TAHİR SAKMAN
YAŞAM KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT
13 Haziran, 2026
12 Haziran, 2026
HİKÂYELERİYLE KONYA TÜRKÜLERİ KONSERİ
HİKÂYELERİYLE KONYA TÜRKÜLERİ KONSERİ
Onlar türkülerimizin isimsiz kahramanlarıdırlar:
Divan sazı ve solist Hamdi Özdinasti, divan sazı Kürşat Ertürk, kanuni Selman Seğmenoğlu, ud Süreyya Solak, ud Mevlüt Beyaz ve ritim Veli Güçlü...
Ve bendeniz Tahir Sakman; 40 yılı aşkın bir süredir türkülerimizin peşinde koşan, türkülerimizin aydınlığını yarınlara aktarmaya çalışan bir Konyalı olarak, türkülerimizin doğuş hikâyeleriyle, türkülerimiz hakkındaki genel bilgileri aktarmaya çalışacağım...
Bu müstesna konser; dünün ihtişamını günümüze taşımaya aday bir program olacaktır.
Konya Yazarlar Birliği salonunda cumartesi günü saat 14.00'de biz orada olacağız. Şehir dışındaki dostlar Youtebe'da tyb-Konya adresinden canlı olarak izleyebilirler...
TAHİR SAKMAN
11 Haziran, 2026
DÖNEN DÖNENE
tanik.net'teki yeni yazım:
TAHİR SAKMAN - DÖNEN DÖNENE
DÖNEN DÖNENE
“Eğer bir rahatsızlığınız varsa resmi sağlık kuruluşlarından şaşmayın”
derim… Derim de sorun bakalım niye?
Koronadan sonra ‘çok şükür’ vertigo oldum, eyvallah! 5-6 yıldır
birlikte takılıyoruz ama ne takılma hatta daha çok o bana takılıyor… Kendimle
dalga geçiyorum, “koskoca dünya dönüyor, küçücük Tahir dönmüş çok mu” diyorum
ama yetmiyor…
“Biz Mevlâna torunuyuz; döneriz, dönmek bizim mayamızda var” diyorum, yine
kanmıyor!
Eskiden altı ayda bir ziyaret eder giderdi, şimdi yatılı misafirliği de
geçti temelli yerleşmek istiyor. İki aya yakın bir zaman diliminde benimle, git
desem de gitmiyor.
Sağa sola, yukarı aşağı bakmak yok… Robot gibi yürüyeceksin, TV,
telefon, bilgisayar yasak. Seyahat yasak… Stres yasak… Yahu, bu ülkede stressiz
yaşamak mümkün mü? Kafa bir milyon, yaşamaya / yazmaya çalışıyorum. Tüm
akşamdan kalmalar bana yüklenmiş sanki!
Her gün seçim sandığını… Kayyum atıyorum, yeni parti kuruyorum.
Parlamenter sisteme geçiyorum. Atatürk’ün emaneti olan Cumhuriyeti nasıl
yücelteceğimin hesaplarını yapıyorum, demokrasiyi daha ileri boyutlara
taşıyabilmenin, insan haklarını, tüm canlıların haklarını daha iyi
koruyabilmenin planlarını yapıyorum ve elbette ki yaşam hakkımızı, ekmek
hakkımızı savunmanın vazgeçilmez heyecanını da yaşıyorum ama bir şey var ki söz
pahalılığa gelince, tıkanıyorum; bir tek ona sözüm geçmiyor!
Dayanamadım, şaştım, düştüm; bir gaflet anında kendimi özel hastanede
buldum. Maşallah ücretler… Tahmin bile etmeyin, asap bozucu…
Doktorlar elbette emeğinin karşılığını alacak ama… Ödemeleri yapınca
kredi kartım bile vertigo oldu, benim vertigo da nirvanaya ulaştı! (Şaka şaka
şimdi daha iyiyim.)
“Gitmeseydin” demeyin lütfen… Gitmeseydin, yemeseydin, gezmeseydin…
bunun sonu “yaşamasaydın”a kadar gider!
Resmi sağlık kuruluşlarındaki doktorlarımızın nasıl özveriyle
çalıştığını biliyoruz, sorun sıra alabilmekte… Doktor sırası almanız da
yetmiyor sonra ultrason, emar (MR)… Özel kuruluşlar ise oldukça pahalı veya
bizim gibi düşük gelirli insanlara aşırı pahalı geliyor. Yazın ortasında
domatesin kilosuna yüz lira verince, aslında bir parça hak vermiyor da değilim;
belki de asıl sorun bizim ücretlerimizde… Belki de özel sağlık kuruluşlarını
tenzih etmemiz gerekiyor; cihazlar ithal, malzemeler dövizle… Ama Allah için
kısa sürede tedavi ediyorlar, cebiniz sağlamsa.
Bu durumda ya vertigo kabahatli ya da benim gibi hasta olanlar!
Aslında bu başka bir Türkiye’nin fotoğrafıdır; paranız varsa tedaviye
ulaşmanız çok kolay eğer yoksa randevu beklerken rahatsızlığınıza
katlanacaksınız. Bu arada rahatsızlığınız geçebilir veya tam tersi toprağa
emanet edilebilirsiniz.
“Adam sen de” diyemiyorum ama… ülkenin başı dönmüş, siyasette dönen
dönene! Kimi akçeli işlerle dönüyor kimi ikbal beklentileriyle, kiminin ne
sırrı varsa, açığa çıkmasından korkarak… Kırk yıldır “Kâni” bildiklerimiz
“Yani” çıkıyor ve biz artık şaşırmıyoruz bile!
Tahir’in başı dönmüş, çok mu?
TAHİR SAKMAN
03 Haziran, 2026
KURBAN EDİLECEK NE KALDI SEVGİLERDEN BAŞKA
tanik.net'teki yeni yazım:
Tahir Sakman - Kurban edilecek ne kaldı sevgilerden başka
KURBAN EDİLECEK NE KALDI SEVGİLERDEN BAŞKA
Hepimiz kurbanız aslında…
Kimin, kime gücü yeterse bir şekilde üzerine çöktüğü bir dünyada
yaşıyoruz. Bazen toprak bazen maden, en başta da petrol… Hepsinde de amaç
belli; hırsın ve tamahın esir aldığı insanların ele geçirdiği güçleri
kullanması ve daha çok para, daha çok güç… Sevgilerin yok edildiği bir kısır
döngü…
Siyasî, iktisadî, dinî…
Eski bayramları anımsarız böyle günlerde… Kurban denildiği zaman
nedense aklıma ilk gelen bıçakların bilenmesi oluyor, sonra koçlar, koyunlar;
etinden sütünden faydalandığımız evlerimizin “sarı kız”ları, kınalı kuzuları…
Gelinlik süsler gibi rengârenk kurdelelerle süslenen kurbanlıkların önce
evin çocuklarına sevdirilip sonra… sonra alınlarına parmak izli, feryat sesli
kocaman bir nokta konulması… Neyse ki bu adetler artık yapılmıyor. Eline bıçak
alanın sokağa fırladığı, sokakların kan izleriyle dolduğu o günler çok
gerilerde kaldı. Yerel yönetimlerin gösterdiği alanlarda yapılıyor şimdi bu
işler.
Konya’nın Sarıyakup Mahallesi’ndeki bağ evimizde ayrı bir curcuna
olurdu… Bayram sabahı, sabah namazı camide kılındıktan sonra bayram namazı için
kimileri başka camiye giderdi.
Bayram namazı kılınmadan önce imam uzun uzun anlatırdı namazın nasıl
kılınacağını… Namaz kılındıktan sonra hutbe için minbere çıkardı. Hutbe uzarsa,
cemaatten gizli bir homurtu yayılırdı: herkesin işi vardı, kurban kesilecekti…
Camideki bayramlaşmaya herkes katılmaz, acele adımlarla veya
bisikletine binen eve koşardı… Kurban kesilip kavurma yapılmadan da bir şey
yenilip, içilmezdi… Kurban etiyle oruç açar gibi, içinde karaciğer ve hatta
akciğerin “dertsiz” tarafların da olduğu bol soğanlı kavurma yenilirdi.
“Allah için kurban, çölmek (çömlek) için kavurma…” denilmeden önce
kurban etleri üç parçaya bölünüp; biri eve, biri ihtiyaç sahiplerine, bir
parçası ise gelen misafirlere ikram için ayrılırdı…
Çok sonraları… İçi sırlı toprak çömleklere, kuşbaşıdan daha küçük
doğranıp kavrulan etler doldurulurdu. Kelleler, paçalar (ayaklar) ütülür ve en
kısa sürede tüketilirdi. Eğer kurbanlık büyükse sucuk, pastırma da yapılırdı.
Çömlekteki kavurmanın yöremizdeki ismi kıymadır.
Uzun kış gecelerinin sonundaki “yat geberlik” yemeğinin hatırlı menüsündeki
yerini alırdı, çömlekten kazılan kıymalar… Tabii bunu yanına Konyalının
vazgeçilmezi “küflü peynir” ve doğal pekmez de “tandır ekmeği” eşliğinde
sunulurdu.
Kuyruk yağının kavrularak, yağının sızdırılması sonucu elde edilen
kakırdak (kıkırdak) da kahvaltılarda ve şehrin meşhur “yidi canlı” böreğinde,
kıyma ve bol soğan doğranarak tüketilirdi.
Anam, yemeklerde tereyağını kuyruk yağıyla karıştırarak kullanırdı. O
kuru fasulyelerin tadına doyulmazdı. Tabii bunlar; kolesterol, kalp ve damar
rahatsızlıkları ortaya çıkmadan önceydi!
Şimdiki Konyalılar, bu lezzetleri tatmaktan uzaklar. Üzerine şiirler
söylediğim yedi canlı börek çoktan unutuldu ama en azından “ekmek salması” hâlâ
yaşıyor. Kavurma yapılırken, etin yağı çıktığı zaman dilimlenen tandır
ekmekleri, kavurmanın içinde çevrilerek yağı emmesi sağlanır sonra kavurmalarla
birlikte alınarak servis edilirdi ki biraz ağır da olsa muhteşem bir lezzettir.
Konya fırın kebabının yanında yediğimiz kuru soğan, burada da imdadımıza
yetişir, yağın ağırlığını alırdı.
Bayramın ilk günü bu işlere ayrılır, bayram gezmeleri ise diğer günler
yapılırdı. Şimdi tatile gidiliyor ve ne ekmek salması ne kavurma ve ne de
ateşte kızdırılan şişlerle, maşalarla ütülen kelleler var… hepsi dünde kaldı…
Şimdilerde insanlar birbirlerini boğazlıyorlar… Masum insanların,
çocukların üzerine füze atmakla meşguller. Okullar, hastaneler bombalarla
yıkılıyor. Bir devlet, emperyal emellerini deklare etmekten çekinmiyor. Başka
ülkelerin yeraltı kaynaklarına çöküyorlar ve bütün dünya film izler gibi
izliyor…
Asıl kurbanın aslında “insan” olduğunu herkes unutmuş görünüyor…
Sufiler, kurban edilmesi gerekenin nefislerin olduğunu söylerler… Nefislerimizi
kurban edebilseydik, başka bir dünyada yaşıyor olacaktık.
Nefislerimizi, hırslarımızı kurban edemiyoruz ama sevgileri kurban
etmekten de çekinmiyoruz; tıpkı bir şiirimin dizeleri arasında kalan ve
telaffuz etmekten bile korktuğumuz gerçekler gibi:
/bir hayalimiz yoksa tutunamıyorsak aşka
kurban edilecek ne kaldı sevgilerden başka/
TAHİR SAKMAN
27 Mayıs, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 81 MEZAR ARASINDA KANLI KASAPLAR (KAZIM)
MAZHAR SAKMAN - MEZAR ARSINDA KANLI KASAPLAR (KAZIM)
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 81 MEZAR ARASINDA KANLI
KASAPLAR (KAZIM)
Yaklaşık yüz yıllık, kan kokan, can kokan
türkülerimizden biri... Kaytan bıyıklı, boylu boslu, güçlü kuvvetli, dalyan
gibi bir delikanlı olan “Ak Kayısılardan Kâzım”ın mezar arasında kamayla
öldürülmesi üzerine türkü yakılmış... (Konya’da Mevlâna Türbesi’nin güneyinde
bulunan Üçler Mezarlığı eskiden daha da büyükmüş. Mezarlığın batısında bulunan
Akçeşme İlkokulu’nun çevresi de mezarlıkmış. Okul ile Üçler Mezarlığı ile
arasında ince bir yol varmış. Bu nedenle oraya “mezar arası” denilmektedir...)
TAHİR SAKMAN
26 Mayıs, 2026
GANDİ DEDİK PİRO DEDİK
tanik.net'teki yeni yazım:
Tahir Sakman - Gandi dedik Piro dedik
GANDİ DEDİK PİRO DEDİK
Bugüne kadar hep arkanızdaydım;
kararlarınızı beğenmesem de…
Yenilgi üzerine yenilgi
aldığınız zamanlarda bile hep sizi savundum. Kaybettiğiniz her seçim sonrasında
yeni seçimlere ümidimi bağladım. Sizden başka herkeste, her şeyde kabahat
aradım, buldum da ama size asla toz kondurmadım…
Saldırılar oldu; adalet
yürüyüşünde başınıza gelenlere çok üzüldüm, ileri yaşınıza rağmen Ankara’dan,
İstanbul’a yürüdünüz, “helal size” dedim. Yumruk yediniz, kahroldum, kendim
yeseydim o yumruğu, belki bu kadar üzülmezdim.
“Gandi” dedik; Gandi’nin
verdiği bağımsızlık mücadelesindeki pasif direnişe atıfta bulunduk, yanınızdayız
dedik…
“Piro” dedik; ülkemizin
zengin mozaiğinin içinde sevgiyle, saygıyla bağrımıza bastık…
Hepsinden önemlisi biz,
size inanmıştık…
Partiye, partinin geçmişi
ve düşünce yapısıyla alakası olmayan insanları alıp aday gösterirken… hatta
Atatürkçülüğü, yurtseverliği, dürüstlüğü tartışılmaz isimleri bile bir kenara
çekip, ilk fırsatta partiyi terk edecek olanları aday yapıp, seçtirdiğinizde
bile size inanmıştık…
Hep iyi niyetli olduğunuza
inandık, barışçıl mesajlarınıza bakıp gözlerimiz doldu. Siz, her seçim sonrası
her şeyi normal görüp, bizlere sabır ve itidal tavsiye ederken bile içimizdeki sitemleri
hep susturduk…
“Ben Kemal, geliyorum”
dediniz, hep bekledik ama bir türlü gelemediniz, gelmediniz… Yoksa gelmemek
için miydi bütün mücadele? Düşünmek bile istemediğim deli sorular aklımda
dolanırken…
Hakkınızda olumsuz yazan,
düşünen insanlara sırtımı döndüm; kulaklarımı, gözlerimi kapattım… Hâlâ onların
doğru olmadığına inanmak istiyorum!
Bunca sevgiyi, bunca
inancı, siz bir çırpıda yerle bir edemezsiniz, buna hakkınız yok!..
Parti tabanının yanınızda olmadığı
açıkça belliyken; çoğunluğun sesine kulak kapatmış görünüyorsunuz. İleri
yaşınıza yakışır bir olgunlukla hareket etmeniz bekleniyor sizden.
Bu hırs niye?
Oysa parti tarihine
geçecek bir adım atmak da sizin elinizde… Birleştirici olmalısınız size bu daha
çok yakışacaktır.
En kısa zamanda… kongre
kararı alabilir, herkesin geçmişte size olan sevgisini boşa
çıkarmayabilirsiniz… Zamanında size inanmış milyonlara karşı bir borcunuz, bir sorumluluğunuz
yok mu?
“Gandi” dedik, “Piro”
dedik…
Bundan sonra size ne diyeceğimize
siz karar vereceksiniz…Geleceğin siyaset bilimcileri sizi nasıl anlatacaklar
bilmiyorum ama bildiğim; Gandi olarak kalmak da elinizde, Piro olarak da…
Bizler, sizi Gandi olarak,
Piro olarak hatırlamak istiyoruz; “Bay Kemal” olarak değil!..
TAHİR SAKMAN
25 Mayıs, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 80 ÇIKABİLSEM ŞU KALEDEN SARAYA
Mazhar Sakman - Çıkabilsem şu kaleden saraya
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 80 ÇIKABİLSEM ŞU KALEDEN
SARAYA
Tipik bir “Mapusane” türküsü... Yaklaşık yüzyıl önce
yaşayan “Fırkının İsmayıl” adlı bir saz ustası tarafından yakılmış. Fırkının
İsmail çok iyi saz çalmasına rağmen, geçimsiz biriymiş. Gittiği Konya
oturaklarının pek çoğunda olay çıkartır, karakolluk olurmuş. Yine bir oturakta
kamalar çekildikten sonra önce karakola, sonra “Mapusane”ye düşer. Konya’nın bu
ele avuca sığmaz hovardasına hapishane hayatı ve dostlarının hasreti pek
dokunmuş. Türküyü hapishanedeyken yakmış. Ayrıca “İnginli yüksekli kayalarımız”
adlı türkünün de onun tarafından gurbette iken yakıldığını Mazhar Sakman anlatmıştır.
Türkü her ne kadar ona izafe edilse de yurdumuzun pek
çok yöresinde varyantları çalınmaktadır. Anadolu’da türkü yakmanın farklı
anlamları olduğundan ve bu türkünün Ege bölgesinde de çalınıp söylenmesinden
hareketle ve Fırkının İsmail isimli saz sanatçımızın o bölgede de uzun süre yaşadığını
bildiğimizden, türkünün sözlerine eklentiler yapılarak ve Konya tavrıyla
okunarak günümüze ulaştığını varsayıyoruz.
Konya oturak repertuvarının en vazgeçilmez
türkülerinden olan bu türkünün ezgisi de oldukça yürek yakan cinsten. Yanık
ezgisini destekleyen sözlerin içinde geçen “kale”den maksat hapishanedir.
Türkünün tam metnine tarafımdan hazırlanan ve Konya
Büyükşehir Belediyesi tarafından dijital olarak yayımlanan “Türkü Hazinesi
Mazhar Sakman” isimli eserimde bulabilirsiniz. Kitabı aşağıdaki linkten
indirmeniz mümkün:
https://www.dijitalkitabim.com/kitaplar/konya/hatiratlar/mazharsakman/index.html
TAHİR SAKMAN
24 Mayıs, 2026
BİBER SADECE ACI OLSA KOLAYDI
tanik.net'teki yeni yazım:
TAHİR SAKMAN - BİBER SADECE ACI OLSA KOLAYDI
BİBER SADECE ACI OLSA KOLAYDI
Çocukluğumuzda duymuştuk ilk, milattan önceydi sanırım…
Zeytinyağına, motor yağı karıştırıp satmışlardı. Türkiye günlerce bunu konuşmuştu ne ilkti ne de sondu bu olay ama benim hafızamda ilk olarak yer etmişti… Sonra neler neler katmadık ki…
Kırmızı bibere kiremit tozu, pirince plastik pirinç… kajuyu bile hamurdan üretip satma başarısı göstermiştik(!) sonra içinde bir gram bile süt olmayan peynir icat etmiştik, müthişti zekâmız!
Karabibere; nişasta, yer fıstığı kabuğu, bezelye ve tabii ki boya… Yeni öğrendim tuz da ekliyorlarmış ki ağır çeksin! Tüm bunların yanına sumak, kekik, tarçın gibi baharatları da ekleyebilirsiniz, hilede sınır tanımıyoruz. Eklenen boyalar kansorejenmiş kimin umurunda?
Süt yerine süt tozu koyuyorsunuz, biraz da bitkisel yağ koyun ki yağlı olsun peyniriniz! Sonra tarihi geçmiş bozuk peynirleri ve nişastayı da eklediniz mi alın size peynir… Hem de ne peynir; ülkemizin peynirde öne çıkmış bölgelerimizin adıyla vitrinlerde iştahımızı kabartıyor…
Baklavalara da Antep fıstığı yerine bezelye, nasıl uyuyor ama! Yedik mi, yedik…
Tereyağı mı, o daha da kolay; patates ve margarin karıştırdınız mı alın size halis muhlis tereyağı… Arıları bile bu işlere bulaştırıp suç ortağımız yapmadık mı? Peteklerin yanına şerbet koydunuz mu tamamdır. Arıların da işine geliyor hani, yakında hazır şerbet varken uzaklara gitmeye, çiçek aramaya ne gerek var? Tabii bu en masumu; bir de hiç arı görmemiş ballar var!
Alkollü mevzulara hiç girmeyeceğim zaten biliyorsunuz… Keza sucuk, kavurma da öyle!
Daha ne icatlarımız var bizim ama… artık devir değişti şimdi sebze ve meyveye de el attılar. Sınır kapılarından dönmese, vallahi de billahi de haberimiz bile olmayacaktı, şunun şurasında ne güzel içimiz rahat, yerli malı diyerek yiyip, içiyorduk…
Önce Rusya’dan sonra birçok Avrupa ülkesinden dönmeye başladı; en başta da narenciye ürünlerimizde tolere edilebilirin çok üzerinde ilaç kalıntıları çıkınca… E, ne yapalım, bu hayat pahalılığında çöpe mi gitsin, verin iç piyasaya…
Domates geri mi döndü, gönder sen abi, satarız… Nar, patlıcan ve nihayet biber…
Daha da vahimi, basına yansıyan haberlere göre saydığım son üç üründe zehir boyutuna varacak derecede ilaç kalıntıları çıkmış… Hani hormonlara da alışmıştık; tavukta, çilekte, domateste…
Verin iç piyasaya yeriz, ”biz Türk’üz abi, bize bir şey olmaz!”
Canımızı yakan o fiyatlar var ya, gümrüklerden bu dönenler olmasa fiyatlar öyle bir yükselecek ki elimizi bile süremeyeceğiz; hazreti domatese, bibere, mübarek patlıcana…
Bugünlerde mutlak butlan kelimesi hayatımıza iyice girmişken şu pahalılığa da bir mutlak butlan kararı alınsa, hiç de fena olmayacak!
Onun için demiştim; biber sadece acı olsa kolaydı ama artık zehirli…
TAHİR SAKMAN
23 Mayıs, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 79 HANİ BENİM ELLİ DİRHEM BULGURUM (KONYALI) 2. KAYIT
Mazhar Sakman - Hani benim elli dirhem bulgurum (Konyalı) 2. Kayıt
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 79 HANİ BENİM ELLİ DİRHEM
BULGURUM (KONYALI) 2. KAYIT
Konya'nın bu en çok bilinen türküsü hakkındaki geniş açıklamayı ilk kaydın yayımında yazmıştım. İlgileneler için link:
https://tahirsakman.blogspot.com/2025/06/mazhar-sakman-turku-hazinesi-22-hani.html
TAHİR SAKMAN
19 Mayıs, 2026
19 MAYIS İLK ADIM İLK KIVILCIM
tanik.net'ki yeni yazım:
Tahir Sakman - 19 Mayıs İlk Adım İlk Kıvılcım
19 MAYIS
İLK ADIM İLK KIVILCIM
Tüm
dünyanın; siyasetçilerin, devlet adamlarının, liderlerin hatta savaş
meydanlarında yendiği komutanların bile gıpta ettiği bir lider…
Ulusumuzun
en zor günlerinde, herkesin umudunu yitirdiği günlerde bile milletine inanmış
ve bu inancını tüm ulusa aşılayan bir büyük adam…
Samsun’a
giderken sadece milletine olan sarsılmaz inancı vardı. Ne Karadeniz’in hırçın
dalgaları ne emperyal güçler ne de onların aleyhte propagandalarıyla kandırılan
yerli işbirlikçileri onu, o kutsal yoldan geri çeviremedi…
Aldığı
tüm kararları Meclis’ten geçirerek geleceğe en anlamlı mesajı da o vermiştir…
O, sadece
köklerine… Anne tarafının “Konyarlar” olan lakabı, Konya’dan göç ettirilip
Balkanlara yerleştirilen “Evladı Fatihan”dan olduğunu gösteriyordu. Keza baba
tarafının kökleri de Konya’dan ayrılıp il olan Karaman’dan, Taşkale’den “Kızıl
Hafızlar” lakaplı Türkmen bir aileye bağlanmaktadır. Atatürk de çok sevdiği ve
en çok gittiği illerin başında gelen Konya’da, iki oğlunu Çanakkale ve
Sakarya’da şehit veren 80 yaşındaki “Abditollu Hüseyin Ağa”yı kendisine “babalık”
olarak seçmiş, Sedirler’deki evinde ziyaret etmiştir. O, sadece milletine
güvendi ve milletinin iradesine…
Kimileri
gibi… İngiliz zırhlısıyla… O, Atatürk ki Karadeniz’in hırçın dalgalarına kafa
tutarcasına taka denilebilecek eski bir gemiyle milletinin sinesine koştu. Tüm
rütbelerini bir çırpıda sıyırıp attı. Onun rütbesi milletinin gönlündeydi… Ve o
rütbe kıyamete dek, Türk Ulusunun verebileceği en büyük nişaneydi; O,
Atatürk’tü, Türk’ün Ata’sıydı…
Bir ulus;
kazmayla… Emperyal işgalci güçlere karşı; süngünün topla, kağnının; kamyonla,
uçakla savaştığı başka bir savaş görülmemiştir. Dünyadaki tüm sömürge
milletlere de örnek olmuştur. Kurtuluş mücadeleleri Atatürk’le başlamış hep onu
örnek almışlardır.
Her ne
kadar doğrulanmasa da Gandi’ye izafe edilen “Atatürk, İngilizleri yenene kadar
onları tanrı sanıyorduk” mealindeki söz, bu anlayışı ifade etmenin ötesinde bir
hakkın teslimidir.
Türk’ün
var oluş mücadelesi sürerken… Cephelerde Mehmetçikler oluk oluk kanlarını
milletine helal ederlerken… Sakarya Meydan Muharebesi esnasında evlenmeyi
düşünenler, gerdeğe girenler de vardı… Oysa Türk’ün gerdeği vatan kurtarmaktı;
kefenlerine gelinlik diye sarılan bacılarımızdı… Bıyığı bile terlememiş aslan
parçalarının, kınalı kuzuların vatan toprağıyla gerdeği vardı…
İdam
fermanları çıkardılar… Gazi için en büyük nişandı bu… İsyanlar çıkardılar, kime
hizmet ettiklerini bilmeden… Kuvayı Milliye’nin karşısına Kuvayı İnzibatiye
çıkardılar, yetmedi sözde fetvalar yayımladılar: Yunan ordusu, halifenin ordusu
sayılırmış…
Hiçbir
güç onları durduramadı. Yedi düveli, yokluklara rağmen denize döktüler… Onun
için her Türk’ün Atatürk’e minnet borcu vardır; bu vatanda yaşıyorsanız,
Atatürk’e ve onun silah arkadaşlarına, aziz şehitlerimize borcunuz vardır…
Bizleri
tebaalıktan çıkarıp yurttaş yapan, bir vatan emanet eden Atatürk’e, gelecek
asırlara Türk’ün damgasını vurması için yolu açan Ulu Önder Atatürk’e elbette
borcumuz vardır ve bu borç; vatanı ve Atatürk’ü sevmekle, ilke ve inkılaplarını
yaşatmakla ödenecektir…
Atatürk’ü
sevmek demek; 1930’lu yıllara takılıp kalmak değildir; bilakis günümüzün
teknoloji, siyasi ve yaşam şartlarının ötesine geçmektir… Hedefimiz; her alanda
Türk’ün adını yüceltmektir, bunun için de nereden geldiğimizi iyi bilmemiz
gerekir. Özgürlüğün anlamını bilmek için önce yedi düvelin işgalini ve
yaptıkları zulümleri bilmemiz, unutmamamız gerekiyor.
Bugün 19
Mayıs, Ata’mızın 107 yıl önce Samsun’a ilk adımını attığı gün… Millet olarak biz
de o gemideydik, ilk adımı birlikte attık, kongreleri birlikte yaptık, birlikte
açtık Gazi Meclisi… Göğüs göğse; kazmayla, kürekle, süngüyle savaştık,
Cumhuriyet’i birlikte ilan ettik, karanlıkla, birlikte yılmadan, geri
çekilmeden mücadele ettik…
19 Mayıs
1919’da atılan o ilk adım; binlerce, milyonlarca adımla sürüyor Ata’m… Senin o
ilk adımın, milyonların adımına dönüştü, geleceğe Türkiye Cumhuriyet’i payidar
olarak yürüyor. Zamanın ötesine kadar da sürecektir; çünkü senin kalplerimizde,
o ilk adımınla yaktığın ışık, evren var oldukça hedeflerimizi aydınlatmaya
devam edecektir.
TAHİR
SAKMAN
AYNI GEMİDEYİZ ATA'M
AYNI GEMİDEYİZ ATA'M
Türk'ün özgürlük meşalesinin ilk kıvılcımının ateşlendiği... Çağdaş Türkiye'ye giden yola atılan ilk adım...
İlk adımın, milyonlarca adıma dönüştüğü bu kutlu günde; Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile silah arkadaşlarını, şehitlerimizi minnet ve saygıyla anıyoruz...
TAHİR SAKMAN
18 Mayıs, 2026
İLK ADIM İLK KIVILCIM
İLK ADIM İLK KIVILCIM
Yarın Samsun’a çıkıyoruz…
O ilk adım, milyonlarca kıvılcıma dönüşecek ve bir
vatan kurtarılacak…
Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e, kahraman silah
arkadaşlarına ve aziz şehitlerimize minnet ve saygılarımızla…
TAHİR SAKMAN
17 Mayıs, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 78 KETEN GÖMLEK DİZE DEK (MENELER)
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 78 KETEN GÖMLEK DİZE DEK (MENELER)
Ülkemizin pek çok yöresinde okunan bu türküyü Mazhar Sakman Konya tavrıyla çalıp söylerken udi Cenap Kendi ile kanuni Kazım Büyükşalvarcı eşlik ediyor.
Türkünün nakaratında geçen Şirvan, Siirt ilimizin bir ilçesidir ayrıca Azerbaycan ve İran’da da aynı isimle şehirler vardır. Azerbaycan’dan veya İran’dan gelen Şirvanlı göçmenlere yakılan bir türkü olabilir.
Konya oturaklarında türkü meneler olarak bilinirken, "nineler" veya "mineler" olarak da isimlendirilmektedir.
Keten gömlek dize dek
Gel gidelim bize dek
Sarılalım yatalım
İlkbahardan güze dek
(aman aman) meneler
Şirvanlı meneler
Küp dibine oturmuş
İnce(e)lekten un eler
TAHİR SAKMAN
16 Mayıs, 2026
GÜNEŞ VE DENİZ SİDELİDİR
tanik.net'teki yeni yazım:
Tahir Sakman - Güneş ve deniz Sidelidir
GÜNEŞ VE DENİZ SİDELİDİR
Güneşin saçlarından dökülen ışıkları yıkadığı, Akdeniz’in tüm sıcaklığıyla sardığı bir prensestir Side…
Güneş ve deniz, bu topraklarda her gün yeniden buluşurken,kadim sevgili olduklarını unutup her gün yeniden âşık olurlar; çünkü aslında her ikisi de Sidelidir…
Agorada alıp sattığı sevgiden başka da bir şey değildir. Kral Yolu’nda yürürken mağrur ama bir o kadar da masum Side’nin, altın çağlarının aslında hiç geçmediğini, saçlarınızı ürpertilerle yalayan tuzlu suların ömrünüze ömür kattığında anlarsınız…
Apollon Tapınağı’nın sunağında, kendinizi hakikat aşkına boynunuzu uzatmış olarak bulursunuz. İçlerinde var olan “kendini bil” sırrı ayan beyan, beyaz bir bulutun güneşin ardına saklanması gibi sırlara bürünür. Görebilirseniz, görmüşsünüzdür…
Antik dünyanın tanrıları, attığınız her adımda yolunuzu keser; dünkü ihtişamlarının hatırına içinizde bir burukluk olsa da onlar, hâlâ efsunlu rüyaların efendileri olarak içimizde bir yerlerde gizlenmişlerdir.
An, yakamoz gibi yaşanır, bu ülkede…
Denizin ve güneşin kardeşliğinde, ânın büyüsü bin yılları aşar gelir ve içinizdeki antik sesleri yeniden duyarsınız. Side sahillerini yalayan bir rüzgâr, Kleopatra’nın nefesini taşır ve Roma’nın muhteşem çağları yankılanır hayallerinizde…
Kral Yolu’nda yürürken kral olmazsınız… taş yollardan süzülen seslerin ışığında, gözlerinizi kapatırsanız başlar yolculuğunuz; fetheden de fethedilen de siz olursunuz. Büyük İskender’e açılan kapılar, bir daha hiç kapanmaz…
Yaşam bir tiyatrodur artık; taş basamaklardan gökyüzüne uzanırken, kaç bininci yıldan sarkan bir replikle irkilirsiniz; bu sizsinizdir, kendinizi tanırsınız ve yeniden hep yeniden keşfe çıkmanın her türlü halidir içinizdeki heyecanlar…
Side; aslında antik bir sestir…
Şu köşede Herodot’tur seslenen; şu köşedeki tanrıdır, tanrıçadır; güçlerini kaybetmiş ama mermer sütunların üzerinde yaşamayı asla terk etmemişlerdir. Mermerin soğuk yüzünü ateşe çevirip mağrur bakışlarla ve biraz da merakla belki de acı bir ifadeyle bu çağa bakarken, bizlere hatırlatmak istedikleri; Side’nin dünü ve bugünüdür ve arka plandaki mesaj ise yaşamın kendi kulvarında yüzerken hep bildiği şeyi yaptığıdır:
Saatlerin alnına vurulan o gerçektir: “Tempus fugit“, zaman geçer…
Oysa insan, geçse de yaşar… Ara sokaklara girdiğinizde sessiz fısıltılar karşılar sizi. Toprağın altındaki gün ışığı açığa çıkar ve ansızın yakalanırsınız: Bir martı sizi kanatlarına alır,altın kumların üzerine sere serpe atar gider.
Geriye sizden ne kalırsa / kalabilirse…
Attığınız her adım, yeni bir keşiftir. Uzaklardan el eden çağrılar, sizi tılsımlı bir dünyaya davet etmez, gizli bir pranganın esiri gibi adımlarınız gönüllü olarak koşar… Hangi zamanın esiri olmayı seçerdiniz?
Dün, dün değildir; tıpkı, bugünün de bugün olmadığı gibi… Hangi yarını almak isterdiniz?
Siz rüzgârsınız, siz güneşsiniz ve siz burada altın kumların efendisi olursunuz, tarihi yazan sizsiniz; şu mermerin içinde asırlardır gizlenmiş duran Platon’un, Aristo’nun veSokrates’in…. Baldıran zehri, burada ölümsüzlük iksirine dönüşür. Ayaklarınızın dibine dökülen bir dünyanın içine saklanmayı seçersiniz. Asırlar artık size muhtaçtır…
Burası Side’dir:
Mağrur ama sevecen bir prensestir; güneşin ve mavinin ve yeşilin tonlarında özgürce dolaştığınız ülkedir. Side;Akdeniz’dir, güneş öteden beri buralıdır ve siz burada, asırların tozlu raflarından başka başka kimliklerle yeniden doğarsınız; çünkü aslında Side sizsinizdir…
Korsan gemisinden yayılan sarhoş şarkıların emanet öyküleridir, sulara dökülen… Hayalet bir gemi gibi yelkenleriniz kırık da olsa asırları dolanırsınız…
Alanya, Side, Antalya… Önceki haftamı, bu coğrafyanın efsanelerle örülü dünyasında geçirirken, Türkmen kültürünün altın bir çadırda hâlâ ayakta durduğunu da gözlemlemek;köklerimizin dinamizmini, kıl çadırların özgürlüğünde gökyüzüne uzanan bir başkaldırının izlerinde görürken,doğaya saygının da zirvesiydi.
Ülkemizin her karışında ayrı / aykırı yaşamların izlerini gördüğümüz zaman düşünmeden edemiyoruz:
Bizlerden yarına nasıl bir iz kalacak?
TAHİR SAKMAN
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















