YAŞAM SEVGİYLE BAŞLAR

16 Nisan, 2026

NİSANDA İLK YAĞMUR İLK BEREKET


 tanik.net'teki yazım:


NİSANDA İLK YAĞMUR İLK BEREKET

Çocukluğumuzun o renkli dünyasında her şey bir kutlama her şey bir şölendi…

Daha doğrusu her şeyi her olayı kutlama yapmanın, şölene çevirmenin gizli bir yolunu bulmuştuk sanki… Kalplerimizde biriken yaşama sevincinin tezahürü olsa gerekti bu durum… Oyuncaklarımız yoktu… hani bugün çocuklarımıza aldığımız kumandalı, türlü sesler ve ışıklar içindeki oyuncakları bırakın, ucuz plastikten yapılmış bir arabamız bile olmamıştı.

Aslında benim bir tane olmuştu… Babaannem hac dönüşü bana oyuncak tabanca hediye etmişti. Tetiğine bastığım zaman içindeki çarkın dönmesiyle, ağzından ateş saçan bir canavara dönüşüyordu. Sesinden önceleri ben bile korkmuştum. Sanırım içinde çakmak taşı vardı ve bir gün bitince benim canavar ateş saçmaz olmuştu… İkincisini,babaannemin evinde görmüş ve istemiştim ama vermedi ve o tabanca orada paslandı gitti; tıpkı, babamın piyanosunun çelenin altında, kar, yağmur altında çürüdüğü gibi… (Konya’nın belki de ilk piyanosunun hikâyesini bir gün yazmalıyım.)

Babaannem Vesile Hanım tipik bir “Gonya gadını”ydı… “Yarım okka etten dokuz kap yemek yapan…” Merhum dedem Hakkı Efendi, Şam Cephesi’nde (Filistin-Suriye) askerdir… Gündüz İngilizlerle, gece, sırtlarından hançerlendikleri Arap aşiretleriyle savaşırlar. Dedem Konya’ya geldiğinde ayağındaki postal kaynamıştır; postalı keserek çıkarırlar. Hastadır, 40 gün yaşar…

Oysa babaannem, ona aşure gününde yaptığı aşureleri kuyulara sarkıtarak, mutfakta selelerin altında gezdirerek saklamaya çalışmıştır ama nasip olmaz…

Uzun yıllar sonra hacca gitmek ister. O dönemde tek başına almamaktadırlar, babama teklif eder, o da kabul eder ama… Tam üç kere pasaportu yanar; çünkü babam Mazhar Sakman, Konya oturaklarının, Konya türkülerinin değişmez simasıdır. “Dönünce, dayanamam rakı içerim, tövbemi tutamam” endişesiyle gitmez.

Babamdan umudunu kesen ninem, Yılanlı Medrese’nin köşesinde yardım toplayan bir adama evlenme teklif eder: “Sana varıyım, birlikte hacca gidelim!” (Belki de babaannem, bu yönüyle Konya’nın ilk feministidir.)

Osman Ağa’nın canına minnettir, dindar ve yoksul bir adamdır. Evlenirler, herkesten önce gider gelirler. Babaannem ölünceye kadar yanından hiç ayrılmadı Osman Ağa…

Bahsettiğim tabanca, bu hac dönüşü hediye edilen oyuncaktı…

Gazoz kapağına çamur doldurup oynardık… Soba telini büküp araba yapmaya çalışırdık. Ama en iyisi kavak ağacından yaptığımız düdüklerdi…

Her olayı şölene çeviririz demiştim ya, işte bir örnek:

Çocukluğumun bir bölümünün geçtiği Konya’nın Sarıyakup Mahallesi’ndeki bağ evimizde en büyük eğlencelerimizden birisi de nisan ayında yağan yağmurlarda çıkıp ıslanmaktı. Şifaydı bu yağmurlar annem öyle derdi. Bir köşeye teneke leğen koyup yağmurun o eşsiz tınılarını dinlemekten daha güzel bir melodi olabilir miydi?

Bahçemizdeki büyük küpün ağzını açardık su dolsun diye… Ama içtiğimizi de hiç hatırlamıyorum çünkü çamur rengine bürünürdü. Yine de bir tas koyardı anam, birkaç damla da olsa içerdi…

Mevlâna Türbesi’nde bulunan “nisan tası” geldi aklıma… Son İlhanlı hükümdarı Olcaytu Sultan Mehmed’in oğlu Ebu Said Bahadır Han, Musul’da yaptırmış ve 1327 yılında Mevlânâ Dergâhı’na hediye etmiştir. Nisan ayında yağan yağmurlarla dolan sular, halka “dergâh zemzemi” diye dağıtılırmış. Mevlâna’nın destarının ucu da batırılıp dağıtıldığı için “destar suyu” olarak da adlandırılırmış. Hatta bereketli olsun diye ekilecek tohumların bir miktarı nisan tasında bekletilip sonra diğer tohumlarla karıştırılarak ekilirmiş…

Nisan yağmurlarının bu kadar önemsendiği bir şehirde, biz çocuklar da elbette kayıtsız kalamazdık; nisan yağmurları başladığı zaman dilimizde bir tekerleme:

“Yağ yağ yağmur
Teknesi hamur
Ver Allah’ım ver
Sicim gibi yağmur”

Yedi kapı dolaşırdık; her evden bir miktar tereyağı, bulgur, salça, ekmek alıp bulgur pilavı pişirtir yerdik ama illa tahta kaşıkla olacak! Lezzetin ve bereketin farkına vardınız mı?

Bu sene nisan ayı oldukça bereketli geçiyor ama çocuklarımızın bu geleneklerden haberi bile yok… Şimdi elime bir tas alıp kapınızı çaksam bana güler misiniz?

Galiba tersine değişen bir dünyada yaşamaya çalışıyoruz. Sokaklardaki o cıvıl cıvıl sesler yok artık… Çamurlara battığımız bahçelerdeki lezzeti yitirdiğimiz gibi çocuklarımızı da sokak oyunlarını ellerinden alarak yitirdiğimizin farkında mısınız?  

Ama bizim çocuk seslerimiz, gök kubbenin altında bir yerlerde hâlâ yankılanıyor olmalı, duyabiliyor musunuz?

“Yağ yağ yağmur
Teknesi hamur
Ver Allah’ım ver
Sicim gibi yağmur”

TAHİR SAKMAN


15 Nisan, 2026

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 72 ENGİNLİ YÜKSEKLİ KAYALARIMIZ


 

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 72 ENGİNLİ YÜKSEKLİ KAYALARIMIZ
 
Merhum Sakman’a göre türkü, Konya’nın yerel saz sanatçılarından “Fırkının İsmail” lakaplı kişi tarafından yakılmış… Bu türkünün haricinde “Çıkabilsem şu kaleden saraya” isimli türkünün de ona ait olduğu söylenir.
 
Anadolu’da türkü yakmanın sadece beste yapmak olmadığı da göz önüne alınmalıdır; çünkü mevcut bir ezgiye söz döşemek de aynı anlama gelmektedir. Anonim ezgilerin zaman içerisinde farklı sözler giydirilerek okunması sık rastlanan bir durumdur. Konya oturak repertuvarını incelediğimiz zaman sıklıkla bu durum karşımıza çıkmaktadır.
 
Fırkının İsmail lakaplı saz sanatçımızın İzmir’de çok bulunduğundan söz eden merhum Mazhar Sakman’ı, söz konusu kişinin yaktığı söylenen türkülere baktığımız zaman Ege yöresine ait türkülerle benzerlikler içerdiği görülmekte ve doğrulamaktadır. Her ne kadar yakın benzerlikler olsa da bu türküler şehrin dokusuna, tavrına uyum sağlamış ve uzun yıllardan beri Konya ağzıyla okunarak günümüze ulaşmıştır.
 
Fırkının İsmail’in usta bir saz sanatçısı olmasının yanı sıra hırçın bir mizaca sahip olması ve bıçkınlığı neticesi, çok sık hapislere düştüğü de bize aktarılanların arasındadır.
 
Ona izafe edilen türkülerin derin anlamlar içerdiği görülürken, türkü metinlerinin de yanık olması, Konya oturaklarında neden bu kadar tutulduğunun da bir açıklamasıdır.
 
Türkünün tam metnini, bendenizin yazdığı ve Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından dijital olarak yayımlanan “Türkü Hazinesi Mazhar Sakman” isimli eserimde bulabilirsiniz. Kitabın indirme linki şöyle:
 
https://www.dijitalkitabim.com/kitaplar/konya/hatiratlar/mazharsakman/index.html
 

MAZHAR SAKMAN- ENGİNLİ YÜKSEKLİ KAYALARIMIZ


TAHİR SAKMAN
  

13 Nisan, 2026

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 71 ÇAY KENARINA BOSTAN EKTİM SEL ALDI (ÇAY KENARI)


 

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 71 ÇAY KENARINA BOSTAN EKTİM SEL ALDI (ÇAY KENARI)
 
Konya oturaklarının bu yanık türküsünü Mazhar Sakman 12 telliyle çalıp söylüyor.
 
Türkünün metnine baktığımız zaman “Konyalının kadere sitemi” dememiz mümkün. İçinde inceden bir hüzünle gizli bir aşk hikâyesi barındıran türkü metni, yürek yakacak cinsten. Hayatta, her ne yaptıysa işleri ters giden bir insanın hikâyesi gibi… Anadolu’da pek çok türküde geçen “turna” temi, bu türküde de yerini alırken, turna, burada bir imge görevi görüyor ve turna kuşunun göçleri, ayrılığı sembolize etmesi üzerinden ayrılığa ve zorunlu göçe dair bir mesaj veriliyor.
 
Türkünün merhum Sakman’dan yazdığım metni şöyle:
 
ÇAY KENARINA BOSTAN EKTİM SEL ALDI (ÇAY KENARI)
 
Çay kenarına bostan ektim sel aldı
Küçücükten bir yâr sevdim el aldı
Babam öldü anam öldü kim kaldı
 
İnme turnam inme  
Çaylar susuz çöllere
Ben gidersem nazlı yârim  
Meyil verme ellere
 
Çay kenarına bostan ektim yayıldı
Elin oğlu değil mi bir bıçakta bayıldı
Nere gideyim yâr boynuma sarıldı
 
İnme turnam inme  
Çaylar susuz çöllere
Ben gidersem nazlı yârim  
Meyil verme ellere
 
Çay kenarına bostan ektim biterse
Benim vadem senden evvel yeterse
Benim yârim yaban ele giderse
 
İnme turnam inme
Çaylar susuz çöllere
Ben gidersem nazlı yârim  
Meyil verme   ellere


MAZHAR SAKMAN-ÇAY KENARI
 
TAHİR SAKMAN
 

10 Nisan, 2026

BİR FİNCAN GÖKYÜZÜ

 


tanik.net'teki yazım:


BİR FİNCAN GÖKYÜZÜ
 
“Abi, valla benim suçum yok! Bütün kabahat şu yıldızda... O yıldız öyle bakmasaydı, vallahi de billahi de ekmek, Kur’an çarpsın, iki gözüm önüme aksın; o yıldız gülmeseydi, tebessüm eden rüzgârların kenarında ağlamayacaktım… Gölgelerime bıçaklar sokup katilimi ihbar etmeyecektim. Kendimi adam yerine koyup adam gibi yaşamayacaktım. Bütün suç, abi, şu yıldızda; her gece yoluma çıkıp kanıma batırır ışıklarını. Öyle çok konuşur ki aslında hiç konuşmaz; susarken konuşur o. O dediysem, o benim… Aslında siz de bensiniz; farkında mısınız? O yıldızı susturduğumda ben hiç konuşmuyor olacağım ve siz artık o yıldızın ışıklarında dans edeceksiniz, hayallerinizle... Hayal, hayalleriyle dans edecek! Çok gülerim artık… Aslında gülen; gülünendir ve geceye düşerse ışıklarınız...
 
“Şey, hani” diyorum ki “bizde kalmamış da annem gönderdi; bir fincan ödünç gökyüzü verir misiniz?”
 
Hatırlar mısınız:
 
Hani bir zamanlar; komşunun komşu olduğu zamanlar canım… komşuluğun ötesinde; can olduğu, derman olduğu zamanlar? Evde eksik, gedik olduğu zaman tamamlayan, açık kapı gördüğü zaman örten komşuların dönemini? Eğer yemek kokarsa yedi komşuya dağıtıldığı?..
 
Ocakta yemek pişerken yağın yetmediği, çay içerken şekerin bittiği hatta eve misafir geldiği zaman kahvenin olmadığı… Sofrada ekmeğin yetmediği…
 
Ama ne gam; komşular vardı, komşu gibiydi hepsi de…
 
/Komşu gibi komşular vardı
Her derdimize koşardı/
 
Annem hemen elime bir fincan tutuşturur, komşuya yollardı:
 
“Hatçe teyze bizde kalmamış da annem gönderdi…”
 
Sonra alınan misliyle bir vesile ile iade diyemem; çünkü karşılıksızdı her şey belki hediye veya paylaşmak daha doğru bir tanım olacak…
 
O geçtiğimiz yollar artık bize çok uzaklardan el sallarken, mazinin sisleri kulaklarımıza yeni şarkılar söylüyor…
 
Bırakın o komşuları, fincanların bile huyu değişti… kimisi büyüdü kimisi french press mahkûmları gibi…
 
Bir yüreğimiz kaldı geriye, bir de solumaya çalıştığımız hava, şimdilik bedava!
 
Ve bizler, gri bir gökyüzünün altında dünden kalan bir şarkı gibi elimizde kulpu kırık bir fincan ile dolanıyoruz, annemizden yadigâr kalan bir sesle:
 
“Şey, hani” diyorum ki “bizde kalmamış da annem gönderdi; bir fincan ödünç gökyüzü verir misiniz?”
 
TAHİR SAKMAN
 
https://tanik.net/bir-fincan-gokyuzu/3446

09 Nisan, 2026

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 70 PENCERESİ YEŞİL PERDE (EĞMELENDİ)


 MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 70 PENCERESİ YEŞİL PERDE (EĞMELENDİ)

Konya oturaklarının bu coşkun türküsünü Mazhar Sakman 12 telliyle çalıp söylerken kendisine udi Cenap Kendi ile kanuni Kazım Büyükşalvarcı eşlik ediyor.


MAZHAR SAKMAN-PENCERESİ YEŞİL PERDE

TAHİR SAKMAN

06 Nisan, 2026

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 69 KAHVENİN ÖNÜNDE TABAKAM KALDI (MEMEDİM) 2. KAYIT


MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 69 KAHVENİN ÖNÜNDE TABAKAM KALDI (MEMEDİM) 2. KAYIT
 
Türküye başlamadan önce merhum Sakman, evlatlarına hitaben Konya türküleri hakkında önemli bilgiler veriyor. Türkü yakıcılarla ilgili anlattıklarından; örnek olarak babaannem Vesile Hanım’ın yanı sıra Alim Hoca, Bülbül Hoca gibi şehrin isim yapmış kadın hocaların yaktığı türkülerin hikâyelerini de anlatıyor.
 
Babayla oğulun Şam Cephesi’ne, (Filistin, Suriye) gönderilmesinin acısını bir eş, bir ana yüreği başka nasıl anlatabilirdi ki? Türkülerimizin neden yakıldığını bilerek ve o günlerin acısını yüreğinizde hissederek dinlerseniz, ülkemizin ve insanının ne acılara; sadece vatan için katlandığını da anlamamız kolaylaşacaktır. Ve böylece özgürlüğümüzü borçlu olduğumuz şehitlerimize minnet borcumuzun olduğunu da hatırlayacağız...
 
Konya oturaklarında çalıp söylenen türkülerin elbette ki hepsi hareketli değildir; pek çok türkünün metnine baktığımız zaman ağıt olduğu görülecektir ancak zamanla ezgilerin ritmik yapısı değişikliğe uğradığı için oyun havasına bürünmüştür. Türkülerimiz çalınıp söylenirken merhum Sakman müzisyenleri ikaz ederek ritminin düşürülmesini isterdi. Zaman pek çok şeyi törpülediği gibi türkülerimizi de aynı muameleye tabi tutmuştur.
 
Günümüzde bu kadar imkân varken ve türkülerimiz erozyona uğrarken hâlâ kılını kıpırdatmayan Konyalıları tarih elbette sorgulayacaktır.


MAZHAR SAKMAN-KAHVENİN ÖNÜNDE TABAKAM KALDI
 
TAHİR SAKMAN
 

04 Nisan, 2026

KONSER NOTLARI (BİR ASSOLİST HER ZAMAN ASSOLİSTTİR)


 

KONSER NOTLARI (BİR ASSOLİST HER ZAMAN ASSOLİSTTİR)
 
*Dün akşam Muazzez Ersoy’un konseri vardı. Oldukça şık ve sade krem bir tuvaletle sahne alan sanatçı formunu koruduğunu da gösterdi.
 
*Assolist olmanın her sanatçıya nasip olmayacağını da gösteren Muazzez Ersoy, bana göre son assolistlerimizden bir tanesi. Sayıları gittikçe azalan bu sanatçıları da aslında bir şekilde koruma altına almamız gerekiyor.  
 
*Sanatçı, annesinin hayalini gerçekleştirdiğini anlatırken aslında önemli bir konuya da dikkat çekiyordu: Şimdi gençler “rap” dinliyorlar… genel olarak ve benim anladığım kadarıyla tek düze bir ritimle ve agresif sözlerle gençlerin isyanlarını dile getiren enteresan bir tür… Oysa sanat müziğimiz girişiyle, ara nağmesiyle, meyanıyla başlı başına bir sanat ürünü… Bunu destekleyen ruhunuza işleyen güfteler de ayrı bir şaheser. Dinlediğiniz zaman sizi kanatlandıracak türden… Aynı şeyleri türkülerimiz için ve Klasik Batı Müziği için de söylemek mümkün. Kalbinizin kapılarını aralayan bu tür müzikler ülkemizde ne yazık ki son dönemlerde üretim açısından sıkıntılı bir süreç yaşıyorlar. Belki de bu durum, yaşadığımız dünyanın; kaosuna, yoksullaşmasına ve zenginliklerin adil paylaşılamaması gibi nedenler sonucu olması kuvvetle muhtemel. Bu tamamen sosyolojik bir olay. Geçmişin 4-5 dakikalık besteleri yerini 2-3 dakikalık eserlere bırakırken daha ne olduğunu anlamadan bir bakmışınız şarkı bitivermiş, sözlerse ayrı bir âlem… Tabii bundan muaf olan; şarkılarını şarkı, müziğini müzik gibi yapan bestecilerimiz hâlâ var ve dünün duyarlılıklarıyla çalışmalarını yürütüyorlar ki bu da bizim şansımız olmalı…
 
*Konseri izleyenlerin profiline baktığımız zaman genellikle orta yaş ve üzeri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Gençlerin de hatırı sayılır derecede salonu doldurması, müziğimiz açısından sevindirici.
 
*Şarkıların neredeyse tamamını izleyicilerin de söylemesi hafızalarımızda yer eden güzelliklerin asla eskimeyeceğinin de bir göstergesi… Konya’nın önemli sanatçılarından Âşık Salihi’nin bir eserini de istek üzerine okurken, düşünmeden edemedim; acaba Konya’ya gelince en azından bir telefon edip Âşık Salihi’nin hatırını sormuş mudur acaba? Konya’da, bizim kuşağın “milli marşı” diyebileceğimiz “Unutursun diye” isimli şarkıya da tabii ki tüm salon eşlik ederken duygusal anlar yaşanmasına da vesile oldu.
 
*Salon doluluk oranı oldukça yüksekti ve izleyenlerin özenli kıyafetleri, müziğin Konya halkı üzerindeki etkilerini de yansıtır gibiydi. Hanımlar, beyler “şıkır şıkır” giyinmişlerdi. Yalnızca önümde oturan bir genç vardı, başını telefondan hiç kaldırmadı ta ki Sayın Ersoy’un “Ankara’nın bağları”nı okuyana kadar… Sanat müziğimizin önemli şarkıları arasında bunu okumalı mıydı, çok emin değilim… Merhum sanatçılarımız Müslüm Gürses ile Ferdi Tayfur’u hatırlamak da kadirşinaslık olarak öne çıkarken zaman akıp gitti…
 
*Konser yarım saat geç başladı… Bizim gibi zamanın koştuğu yaşlarda olanlar için bu yarım saat çok önemli bir zaman dilimi… Neden ilan edilen saatte başlamaz ve geç kalındığı zaman bir açıklama yapılıp özür dilenmez?
 
*Yaklaşık bir buçuk saat sahnede kalan sanatçı, nostalji albümlerinde yer alan pek çok şarkıya yer verdi.
 
*Bir assolist her zaman assolisttir… Teşekkürler Muazzez Ersoy; kalplerimizdeki sesleri notalarla yansıttığınız için, Konya sizi her zaman bekleyecektir…  
 
TAHİR SAKMAN  

01 Nisan, 2026

"İZMİR ELLİ"

 

"İZMİR ELLİ"



"İZMİR ELLİ"
İzmir merkezli bir haber sitesi olan tanik.net'te yayımlanan yazım... Konya ile İzmir arasında kurulan gönül bağlarımızı anlattım...


“İZMİR ELLİ”
 
“Yazıyla geçen bir ömür” de diyebilirsiniz aslında…
 
Özellikle bu alanı ben seçtim; yazılarımdaki yerel özelliği, evrensele açılan bir kapı olarak gördüm. Yereli olmayanın… toprağa kök salmayan ağaç; gökyüzüne, ışığa doğru başını nasıl yükseltebilir ki?
 
Küreselleşen dünyada yerelden daha özel ne olabilir? Milletlerin birbirine benzediği, kültürün aynılaştığı bir dünyada, korunması gereken en önemli değer “yerel kültür” değil midir? Yerel kültürü korursanız, “özgün insan”ı da korumuş olursunuz…
 
Yazılarımdaki yerellik… yani bendeniz, Konya âşığı bir insanım; yüreğimdeki fırtınaları bu şehrin kadim mirasına borçluyum. Bu coğrafya, yerleşik düzene ilk adımların atıldığı coğrafyadır. Çatalhöyük’te başlar bu yangın… Şiirlerim, öykülerim, denemelerim… her ne yazdıysam Konya’dır…
 
Dünya çok küçüldü; internet her şeyi anında paylaşmanıza olanak sağlıyor, böyle olunca da ha Konya ha İzmir… İnsan her yerde ‘özde’ aynı değil mi?
 
İzmir’in bende özel bir yeri vardır: Babam İzmir Muallim Mektebi’nde okumuştur. Abilerimden birisi müzik hayatına İzmir’de atılmış diğer abim İzmir’de uzun yıllar öğretmenlik yaptıktan sonra Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ni bitirerek Gültepe’de eczane açmıştır. Daha öncesi de var tabii, babamın ilk eşi İzmirlidir, halam, uzun yıllar İzmir’de, Karşıyaka’da yaşamıştır. Bendeniz de askerliğimin bir bölümünü Gaziemir’de tamamlamıştım. Yeğenlerim İzmir’de yaşamaktadır…
 
Konya’nın bazı köyleri için “İzmir elli” derler…
 
Özellikle kışın çalışmak için İzmir’e giden Konyalılar için söylenir bu deyim… Bu İzmir elli Konyalılar zamanla yerleşerek, İzmir’in ekonomik, sosyal ve kültürel hayatına katkılar sunmuşlardır. İnlice, Kozlu, Çalmanda, Yanekin, Hasan Şeyh ve çevre köyleri örnek olarak verebiliriz. Hatta Hasan Şeyh Köyü sakinleri bu durumu tersine çevirmeye başlamıştır. İzmir’in sıcak günlerinde bunalanlar, köydeki eski evleri restore ederek yazın köyün serinliğine sığınmaktadırlar. Bu tersine göç birkaç ayla sınırlı olsa da içlerinde önemli sayıda İzmirli bulunması da ayrı bir dikkat çekici konudur. Keza İzmir’de kurulu bulunan “Konyalı” dernekleri zaman zaman kültürel etkinlikler düzenlemektedir. atta HBu nedenle yazılarım onlar için sıladan gelen bir mektup olarak da değerlendirilebilir.
 
Bozkırın sert rüzgârlarını, İzmir’in imbat serinliklerine emanet edeceğimi de düşünebilirsiniz.
 
Şehirler büyüdükçe kozmopolitleşiyor ister istemez… Homojen yapılar bozuldukça dünün arayışına düşüyoruz. Dünün aydınlığını, yarınların ışığına yüklemek zorundayız. Dünya değiştikçe zaman… zaman hep aynı, zaman; insana göre farklı, doğaya göre farklı işlerken bizler aynı kalamayız ve değişim kaçınılmaz oluyor…
 
Şehirlerin ruhuna yolladığımız sitemlerin kaynağı aslında kendimizden başkası değil midir?
 
Her şehrin karakteri, insanlarının karakteridir ve şehirler insanlarıyla var olurlar. Şehirlere anlam yükleyen insanlarıdır… Ya, sizin anlamınız?
 
Konya… dıştan bakılanın tam aksine; muhafazakâr yapının altında gizli bir hazine gibi duran hoşgörü ve sevgi iklimi… Mevlâna olmasaydı… İbn Arabi Konya’da on yıl geçirerek üvey oğlu Şeyh Sadreddin Konevi’yi yetiştirmeseydi, ‘Horasan Erleri”, Oğuz Boyları bu şehri yurt tutmasaydı, Türkmen Kocası Yunus, “dünyanın merkezi burasıdır” diyen Nasreddin Hoca… Liste çok uzar. Selçuklu’nun kadim payitahtına, Selçuklu asırlarından beridir anlam katan bu insanlar olmasaydı, bu toprak böyle verimli olabilir miydi?
 
Platon… yani Eflatun-u İlahi, bu şehrin toprağına sinmiş bir isim… Şehrin her dokusunda ismi var; mezarının bile Konya’da Alâaddin Tepesi’ndeki Eflatun (kilise) mescidinde olduğuna inanılır… Konya Ovası’nın bir iç deniz olduğu ve “bir tedbirle bunu kurutarak” yerleşim alanına dönüştürdüğü söylenir. Şehir adını, kapılarına asılan ikonalardan almıştır… Tarih bu şehirde şekillenmiştir…
 
Hangimiz, coşkun bir Konya türküsü duyduğumuz zaman kıpır kıpır olmayız? Merhum Rıza Konyalı, Konya türkülerine ses vererek İzmirlilerin gönlünde taht kurmamış mıdır?
 
Çatalhöyük’te titreyen kalbim, Efes antik kentinde de aynı duygularla çarpar… Mevlâna Müzesi’nde kanatlanan ruhum, Meryem Ana’da aynı saflıkla kanat çırpmaz mı?
 
Ülkemizin her taşının altında efsanelerle beslenen, büyüyen bir kültür yatıyor. Köprü kurmak da duygularımıza, düşüncelerimize ve belki biraz da hayallerimize kalıyor.
 
Bir vesileyle uzun yıllar önce söylediğim bir şiiri sunarken, yaşantınızın şiir gibi değil; ‘şiir’ olmasını dilerim… Daha ne olsun?


ISLAK MEKTUPLAR
 
kaç uzar yıllara bu mektup
ak düşler pembe kâğıtta sıralı
yanmayı unutmuş bir ucundan
kalem tutuşmuş yürek yaralı
 
imbatlardan önce koşup gelen
ah izmir hayallerin sesidir
işte kordon işte konya arası
aşkların alevden nefesidir
 
üçüncü mevki umuttur basmane
fuarda kemandır kaşları körpecik
karşıyaka karşı değildir aşka
pembeden bir kızdır dans eder tepecik
 
sunulmuş yürektir zamana
bulutlara kazınır ıslak mektuplar
hiç yazılmamış gibi yeniden
yaşandıkça yazılır ıslak mektuplar

 
TAHİR SAKMAN 
 






28 Mart, 2026

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 66 MERZİFON’UN BAĞLARINDA


 

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 66 MERZİFON’UN BAĞLARINDA
 
Sözlerinden anladığımız kadarıyla; Samsun, Ladik Akpınar Köy Enstitüsü’nde, bando ve saz öğretmenliği yapan Mazhar Sakman’ın muhtemelen oradan getirdiği bir türkü… 


Önce astsubay olarak sonra öğretmen olarak yurdun birçok yerinde görev yapan merhum Sakman’ın doğal olarak repertuvarı da oldukça genişlemiştir. Kendisini Konya türküleriyle sınırlamadığını gösteren bu hareketli türkü Amasya yöresine ait olmalıdır.
 

MAZHAR SAKMAN-MERZİFON'UN BAĞLARINDA


TAHİR SAKMAN

27 Mart, 2026

AİLE RESMİ


 

AİLE RESMİ
 
Eskiden giyinip, kuşanılıp fotoğrafçıya resim (fotoğraf) çektirmeye gidilirdi…
 
Hanımlar, etek tayyör veya en güzel elbiselerini giyer, beyler takım elbiselerinin üstüne fötr şapkalarını takar, boyalı iskarpinleriyle… hatta saat çok kıymetli olduğu için olsa gerek ceketin altından görülmesi için kol biraz sıyrılır, parmaktaki şövalye yüzüğün de bir şekilde görünmesi için ona göre poz verilirdi.
 
Tabii ki hanımlar da altın, inci ne varsa, belki de konu komşudan ödünç alarak, takıp, takıştırarak çocuklarıyla birlikte siyah beyaz bir karede, soluk bir anı olarak kalması için hatta fotoğrafta çıkmasa bile en güzel kokular sürünülerek çıkılırdı deklanşörün karşısına…
 
Benim favori fotoğrafçım; İplikçi Camisi’nin yanında dükkânı olan şehrin ünlü fotoğrafçılarından Foto Rengin’di… Üst katta Yavuz Plak ve bir tüpçü vardı, Foto Rengin bodrum katındaydı. Ne zaman bir vesikalık çektirecek olsam mutlaka ona giderdim. Vesikalık fotoğrafın yanında rötuşlu bir de 6x9’luk fotoğraf hediye ederdi…
 
O zamanlar şimdiki gibi bilgisayarla veya yapay zekâyla müdahale edilmiyordu fotoğraflara; kara kalemle rötuş yaptığını görmüştüm bir keresinde Foto Rengin’in… Rahmet olsun, ismi neydi?
 
Nişan fotoğrafları için de mutlaka fotoğrafçıya gidilirdi. Nikah fotoğrafları ise salonda çekilirdi ve tabii ki siyah beyaz… Siyah beyaz fotoğrafları ben, karakter ortaya koyduğu için çok severim. Renkli tab, ülkemizde 80’li yıllardan itibaren yaygınlaşmaya başladı ve tabii ki fotoğraf makineleri ucuz değildi, bu nedenle herkeste yoktu.
 
Ortaokul yıllarımda Cahit abiden (Foto Sağlık) bir fotoğraf makinesi satın almıştım. Filmini de takıp eve koştum. Annem (rahmet olsun) süslendi, püslendi ben fotoğraflarını çektim. Sonra fotoğrafın arabını (negatifi) göreyim diye açtım ama bir şey göremedim. Cahit abiye koştum: “Abi, bu makine bozuk galiba hiç çekmemiş!”
 
Bilmiyordum karanlık odada banyo yapıldıktan sonra negatifinin görüneceğini?
 
Şimdi herkesin elinde cep telefonu ve çok güzel fotoğraf çeken telefonlar da var… Böyle olunca her gün onlarca fotoğraf çekiyoruz, sanırım biraz ayağa düştü…Değerini yitirmeye başladı çok fotoğrafımız olunca!
 
Biz, her bayram evimizin duvarında asılı olan antika saatin altında mutlaka fotoğraf çekerdik, benim Canon marka fotoğraf makinemle… Bayramlarda hep bir araya gelmemiz mümkün oluyordu. Önce babam, annem gitti, sonra çocuklar büyüdü, yuvadan uçtu birer, birer…
 
Saatin altı, her sene daha da boşaldı…
 
Saatin altı gelecekti, her sene yeniden yazılan bir hikâyeydi…
 
Saatin altı boşaldıkça anlıyordum; hayatın gerçeğini, saatin altı her sene hatırlatıyordu… Şimdi torunlarla yeniden canlansa da hep bir arada olmamız zorlaştı…
 
Aile fotoğrafları, ailenin bütünlüğü ve dayanışması için bence en önemli obje… Solgun olsa da mutlu yüzlere yansıyan ‘geleceğe hatıra’ bilincidir, aile olma bilincidir…
 
Aile fotoğrafları sadece ailenin değil; bir ülkenin geçmişinden gelen ve okundukça yenilenen mesajıdır… Fotoğrafları okudukça anlayabilirsiniz, ailenin, ülkenin hayatını…
 
Bu hayatta yapacağınız en önemli işlerden ve ölmeden önce yapılması gereken işlerden biri de aile fotoğrafı çektirmektir… Aile olmanın ilk şartıdır belki, aile fotoğrafı çektirmek…
 
Haydi o zaman saatin altında, deklanşörün karşısındaki yerinizi alın…Şimdi, resim çektirme zamanı… Boş kalmasın saatin altı… 


(Fotoğraftaki saat, yazıda söz ettiğim ve babamdan yadigâr kalan en az 200 yıllık antika saat ve hâla çalışıyor ve hâlâ aile resimlerinin çekileceği günleri sayıklıyor...)
 
TAHİR SAKMAN
 

25 Mart, 2026

BİR SAAT BİR HAYATTIR


 

BİR SAAT BİR HAYATTIR
 
Şair Ataol Behramoğlu “bebeklerin ulusu yok” diyor… Çarpıcı bir biçimde doğru diyor…
 
Bebeklerin ulusu yok ya saatlerin? Saatlerin de ulusu yok çünkü zaman her yerde aynı akıyor; tıpkı Latince bir deyimde olduğu gibi “Tempus Fugile” zaman uçar… Geriye anılarla birlikte saatleriniz de kalır hatta anılarınız silinse de saatler yaşamlarını bir şekilde sürdürmeyi başarırlar…
 
Zamanı saate bağlıyoruz… aslında saatler; o, hepsi birer mühendislik harikası olan sanat eseri ve insanın yaptığı en önemli mekanik olan saatler, zamanı sadece ölçmezler; onlara ve ona bağlı yaşamlarını sürdüren bizlere de “ayar” verirler…
 
Tıpkı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde söylediği gibi: “Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır... Bu da gösterir ki zaman ve mekân, insanla mevcuttur…”  
 
Yine bir müzayede ve yine sevgiye teslim olmaya hazır bir saat… İstanbul'da internetten canlı yayın yapıyorlar, güvenilir ve dürüst esnaflar: "Antika Deposu, Güngören Antik..." Hollandalı ama zamanın evrenselliğinde yüzen bir can, tik tak sesleriyle yeniden can bulmak istiyor… Kargodan geldiğinde sadece sarkacı yok sanmıştım ama…




Tulumba mandalının vidası yerinden çıkınca olanlar olmuş. Zemberek tüm gücüyle boşanırken tulumba göbeğini inanılmaz bir şekilde eğmiş. Yan çarkını fenerinden ayırmış, saniye çarkının ucunu kırdıktan sonra…






 
Hazin türkülerin ortasında yapayalnız kalmış bir can gibi yüzüme bakıyor…
 
İyi ki hâlâ zanaatkârlarımız var… Kırılan çarkın göbeğini delip yeniden mil takan bir kuyumcumuz var, Fatih Çarşısı’nda, Aydın Usta… Fenerinden ayrılan yan çarkı sarı kaynağıyla sabitledikten sonra tulumba göbeğinin eğikliğini de kısmen düzeltmek için tesviye ettim.





 
Komple bir temizlikten sonra montajını yaptım, merhem sürdüm, yaralarını sardım… Aramızda dostluktan bir köprü çoktan kurulmuştu. Çalışacağı ânı bekliyordu heyecanla ve tabii ki ben de…
 








Sırada sarkaç vardı… Yer çekimiyle ayarlanan bu saatin sarkacının uzunluğu kadar ağırlığı da zaman tutması açısından önemliydi… 1950 yılında üretilen ve haftada bir kurulması gereken bu “Orfac” markalı saatin sarkacı için atölyemdeki parçaların içinde küçük bir ses duydum…
 
Saat sarkacının top kısmıydı… Geriye bağlantı parçası kalmıştı onu da Mustafa Ayçiçek, hani "Ayçiçek Antik" diye ismini duyduğunuz genç kardeşim, lazerle keserek yaptı. Bir sarı mile yiv açtıktan ve o mile bağlantı parçasını perçinledikten sonra bendeki top kısmını da monte edince işlem tamamlanmıştı…



 
Mustafa, çekirdekten yetişme bir saatçi değil, öğrenci ve bilgisayar okuyor… Ama merak işte… Azimle masa saatlerini ve duvar saatlerine can vermek için atölyesinde çalışıyor. Kendisine “saatçi” diyemem ama kendisini bu hızla geliştirmeye devam ederse yakın bir zamanda masa ve duvar saatlerinde “usta” olmaması için bir neden yok. (Mustafa için bir gün ayrı bir yazı yazmalıyım.)



 
Şimdi karşılıklı dans ediyoruz bu Hollandalıyla… Zarif çizgileri; bir zamanları, bulutların üzerinde gezdiği zamanları hatırlatıyor… Tik tak eşliğinde bu dans ne kadar sürer bilinmez ama en azından ben yaşadıkça dansımız sürecek…








 
Zaman uçar ve zaman uçtukça biz de saatlerle birlikte uçup gidiyoruz. Çarklar, tulumbalar, vidalar, yaylar, zemberekler, pandüller, çarklar… çarkların, dişlilerin arasında bir hayatın birbiriyle nasıl uyumlu olduğunu gösteriyor. Hiçbir çark diğerini ezmiyor, zemberek onca gücüne rağmen kendini kurma mandalıyla frenliyor ve gücünü yok etmek için değil; zamanı var etmek için kullanıyor.
 
Bu tam bir iş birliğidir; yaşam için… Hayatımız gibi; bir saat bir hayattır…
 
TAHİR SAKMAN
 

23 Mart, 2026

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 65 ÇUBUK BENİM TEL BENİM


 

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 65 ÇUBUK BENİM TEL BENİM
 
Bu kayıtta Mazhar Sakman, Konya oturak repertuvarının hareketli türkülerinden olan “Çubuk benim tel benim” türküsünü 12 telliyle çalıp söylerken kendisine udi Cenap Kendi ile kanuni Kazım Büyükşalvarcı eşlik ediyor…


Mazhar Sakman-Çubuk benim tel benim
 
TAHİR SAKMAN
 

22 Mart, 2026

SERHAN ASKER VE KONYA


 

SERHAN ASKER VE KONYA
 
Konya kadim zamanların, medeniyetlerin başkenti diyebileceğimiz bir yerde olan şehirdir…
 
Şehirden ötedir; insanların ilk yerleşik düzene geçtikleri bir coğrafyanın ismidir. Alâaddin Tepesi’nden hangi yöne doğru adım atarsanız atınız; attığınız her adımda karşınıza farklı bir doku, farklı bir tarih, farklı bir kültür çıkar…
 
Konya’yı sınırlamak mümkün değildir; o bir ülkedir ayrı bir dünyadır…
 
Hâl böyle olunca Konya insanını da anlamak kolay değildir. Bu toprakları çiğnememiş, Kadınlar Pazarı’nı, Türbe Önü’nü yaşamamış, Meram’da hıdrellez kutlamamış, Sedirler’de Sedirler Böreği, Sille'de tandır böreği, tahta siniye böğrünü verip tahta kaşıkla düğün pilavı, gazete üzerinde etli ekmek, küflü peynir böreği, gecenin bir yarısı "yat geberlik" yememiş, Sille’de Şeytan Köprüsü’nü görmemiş insanların Konya’yı, Konya insanını anlamasını beklemek doğru bir düşünce değildir.
 
Konya’yı üç saatte anlatmak istiyorsanız en az üç yıl çalışmanız gerekmektedir. Burası bir kasaba değildir; kadim medeniyetlerin hoşgörüyle buluşma noktasıdır.
 
Sayın Serhan Asker Konya’daydı… Halk TV ekranlarından canlı yayımlanan programda şehri anlattı konuklarıyla birlikte…
 
Şehir tabii ki bundan ibaret değildi ama elinden geleni yaptı, teşekkür ederiz.
 
Eleştirilecek yanı yok muydu? Vardı elbet ama bu yaptığı yayımı kötülemek anlamında değildir. İyi niyetiyle, imkânlar ölçüsünde… İmkânlar daha çoktu elbet ama Serhan Asker sanırım ya ulaşamadı ya da yeterli yönlendirilemedi. Arka planda neler yaşandığını da bilmiyoruz ama eminim çok çabalamıştır. Daha farklı yönlendirmeler yapılabilirdi…
 
Konya yemek kültürü denildiği zaman aklımıza ilk gelenler, Nevin Halıcı, Saime Yardımcı gibi isimler yemeklerimizi anlatabilirdi. Alanda olan Ahmet Ergun ağabeyimiz de çok iyi anlatabilirdi.
 
Türkülerimizden birkaçını Fatih Çinioğlu arkadaşımız seslendirdi ama gönlümüz isterdi ki tek enstrümanla değil de bir ekiple bunu yapsaydı daha iyi olmaz mıydı?
 
Âşıklar Bayramı’ndan söz edilince… Feyzi Halıcı’yı anmadan geçerseniz eksik kalacaktır. Ayrıca bu şehrin bağrındaki âşıklara da programda yer verilebilirdi…
 
Oyunlara gelince… Bildiğim kadarıyla özel bir kursun öğrencileriydi, anladığım kadarıyla Akşehir ilçemize ait olan oyunları oynadılar, “Emmiler” gibi… yanlarına bir de Bozkır ekibi ekleyebilseydik?
 
Mevleviliğin anlatımını yeterli bulmadım ama program çok çeşitli olunca… ama bir şey var ki bu çok doğru değildi; ulu orta sema yapmanın bir mantığı yoktu. Sema; dans değildir, gösteri değildir; Mevlevi tarikatının, yüzyılların imbiğinden geçip gelen kendi içinde kuralları, disiplinleri olan bir ritüelidir, ayinidir... Hele hele Konya’da sıradan bir şekilde yapmak doğru değildir…
 
Yapılan tanıtımın kötüsü olmaz, umarım Sayın Serhan Asker bir dahaki gelişine daha kapsamlı olarak hazırlanır. Ona aslında çok hak veriyorum; Konya’yı, Konya insanını anlamak, çözmek zordur; Konya asla sırrını ulu orta yaymaz… Kendisini tebrik ediyorum şehrimize olan ilgisi için.
 
Yine bekleriz; bu şehirde anlatılacak daha çok şey var…
 
TAHİR SAKMAN