZ


 Ortaokul yıllarımdı, kolejde din dersi öğretmenimize bir soru sormuştum…

68 kuşağının mücadele yıllarıydı, biz henüz çocuktuk, aklımız ermiyordu ama radyolardan, gazetelerden öğrendiklerimiz, ismini duyduklarımız vardı. Soru da bunun üzerineydi. Çok basit bir soruydu aslında ama yanıtı oldukça güç olmalıydı ki…

“Deniz Gezmiş’in suçu ne, niye arıyorlar” demiştim… Oldukça tepki almış ve anlamıştım ki böyle sorular sormak tehlikeliydi… Bu sorunun yanıtını yıllar geçtikçe okuyarak, öğrenerek hatta yaşayarak öğrenecektim…

Bir hıdrellez günü, bahara merhaba denildiği bir günde üç fidan… Oysa binlerce fidan yeşerecekti…

Ülkemizi bazen anlamakta çok zorlanıyorum. Sürgünleri yolmakta üstümüze yoktur, sürgünleri yolmak yerine onları filizlendirip, ülkenin hayrına kullanma imkânı her zaman varken…

Boğazımıza bir şeyler düğümleniyor, diyemediklerimiz nefesimizi kesiyor. İlla ki bir ideolojiye mensup mu olmak gerekiyor? İnsanlar sizi kolayca bir ideolojik aidiyete sokup, kategorize edip hakkınızda peşin hükümler verebiliyor…

Çok uzun zamanlar öncesi… Konya’da, basın toplantılarını takip ettiğim dönemlerde bazı arkadaşlar ben geldiğim zaman “komünist Tahir geldi” diyorlarmış ve ben bunu birkaç yıl önce öğrendiğim zaman çok şaşırmıştım. Adım komünist Tahir’e çıkmış ama benim bundan haberim yoktu! Nasıl bir komünistlik yapmışsam!.. Sanırım toplumsal içerikli yazı ve şiirlerimden dolayı olmalıydı… Meğerse bir tek benim haberim yokmuş komünist olduğumdan... 

Ya ondansınız ya bundan…

Ülkemizin yanındayız, aydınlıktan yanayız; tam bağımsız ve özgür yurttaşlar olarak, Yüce Atatürk’ün gösterdiği hedefe yürümek en büyük amacımızdır. İnancımız Atatürk’tür…

Pırıl pırıl gençlerimizi… Ankara Ulucanlar Cezaevi şimdi müze… Geçtiğimiz yıllarda gezmiştim, korkunçtu… Çıkışta beni karşılayan bir sehpa kanımı dondurmuş, günlerce etkisinde kalmış ve o masum ağacın hâl lisanıyla:

/dünyanın en talihsiz ağacıyım ben
dallarımda yeşerdi sonsuza üç fidan/ demiştim…

Onlar, taburelerini kendileri tekmeleyerek korkuyu,korkutmayı başarmışlardı.

Gençlerimizin ardından ağıtlar değil yaşam sevinci dolu aydınlık günlerin şarkılarını söylemeliydik… Umutlarımız hiç bitmedi; Denizler ufuklarımızı doldurdu, çünkü onlar hep bahardılar:
 
BAHARDILAR


Umudum sende çocuğum
Aydınlıktır yarınlar
Güneşin kucağında
Yok olur karanlıklar
 
Yeşerse de darağacı
Özgürlüktür tutkumuz
Sevgi barış türkümüz
Denizler dolu ufkumuz
 
Bahardı dikti başları
Yürüdüler sonsuza
Üç arkadaştılar
Yazıldılar yıldıza
 
Deniz Yusuf Hüseyin
Bir destandan kalanlar
Yarım kalmaz bu türkü
Nicesini çağırıyor analar


TAHİR SAKMAN

13 Mayıs, 2026

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 76 YÜRÜDÜ YÂR YÜRÜDÜ (CAMİNİN MÜEZZİNİ)


 

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 76 YÜRÜDÜ YÂR YÜRÜDÜ (CAMİNİN MÜEZZİNİ)

Konya oturak repertuvarında kısaca "caminin müezzini" diye de bilinen bu önemli türküyü Mazhar Sakman 12 telliyle çalıp söylerken, kendisine udi Cenap Kendi ile kanuni Kazım Büyükşalvarcı eşlik ediyor.


Mazhar Sakman - Yürüdü yâr yürüdü (Caminin müezzini)


TAHİR SAKMAN


TAHİR SAKMAN





12 Mayıs, 2026

81 YAŞINDAKİ GENÇ SANATÇI


tanik.net'teki yeni yazım:


81 YAŞINDAKİ GENÇ SANATÇI
 
Geçtiğimiz cuma akşamı kelimenin tam anlamıyla bir rüzgâr estirdi; ötesi fırtınalar, kasırgalardı…
 
Mustafa Keser, usta sanatçılığını ilerleyen yaşına rağmen konuşturdu ve bir şeyi daha gösterdi ki SKM’de (Selçuklu Kongre Merkezi); sanatçılar çınarlar gibi hep ayaktadırlar, kalplerindeki fırtınaları toplumla paylaştıkça büyürler…
 
Tam iki saat şarkı söyledi… aslında o söylemedi: ona eşlik eden binlerce Konyalı, salonu duygusal bir yapıya dönüştürdü. Seyirci kitlesinin çoğunluğunu oluşturan orta yaşın üzerindekiler, gençlik heyecanlarını hatırladılar hatta bastonla gelenler bile vardı. Bu da Mustafa Keser’in, sanatın gücünü gösteriyordu apaçık…
 
Enerjisine hayran kalmamak mümkün değildi; sevenlerinin coşkusu da en az onunki kadardı, salon adeta inledi… Türk Sanat Müziğimizin ölümsüz şarkılarını hep birlikte yeniden söyledik.




 
İzmir’de, İzmir Radyosu’nda önce enstrüman çalarak sanat hayatına başladığın anlattı Sayın Keser, o dönemlerde büyük sanatçılara, Müzeyyen Senar’dan tutunuz ülkenin kalbur üstü birçok sanatçısına çaldığını anlattı. Repertuvarının genişliğini bildiğimiz Sayın Keser, şarkılarını yılların sahne performansıyla yansıtırken, tekrar geleceğinin de sözünü verdi.
 
Halk konserleri düzenleme fikrinin aslında geleceğe bırakılacak önemli bir miras olacağının da hâl lisanıyla bizlere anlattı. Sanki “halka veda” konseriydi, sanki jübile yapıyordu ama sanatın, sanatçının jübilesinin olmayacağının kendisi canlı bir örneği gibiydi sahnede… Geçmiş zaman üstatlarından söz ederken, kendisini de “merhum bestekâr adayı” olarak esprili bir şekilde takdim etti. Bu arada anlattığı fıkralar ve konser esnasında kullandığı argo kelimeleri öyle bir telaffuz etti ki hiç argoluğu kalmadı. O, 81 yaşındaki genç sanatçı, yüreklerimizi tekrar, tekrar fethetti…
 
İzmir, sanatçıya sahip çıkar ve bu konuda oldukça da vefalıdır. Aklıma hemen merhum Rıza Konyalı geldi… Merhum Konyalı’ya, Konya’dan çok İzmir sahip çıkmış ve son günlerini huzur içinde geçirmesini sağlamışlardı. Bu nedenle İzmir’e, sanatsever bir Konyalı olarak bir teşekkür borcumuz vardır. Abim Vedat Sakman da profesyonel müzik hayatına İzmir’de başlamıştır.
 
Meram Belediyesi, Konevi Kültür Merkezi’nde Sanat Yönetmeni olarak çalıştığım yıllarda iki büyük Konyalı ustayı; Rıza Konyalı ile Âşık Salihi’yi aynı sahnede buluşturmuş ve yaşantılarından kesitler sunmuştum, tam bir belgeseldi… “Unutursun diye” ve “Dayanılmaz bir çile” isimli şarkılarının yanı sıra pek çok şarkısı ünlü sanatçılar tarafından okunan ve altın plak sahibi olan sanatçımızın hayatta olması aslında bize büyük fırsatlar da sunuyor.  Konya, en azından evladına olan vefa borcunu göstermelidir…
 
Sanata ve sanatçıya olan özlemini Konya, Mustafa Keser konseriyle göstermiştir. Bu şehrin manevi ikliminin en başında müzik vardır. Mevlâna, “Fihi Ma Fih” adlı eserinde meal olarak “Horasan’da kalsaydık zahitlik yapardık ama buraya geldik insanlar bizden şiir istedi” diyor. İlk Askeri Tabilhane (askeri bando) Konya’da kurulmuştur. Mehterhanenin temeli Selçuklu Konya’sında atılmıştır. Yine aynı dönemde “düz bir borunun bükülerek enstrüman yapılması” Selçuklu Konya’sında mümkün olmuştur. O dönemlerde böyle bir teknoloji Avrupa’da yoktur. (Konuyla ilgili olarak merhum Mahmut Ragıp Gazimihal’in, Konya’da Musiki isimli eserinde ayrıntılı bilgiye ulaşılabilir.)
 
Namaz vakitlerde “nevbet davulu” çalınan bir coğrafyanın adıdır Konya… Mevlevi Dergâhı esasen döneminin konservatuvarıdır, birçok sanatçı burada yetişmiş, çağın çok ötesine seslenmişlerdir. Keza Mevlâna’nın da rebaba bir kiriş (tel) ilave edecek kadar müzik bilgisinin olduğu gözden kaçırılmamalıdır.
 
Bu şehrin mayasında müzik vardır; Konya türkülerinin sanat değerinin oldukça yüksek olduğunu erbabı bilir; o türküler ki Orta Asya steplerinden kopup gelen sert rüzgârların, Konya Ovası’nda, Konya oturaklarında vücut bulmuş halidir. Anadolu kökenli en eski türkülerimiz yine bu coğrafyanın sahip olduğu en büyük sözlü hazinelerimizdir.
 
Bu nedenle Mustafa Keser’e gösterilen ilgi boşuna değildir; şehrin hafızasında yer eden sanat aşkının görünür kılınmasıdır.
 
İki saat sahnede kalmasına rağmen sahneyi terk etmemek için adeta direndi ne o bize doydu ne biz ona… Bu müzik aşkıdır; Konya türkülerinin kaynak kişilerinden merhum babam Mazhar Sakman’dan iyi biliyorum, ömrünün son günlerinde on iki telliyi bile taşıyamayacak durumdayken, iki koluna iki kişi girip götürüldüğü oturaklardan şafakta, horozlar öterken adeta dirilip geldiğine çok şahitlik ettiğimden, Sayın Keser’in bu enerjisini anlamam oldukça kolay oluyor.
 
Konya, Mustafa Keser’i bağrına bastı, Mustafa Keser de onları, yılların deneyimiyle, şarkılarıyla kucakladı. Bu konserin tekrarı bir daha olur mu bilmiyoruz ama temennimiz uzun yıllar Sayın Keser’i aramızda görmektir…
 
İyi ki sanat var, sanatçılarımız var…
 

TAHİR SAKMAN






10 Mayıs, 2026

UTANMAYANLARIN YERİNE UTANMAK!


 

UTANMAYANLARIN YERİNE UTANMAK!
 
Bugün Konya tam baharı yaşarken Konyalılar da kendilerini dışarı attı. Yeşil alanlar doldu taştı…
 
Biz de Altınapa Barajı’na doğru yollandık. Barajdaki su seviyesi epey yükselmiş tabii ki çok sevindik ama…




 
Barajın etrafı koruma havzası olmasına rağmen, o kadar uyarı tabelası olmasına rağmen yine de balık sevdalıların, mangalcıların istilasına uğramış. Çadır kuranlara bile rastlıyorsunuz. Çevredeki çöp görüntülerine hiç girmeyeyim.
 
Arkadaşlar, baraj şehrin en önemli su kaynağı, evlerinizdeki musluklardan bu su akıyor zaman zaman… Ne yaptığınızı, neyi kirlettiğinizin farkında mısınız? Siz, içtiğiniz suyu korumazsanız, kim koruyacak?
 
Barajı, Beyşehir’e doğru birkaç yüz metre geçince… Bu gençler hep böyle yapıyor; büyüklere kötü örnek oluyorlar (!) büyüklerinin kirlettiği doğayı temizleyip bir de branda asıyorlar, üstelik isimlerini de yazmıyorlar!..
 
Ama öyle kibarca bir mesaj vermişler ki; ben utandım, utanmayanların yerine!..
 
TAHİR SAKMAN