TAHİR SAKMAN
YAŞAM KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT
13 Nisan, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 71 ÇAY KENARINA BOSTAN EKTİM SEL ALDI (ÇAY KENARI)
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 71 ÇAY KENARINA BOSTAN
EKTİM SEL ALDI (ÇAY KENARI)
MAZHAR SAKMAN-ÇAY KENARI
10 Nisan, 2026
BİR FİNCAN GÖKYÜZÜ
tanik.net'teki yazım:
BİR
FİNCAN GÖKYÜZÜ
“Abi,
valla benim suçum yok! Bütün kabahat şu yıldızda... O yıldız öyle bakmasaydı,
vallahi de billahi de ekmek, Kur’an çarpsın, iki gözüm önüme aksın; o yıldız
gülmeseydi, tebessüm eden rüzgârların kenarında ağlamayacaktım… Gölgelerime
bıçaklar sokup katilimi ihbar etmeyecektim. Kendimi adam yerine koyup adam gibi
yaşamayacaktım. Bütün suç, abi, şu yıldızda; her gece yoluma çıkıp kanıma
batırır ışıklarını. Öyle çok konuşur ki aslında hiç konuşmaz; susarken konuşur
o. O dediysem, o benim… Aslında siz de bensiniz; farkında mısınız? O yıldızı
susturduğumda ben hiç konuşmuyor olacağım ve siz artık o yıldızın ışıklarında
dans edeceksiniz, hayallerinizle... Hayal, hayalleriyle dans edecek! Çok
gülerim artık… Aslında gülen; gülünendir ve geceye düşerse ışıklarınız...
“Şey,
hani” diyorum ki “bizde kalmamış da annem gönderdi; bir fincan ödünç gökyüzü
verir misiniz?”
Hatırlar
mısınız:
Hani bir
zamanlar; komşunun komşu olduğu zamanlar canım… komşuluğun ötesinde; can
olduğu, derman olduğu zamanlar? Evde eksik, gedik olduğu zaman tamamlayan, açık
kapı gördüğü zaman örten komşuların dönemini? Eğer yemek kokarsa yedi komşuya
dağıtıldığı?..
Ocakta
yemek pişerken yağın yetmediği, çay içerken şekerin bittiği hatta eve misafir
geldiği zaman kahvenin olmadığı… Sofrada ekmeğin yetmediği…
Ama ne
gam; komşular vardı, komşu gibiydi hepsi de…
/Komşu
gibi komşular vardı
Her
derdimize koşardı/
Annem
hemen elime bir fincan tutuşturur, komşuya yollardı:
“Hatçe
teyze bizde kalmamış da annem gönderdi…”
Sonra
alınan misliyle bir vesile ile iade diyemem; çünkü karşılıksızdı her şey belki
hediye veya paylaşmak daha doğru bir tanım olacak…
O
geçtiğimiz yollar artık bize çok uzaklardan el sallarken, mazinin sisleri
kulaklarımıza yeni şarkılar söylüyor…
Bırakın o
komşuları, fincanların bile huyu değişti… kimisi büyüdü kimisi french press
mahkûmları gibi…
Bir
yüreğimiz kaldı geriye, bir de solumaya çalıştığımız hava, şimdilik bedava!
Ve
bizler, gri bir gökyüzünün altında dünden kalan bir şarkı gibi elimizde kulpu
kırık bir fincan ile dolanıyoruz, annemizden yadigâr kalan bir sesle:
“Şey,
hani” diyorum ki “bizde kalmamış da annem gönderdi; bir fincan ödünç gökyüzü
verir misiniz?”
TAHİR
SAKMAN
https://tanik.net/bir-fincan-gokyuzu/3446
09 Nisan, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 70 PENCERESİ YEŞİL PERDE (EĞMELENDİ)
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 70 PENCERESİ YEŞİL PERDE (EĞMELENDİ)
Konya oturaklarının bu coşkun türküsünü Mazhar Sakman 12 telliyle çalıp söylerken kendisine udi Cenap Kendi ile kanuni Kazım Büyükşalvarcı eşlik ediyor.
MAZHAR SAKMAN-PENCERESİ YEŞİL PERDE
TAHİR SAKMAN
06 Nisan, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 69 KAHVENİN ÖNÜNDE TABAKAM KALDI (MEMEDİM) 2. KAYIT
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 69 KAHVENİN ÖNÜNDE TABAKAM
KALDI (MEMEDİM) 2. KAYIT
Türküye başlamadan önce merhum Sakman, evlatlarına
hitaben Konya türküleri hakkında önemli bilgiler veriyor. Türkü yakıcılarla
ilgili anlattıklarından; örnek olarak babaannem Vesile Hanım’ın yanı sıra Alim
Hoca, Bülbül Hoca gibi şehrin isim yapmış kadın hocaların yaktığı türkülerin
hikâyelerini de anlatıyor.
Babayla oğulun Şam Cephesi’ne, (Filistin, Suriye) gönderilmesinin
acısını bir eş, bir ana yüreği başka nasıl anlatabilirdi ki? Türkülerimizin neden
yakıldığını bilerek ve o günlerin acısını yüreğinizde hissederek dinlerseniz, ülkemizin
ve insanının ne acılara; sadece vatan için katlandığını da anlamamız
kolaylaşacaktır. Ve böylece özgürlüğümüzü borçlu olduğumuz şehitlerimize minnet
borcumuzun olduğunu da hatırlayacağız...
Konya oturaklarında çalıp söylenen türkülerin elbette
ki hepsi hareketli değildir; pek çok türkünün metnine baktığımız zaman ağıt
olduğu görülecektir ancak zamanla ezgilerin ritmik yapısı değişikliğe uğradığı
için oyun havasına bürünmüştür. Türkülerimiz çalınıp söylenirken merhum Sakman müzisyenleri
ikaz ederek ritminin düşürülmesini isterdi. Zaman pek çok şeyi törpülediği gibi
türkülerimizi de aynı muameleye tabi tutmuştur.
Günümüzde bu kadar imkân varken ve türkülerimiz erozyona
uğrarken hâlâ kılını kıpırdatmayan Konyalıları tarih elbette sorgulayacaktır.
MAZHAR SAKMAN-KAHVENİN ÖNÜNDE TABAKAM KALDI
TAHİR SAKMAN
04 Nisan, 2026
KONSER NOTLARI (BİR ASSOLİST HER ZAMAN ASSOLİSTTİR)
KONSER NOTLARI (BİR ASSOLİST HER ZAMAN ASSOLİSTTİR)
*Dün akşam Muazzez Ersoy’un konseri vardı. Oldukça şık
ve sade krem bir tuvaletle sahne alan sanatçı formunu koruduğunu da gösterdi.
*Assolist olmanın her sanatçıya nasip olmayacağını da
gösteren Muazzez Ersoy, bana göre son assolistlerimizden bir tanesi. Sayıları
gittikçe azalan bu sanatçıları da aslında bir şekilde koruma altına almamız
gerekiyor.
*Sanatçı, annesinin hayalini gerçekleştirdiğini anlatırken
aslında önemli bir konuya da dikkat çekiyordu: Şimdi gençler “rap” dinliyorlar…
genel olarak ve benim anladığım kadarıyla tek düze bir ritimle ve agresif
sözlerle gençlerin isyanlarını dile getiren enteresan bir tür… Oysa sanat
müziğimiz girişiyle, ara nağmesiyle, meyanıyla başlı başına bir sanat ürünü… Bunu
destekleyen ruhunuza işleyen güfteler de ayrı bir şaheser. Dinlediğiniz zaman
sizi kanatlandıracak türden… Aynı şeyleri türkülerimiz için ve Klasik Batı
Müziği için de söylemek mümkün. Kalbinizin kapılarını aralayan bu tür müzikler
ülkemizde ne yazık ki son dönemlerde üretim açısından sıkıntılı bir süreç
yaşıyorlar. Belki de bu durum, yaşadığımız dünyanın; kaosuna, yoksullaşmasına
ve zenginliklerin adil paylaşılamaması gibi nedenler sonucu olması kuvvetle
muhtemel. Bu tamamen sosyolojik bir olay. Geçmişin 4-5 dakikalık besteleri
yerini 2-3 dakikalık eserlere bırakırken daha ne olduğunu anlamadan bir
bakmışınız şarkı bitivermiş, sözlerse ayrı bir âlem… Tabii bundan muaf olan;
şarkılarını şarkı, müziğini müzik gibi yapan bestecilerimiz hâlâ var ve dünün
duyarlılıklarıyla çalışmalarını yürütüyorlar ki bu da bizim şansımız olmalı…
*Konseri izleyenlerin profiline baktığımız zaman
genellikle orta yaş ve üzeri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Gençlerin de
hatırı sayılır derecede salonu doldurması, müziğimiz açısından sevindirici.
*Şarkıların neredeyse tamamını izleyicilerin de
söylemesi hafızalarımızda yer eden güzelliklerin asla eskimeyeceğinin de bir
göstergesi… Konya’nın önemli sanatçılarından Âşık Salihi’nin bir eserini de istek
üzerine okurken, düşünmeden edemedim; acaba Konya’ya gelince en azından bir
telefon edip Âşık Salihi’nin hatırını sormuş mudur acaba? Konya’da, bizim kuşağın
“milli marşı” diyebileceğimiz “Unutursun diye” isimli şarkıya da tabii ki tüm
salon eşlik ederken duygusal anlar yaşanmasına da vesile oldu.
*Salon doluluk oranı oldukça yüksekti ve izleyenlerin özenli
kıyafetleri, müziğin Konya halkı üzerindeki etkilerini de yansıtır gibiydi.
Hanımlar, beyler “şıkır şıkır” giyinmişlerdi. Yalnızca önümde oturan bir genç
vardı, başını telefondan hiç kaldırmadı ta ki Sayın Ersoy’un “Ankara’nın
bağları”nı okuyana kadar… Sanat müziğimizin önemli şarkıları arasında bunu
okumalı mıydı, çok emin değilim… Merhum sanatçılarımız Müslüm Gürses ile Ferdi
Tayfur’u hatırlamak da kadirşinaslık olarak öne çıkarken zaman akıp gitti…
*Konser yarım saat geç başladı… Bizim gibi zamanın
koştuğu yaşlarda olanlar için bu yarım saat çok önemli bir zaman dilimi… Neden
ilan edilen saatte başlamaz ve geç kalındığı zaman bir açıklama yapılıp özür
dilenmez?
*Yaklaşık bir buçuk saat sahnede kalan sanatçı,
nostalji albümlerinde yer alan pek çok şarkıya yer verdi.
*Bir assolist her zaman assolisttir… Teşekkürler
Muazzez Ersoy; kalplerimizdeki sesleri notalarla yansıttığınız için, Konya sizi
her zaman bekleyecektir…
TAHİR SAKMAN
02 Nisan, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 68 SÜTLÜCEYE GİDERSİN (FIKIR FIKIR FIKIRDAMA) 2. KAYIT
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 68 SÜTLÜCEYE GİDERSİN (FIKIR FIKIR FIKIRDAMA) 2. KAYIT
01 Nisan, 2026
"İZMİR ELLİ"
"İZMİR ELLİ"
"İZMİR ELLİ"
İzmir merkezli bir haber sitesi olan tanik.net'te yayımlanan yazım... Konya ile İzmir arasında kurulan gönül bağlarımızı anlattım...
“İZMİR
ELLİ”
“Yazıyla
geçen bir ömür” de diyebilirsiniz aslında…
Özellikle
bu alanı ben seçtim; yazılarımdaki yerel özelliği, evrensele açılan bir kapı
olarak gördüm. Yereli olmayanın… toprağa kök salmayan ağaç; gökyüzüne, ışığa
doğru başını nasıl yükseltebilir ki?
Küreselleşen
dünyada yerelden daha özel ne olabilir? Milletlerin birbirine benzediği,
kültürün aynılaştığı bir dünyada, korunması gereken en önemli değer “yerel
kültür” değil midir? Yerel kültürü korursanız, “özgün insan”ı da korumuş
olursunuz…
Yazılarımdaki
yerellik… yani bendeniz, Konya âşığı bir insanım; yüreğimdeki fırtınaları bu
şehrin kadim mirasına borçluyum. Bu coğrafya, yerleşik düzene ilk adımların
atıldığı coğrafyadır. Çatalhöyük’te başlar bu yangın… Şiirlerim, öykülerim,
denemelerim… her ne yazdıysam Konya’dır…
Dünya çok
küçüldü; internet her şeyi anında paylaşmanıza olanak sağlıyor, böyle olunca da
ha Konya ha İzmir… İnsan her yerde ‘özde’ aynı değil mi?
İzmir’in
bende özel bir yeri vardır: Babam İzmir Muallim Mektebi’nde okumuştur. Abilerimden
birisi müzik hayatına İzmir’de atılmış diğer abim İzmir’de uzun yıllar
öğretmenlik yaptıktan sonra Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ni bitirerek Gültepe’de
eczane açmıştır. Daha öncesi de var tabii, babamın ilk eşi İzmirlidir, halam,
uzun yıllar İzmir’de, Karşıyaka’da yaşamıştır. Bendeniz de askerliğimin bir
bölümünü Gaziemir’de tamamlamıştım. Yeğenlerim İzmir’de yaşamaktadır…
Konya’nın
bazı köyleri için “İzmir elli” derler…
Özellikle
kışın çalışmak için İzmir’e giden Konyalılar için söylenir bu deyim… Bu İzmir
elli Konyalılar zamanla yerleşerek, İzmir’in ekonomik, sosyal ve kültürel
hayatına katkılar sunmuşlardır. İnlice, Kozlu, Çalmanda, Yanekin, Hasan Şeyh ve
çevre köyleri örnek olarak verebiliriz. Hatta Hasan Şeyh Köyü sakinleri bu
durumu tersine çevirmeye başlamıştır. İzmir’in sıcak günlerinde bunalanlar,
köydeki eski evleri restore ederek yazın köyün serinliğine sığınmaktadırlar. Bu
tersine göç birkaç ayla sınırlı olsa da içlerinde önemli sayıda İzmirli
bulunması da ayrı bir dikkat çekici konudur. Keza İzmir’de kurulu bulunan
“Konyalı” dernekleri zaman zaman kültürel etkinlikler düzenlemektedir. atta HBu nedenle yazılarım onlar için
sıladan gelen bir mektup olarak da değerlendirilebilir.
Bozkırın
sert rüzgârlarını, İzmir’in imbat serinliklerine emanet edeceğimi de
düşünebilirsiniz.
Şehirler
büyüdükçe kozmopolitleşiyor ister istemez… Homojen yapılar bozuldukça dünün
arayışına düşüyoruz. Dünün aydınlığını, yarınların ışığına yüklemek zorundayız.
Dünya değiştikçe zaman… zaman hep aynı, zaman; insana göre farklı, doğaya göre
farklı işlerken bizler aynı kalamayız ve değişim kaçınılmaz oluyor…
Şehirlerin
ruhuna yolladığımız sitemlerin kaynağı aslında kendimizden başkası değil midir?
Her
şehrin karakteri, insanlarının karakteridir ve şehirler insanlarıyla var
olurlar. Şehirlere anlam yükleyen insanlarıdır… Ya, sizin anlamınız?
Konya… dıştan
bakılanın tam aksine; muhafazakâr yapının altında gizli bir hazine gibi duran
hoşgörü ve sevgi iklimi… Mevlâna olmasaydı… İbn Arabi Konya’da on yıl geçirerek
üvey oğlu Şeyh Sadreddin Konevi’yi yetiştirmeseydi, ‘Horasan Erleri”, Oğuz
Boyları bu şehri yurt tutmasaydı, Türkmen Kocası Yunus, “dünyanın merkezi
burasıdır” diyen Nasreddin Hoca… Liste çok uzar. Selçuklu’nun kadim
payitahtına, Selçuklu asırlarından beridir anlam katan bu insanlar olmasaydı,
bu toprak böyle verimli olabilir miydi?
Platon…
yani Eflatun-u İlahi, bu şehrin toprağına sinmiş bir isim… Şehrin her dokusunda
ismi var; mezarının bile Konya’da Alâaddin Tepesi’ndeki Eflatun (kilise) mescidinde
olduğuna inanılır… Konya Ovası’nın bir iç deniz olduğu ve “bir tedbirle bunu
kurutarak” yerleşim alanına dönüştürdüğü söylenir. Şehir adını, kapılarına
asılan ikonalardan almıştır… Tarih bu şehirde şekillenmiştir…
Hangimiz,
coşkun bir Konya türküsü duyduğumuz zaman kıpır kıpır olmayız? Merhum Rıza
Konyalı, Konya türkülerine ses vererek İzmirlilerin gönlünde taht kurmamış
mıdır?
Çatalhöyük’te
titreyen kalbim, Efes antik kentinde de aynı duygularla çarpar… Mevlâna
Müzesi’nde kanatlanan ruhum, Meryem Ana’da aynı saflıkla kanat çırpmaz mı?
Ülkemizin
her taşının altında efsanelerle beslenen, büyüyen bir kültür yatıyor. Köprü
kurmak da duygularımıza, düşüncelerimize ve belki biraz da hayallerimize
kalıyor.
Bir
vesileyle uzun yıllar önce söylediğim bir şiiri sunarken, yaşantınızın şiir
gibi değil; ‘şiir’ olmasını dilerim… Daha ne olsun?
ISLAK
MEKTUPLAR
kaç uzar
yıllara bu mektup
ak düşler
pembe kâğıtta sıralı
yanmayı
unutmuş bir ucundan
kalem
tutuşmuş yürek yaralı
imbatlardan
önce koşup gelen
ah izmir
hayallerin sesidir
işte
kordon işte konya arası
aşkların
alevden nefesidir
üçüncü
mevki umuttur basmane
fuarda
kemandır kaşları körpecik
karşıyaka
karşı değildir aşka
pembeden
bir kızdır dans eder tepecik
sunulmuş
yürektir zamana
bulutlara
kazınır ıslak mektuplar
hiç
yazılmamış gibi yeniden
yaşandıkça
yazılır ıslak mektuplar
TAHİR
SAKMAN
30 Mart, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 67 BAHÇELERDE ENGİNAR (LEYLİM YÂR) 2. KAYIT
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 67 BAHÇELERDE ENGİNAR (LEYLİM YÂR) 2. KAYIT
MAZHAR SAKMAN-BAHÇELERDE ENGİNAR28 Mart, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 66 MERZİFON’UN BAĞLARINDA
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 66 MERZİFON’UN BAĞLARINDA
Sözlerinden anladığımız kadarıyla; Samsun, Ladik
Akpınar Köy Enstitüsü’nde, bando ve saz öğretmenliği yapan Mazhar Sakman’ın muhtemelen
oradan getirdiği bir türkü…
Önce astsubay olarak sonra öğretmen olarak yurdun
birçok yerinde görev yapan merhum Sakman’ın doğal olarak repertuvarı da oldukça
genişlemiştir. Kendisini Konya türküleriyle sınırlamadığını gösteren bu
hareketli türkü Amasya yöresine ait olmalıdır.
MAZHAR SAKMAN-MERZİFON'UN BAĞLARINDA
TAHİR SAKMAN
27 Mart, 2026
AİLE RESMİ
AİLE RESMİ
Eskiden giyinip, kuşanılıp fotoğrafçıya resim
(fotoğraf) çektirmeye gidilirdi…
Hanımlar, etek tayyör veya en güzel elbiselerini giyer,
beyler takım elbiselerinin üstüne fötr şapkalarını takar, boyalı iskarpinleriyle…
hatta saat çok kıymetli olduğu için olsa gerek ceketin altından görülmesi için
kol biraz sıyrılır, parmaktaki şövalye yüzüğün de bir şekilde görünmesi için
ona göre poz verilirdi.
Tabii ki hanımlar da altın, inci ne varsa, belki de konu
komşudan ödünç alarak, takıp, takıştırarak çocuklarıyla birlikte siyah beyaz
bir karede, soluk bir anı olarak kalması için hatta fotoğrafta çıkmasa bile en
güzel kokular sürünülerek çıkılırdı deklanşörün karşısına…
Benim favori fotoğrafçım; İplikçi Camisi’nin yanında dükkânı
olan şehrin ünlü fotoğrafçılarından Foto Rengin’di… Üst katta Yavuz Plak ve bir
tüpçü vardı, Foto Rengin bodrum katındaydı. Ne zaman bir vesikalık çektirecek
olsam mutlaka ona giderdim. Vesikalık fotoğrafın yanında rötuşlu bir de 6x9’luk
fotoğraf hediye ederdi…
O zamanlar şimdiki gibi bilgisayarla veya yapay zekâyla
müdahale edilmiyordu fotoğraflara; kara kalemle rötuş yaptığını görmüştüm bir
keresinde Foto Rengin’in… Rahmet olsun, ismi neydi?
Nişan fotoğrafları için de mutlaka fotoğrafçıya
gidilirdi. Nikah fotoğrafları ise salonda çekilirdi ve tabii ki siyah beyaz… Siyah
beyaz fotoğrafları ben, karakter ortaya koyduğu için çok severim. Renkli tab, ülkemizde
80’li yıllardan itibaren yaygınlaşmaya başladı ve tabii ki fotoğraf makineleri
ucuz değildi, bu nedenle herkeste yoktu.
Ortaokul yıllarımda Cahit abiden (Foto Sağlık) bir
fotoğraf makinesi satın almıştım. Filmini de takıp eve koştum. Annem (rahmet
olsun) süslendi, püslendi ben fotoğraflarını çektim. Sonra fotoğrafın arabını
(negatifi) göreyim diye açtım ama bir şey göremedim. Cahit abiye koştum: “Abi,
bu makine bozuk galiba hiç çekmemiş!”
Bilmiyordum karanlık odada banyo yapıldıktan sonra negatifinin
görüneceğini?
Şimdi herkesin elinde cep telefonu ve çok güzel fotoğraf
çeken telefonlar da var… Böyle olunca her gün onlarca fotoğraf çekiyoruz,
sanırım biraz ayağa düştü…Değerini yitirmeye başladı çok fotoğrafımız olunca!
Biz, her bayram evimizin duvarında asılı olan antika saatin
altında mutlaka fotoğraf çekerdik, benim Canon marka fotoğraf makinemle… Bayramlarda
hep bir araya gelmemiz mümkün oluyordu. Önce babam, annem gitti, sonra çocuklar
büyüdü, yuvadan uçtu birer, birer…
Saatin altı, her sene daha da boşaldı…
Saatin altı gelecekti, her sene yeniden yazılan bir
hikâyeydi…
Saatin altı boşaldıkça anlıyordum; hayatın gerçeğini,
saatin altı her sene hatırlatıyordu… Şimdi torunlarla yeniden canlansa da hep bir
arada olmamız zorlaştı…
Aile fotoğrafları, ailenin bütünlüğü ve dayanışması
için bence en önemli obje… Solgun olsa da mutlu yüzlere yansıyan ‘geleceğe hatıra’
bilincidir, aile olma bilincidir…
Aile fotoğrafları sadece ailenin değil; bir ülkenin
geçmişinden gelen ve okundukça yenilenen mesajıdır… Fotoğrafları okudukça anlayabilirsiniz,
ailenin, ülkenin hayatını…
Bu hayatta yapacağınız en önemli işlerden ve ölmeden
önce yapılması gereken işlerden biri de aile fotoğrafı çektirmektir… Aile olmanın ilk
şartıdır belki, aile fotoğrafı çektirmek…
Haydi o zaman saatin altında, deklanşörün karşısındaki
yerinizi alın…Şimdi, resim çektirme zamanı… Boş kalmasın saatin altı…
(Fotoğraftaki saat, yazıda söz ettiğim ve babamdan yadigâr kalan en az 200 yıllık antika saat ve hâla çalışıyor ve hâlâ aile resimlerinin çekileceği günleri sayıklıyor...)
TAHİR SAKMAN
25 Mart, 2026
BİR SAAT BİR HAYATTIR
BİR SAAT BİR HAYATTIR
Şair Ataol Behramoğlu “bebeklerin ulusu yok” diyor… Çarpıcı
bir biçimde doğru diyor…
Bebeklerin ulusu yok ya saatlerin? Saatlerin de ulusu
yok çünkü zaman her yerde aynı akıyor; tıpkı Latince bir deyimde olduğu gibi “Tempus
Fugile” zaman uçar… Geriye anılarla birlikte saatleriniz de kalır hatta
anılarınız silinse de saatler yaşamlarını bir şekilde sürdürmeyi başarırlar…
Zamanı saate bağlıyoruz… aslında saatler; o, hepsi
birer mühendislik harikası olan sanat eseri ve insanın yaptığı en önemli
mekanik olan saatler, zamanı sadece ölçmezler; onlara ve ona bağlı yaşamlarını
sürdüren bizlere de “ayar” verirler…
Tıpkı, Ahmet
Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde söylediği gibi: “Saatin
kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır... Bu da gösterir ki zaman ve mekân,
insanla mevcuttur…”
Yine bir müzayede ve yine sevgiye teslim olmaya hazır bir
saat… İstanbul'da internetten canlı yayın yapıyorlar, güvenilir ve dürüst esnaflar: "Antika Deposu, Güngören Antik..." Hollandalı ama zamanın evrenselliğinde yüzen bir can, tik tak sesleriyle
yeniden can bulmak istiyor… Kargodan geldiğinde sadece sarkacı yok sanmıştım
ama…
Tulumba mandalının vidası yerinden çıkınca olanlar olmuş. Zemberek tüm gücüyle boşanırken tulumba göbeğini inanılmaz bir şekilde eğmiş. Yan çarkını fenerinden ayırmış, saniye çarkının ucunu kırdıktan sonra…
Hazin türkülerin ortasında yapayalnız kalmış bir can
gibi yüzüme bakıyor…
İyi ki hâlâ zanaatkârlarımız var… Kırılan çarkın göbeğini
delip yeniden mil takan bir kuyumcumuz var, Fatih Çarşısı’nda, Aydın Usta… Fenerinden
ayrılan yan çarkı sarı kaynağıyla sabitledikten sonra tulumba göbeğinin
eğikliğini de kısmen düzeltmek için tesviye ettim.
Komple bir temizlikten sonra montajını yaptım, merhem
sürdüm, yaralarını sardım… Aramızda dostluktan bir köprü çoktan kurulmuştu.
Çalışacağı ânı bekliyordu heyecanla ve tabii ki ben de…
Sırada sarkaç vardı… Yer çekimiyle ayarlanan bu saatin
sarkacının uzunluğu kadar ağırlığı da zaman tutması açısından önemliydi… 1950
yılında üretilen ve haftada bir kurulması gereken bu “Orfac” markalı saatin
sarkacı için atölyemdeki parçaların içinde küçük bir ses duydum…
Saat sarkacının top kısmıydı… Geriye bağlantı parçası
kalmıştı onu da Mustafa Ayçiçek, hani "Ayçiçek Antik" diye ismini duyduğunuz genç
kardeşim, lazerle keserek yaptı. Bir sarı mile yiv açtıktan ve o mile
bağlantı parçasını perçinledikten sonra bendeki top kısmını da monte edince işlem
tamamlanmıştı…
Mustafa, çekirdekten yetişme bir saatçi değil, öğrenci
ve bilgisayar okuyor… Ama merak işte… Azimle masa saatlerini ve duvar saatlerine
can vermek için atölyesinde çalışıyor. Kendisine “saatçi” diyemem ama kendisini
bu hızla geliştirmeye devam ederse yakın bir zamanda masa ve duvar saatlerinde “usta”
olmaması için bir neden yok. (Mustafa için bir gün ayrı bir yazı yazmalıyım.)
Şimdi karşılıklı dans ediyoruz bu Hollandalıyla… Zarif
çizgileri; bir zamanları, bulutların üzerinde gezdiği zamanları hatırlatıyor… Tik
tak eşliğinde bu dans ne kadar sürer bilinmez ama en azından ben yaşadıkça
dansımız sürecek…
23 Mart, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 65 ÇUBUK BENİM TEL BENİM
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 65 ÇUBUK BENİM TEL BENİM
Bu kayıtta Mazhar Sakman, Konya oturak repertuvarının
hareketli türkülerinden olan “Çubuk benim tel benim” türküsünü 12 telliyle
çalıp söylerken kendisine udi Cenap Kendi ile kanuni Kazım Büyükşalvarcı eşlik
ediyor…
Mazhar Sakman-Çubuk benim tel benim
TAHİR SAKMAN
22 Mart, 2026
SERHAN ASKER VE KONYA
SERHAN ASKER VE KONYA
Konya kadim zamanların, medeniyetlerin başkenti
diyebileceğimiz bir yerde olan şehirdir…
Şehirden ötedir; insanların ilk yerleşik düzene geçtikleri
bir coğrafyanın ismidir. Alâaddin Tepesi’nden hangi yöne doğru adım atarsanız
atınız; attığınız her adımda karşınıza farklı bir doku, farklı bir tarih,
farklı bir kültür çıkar…
Konya’yı sınırlamak mümkün değildir; o bir ülkedir ayrı
bir dünyadır…
Hâl böyle olunca Konya insanını da anlamak kolay
değildir. Bu toprakları çiğnememiş, Kadınlar Pazarı’nı, Türbe Önü’nü yaşamamış,
Meram’da hıdrellez kutlamamış, Sedirler’de Sedirler Böreği, Sille'de tandır böreği, tahta siniye
böğrünü verip tahta kaşıkla düğün pilavı, gazete üzerinde etli ekmek, küflü peynir böreği, gecenin bir yarısı "yat geberlik" yememiş, Sille’de Şeytan Köprüsü’nü
görmemiş insanların Konya’yı, Konya insanını anlamasını beklemek doğru bir
düşünce değildir.
Konya’yı üç saatte anlatmak istiyorsanız en az üç yıl
çalışmanız gerekmektedir. Burası bir kasaba değildir; kadim medeniyetlerin
hoşgörüyle buluşma noktasıdır.
Sayın Serhan Asker Konya’daydı… Halk TV ekranlarından
canlı yayımlanan programda şehri anlattı konuklarıyla birlikte…
Şehir tabii ki bundan ibaret değildi ama elinden geleni
yaptı, teşekkür ederiz.
Eleştirilecek yanı yok muydu? Vardı elbet ama bu
yaptığı yayımı kötülemek anlamında değildir. İyi niyetiyle, imkânlar ölçüsünde…
İmkânlar daha çoktu elbet ama Serhan Asker sanırım ya ulaşamadı ya da yeterli
yönlendirilemedi. Arka planda neler yaşandığını da bilmiyoruz ama eminim çok
çabalamıştır. Daha farklı yönlendirmeler yapılabilirdi…
Konya yemek kültürü denildiği zaman aklımıza ilk
gelenler, Nevin Halıcı, Saime Yardımcı gibi isimler yemeklerimizi
anlatabilirdi. Alanda olan Ahmet Ergun ağabeyimiz de çok iyi anlatabilirdi.
Türkülerimizden birkaçını Fatih Çinioğlu arkadaşımız seslendirdi
ama gönlümüz isterdi ki tek enstrümanla değil de bir ekiple bunu yapsaydı daha
iyi olmaz mıydı?
Âşıklar Bayramı’ndan söz edilince… Feyzi Halıcı’yı
anmadan geçerseniz eksik kalacaktır. Ayrıca bu şehrin bağrındaki âşıklara da programda
yer verilebilirdi…
Oyunlara gelince… Bildiğim kadarıyla özel bir kursun
öğrencileriydi, anladığım kadarıyla Akşehir ilçemize ait olan oyunları oynadılar,
“Emmiler” gibi… yanlarına bir de Bozkır ekibi ekleyebilseydik?
Mevleviliğin anlatımını yeterli bulmadım ama program
çok çeşitli olunca… ama bir şey var ki bu çok doğru değildi; ulu orta sema
yapmanın bir mantığı yoktu. Sema; dans değildir, gösteri değildir; Mevlevi
tarikatının, yüzyılların imbiğinden geçip gelen kendi içinde kuralları,
disiplinleri olan bir ritüelidir, ayinidir... Hele hele Konya’da sıradan bir
şekilde yapmak doğru değildir…
Yapılan tanıtımın kötüsü olmaz, umarım Sayın Serhan
Asker bir dahaki gelişine daha kapsamlı olarak hazırlanır. Ona aslında çok hak
veriyorum; Konya’yı, Konya insanını anlamak, çözmek zordur; Konya asla sırrını
ulu orta yaymaz… Kendisini tebrik ediyorum şehrimize olan ilgisi için.
Yine bekleriz; bu şehirde anlatılacak daha çok şey var…
TAHİR SAKMAN
20 Mart, 2026
KURBAN
KURBAN
Nasıl bir zamana denk geldik?
İnsan insanı boğazlıyor, ne için? Bir galon petrol… sonrası
kanlı dolarlar… Savaşın günlük maliyeti sadece süper olduğunu iddia eden tarafa 500 milyon dolar…
Şu dolarlarınızı biraz da insanlık için harcasanız? Aç
insanlar için mesela? Mesela yaşam standartları çok düşük insanlar için…
Sömürüyü ortadan kaldırmak, cehaleti yok etmek için mesela?
“Ümmet” diyordunuz, hani?
Hani “kardeşlik” diyordunuz, “Allah, Peygamber”
diyordunuz ne oldu? “Ramazan ayları, haram ayları” diyordunuz, ne oldu da şimdi
aynı dinden olmanıza rağmen…
Galiba anladım; her şey menfaat, her şey sömürü, her
şey krallığınızın devamı için…
160 kız çocuğu… masum… nasıl eliniz vardı da…
Füzelere harcadığınız paraların onda birini insan için,
insanlık için, hayatı korumak için kullansaydınız…
Hayal bu ya:
Bir gün, bir bayram sabahı; çocukların kuşlar gibi…
insanların mutlu ve yarın kaygısı olmadan, sömürünün ortadan kalktığı, zenginliklerin
adil paylaşıldığı bir dünyaya uyanmak istiyorum…
KURBAN
Atomsuz nötronsuz bir dünya için
Dualar ediniz bayram sabahı
Nice insan için insanlık için
Dualar ediniz bayram sabahı
Güvercinle defne dalı ellerde
Barış şarkıları dönsün dillerde
Mutluluğun bitmediği yerlerde
Dualar ediniz bayram sabahı
Karanlığı karanlıkla boğarak
Sevgilerle güneş gibi doğarak
Yunus gibi her gönüle sığarak
Dualar ediniz bayram sabahı
Medeniyetin on parmağı da kan
Bir mermiye kurban edilmiş insan
Barış dilerken size Derviş Ozan
Dualar ediniz bayram sabahı
TAHİR SAKMAN
KURBAN
Nasıl bir zamana denk geldik?
İnsan insanı boğazlıyor, ne için? Bir galon petrol… sonrası
kanlı dolarlar… Savaşın günlük maliyeti sadece süper olduğunu iddia eden tarafa 500 milyon dolar…
Şu dolarlarınızı biraz da insanlık için harcasanız? Aç
insanlar için mesela? Mesela yaşam standartları çok düşük insanlar için…
Sömürüyü ortadan kaldırmak, cehaleti yok etmek için mesela?
“Ümmet” diyordunuz, hani?
Hani “kardeşlik” diyordunuz, “Allah, Peygamber”
diyordunuz ne oldu? “Ramazan ayları, haram ayları” diyordunuz, ne oldu da şimdi
aynı dinden olmanıza rağmen…
Galiba anladım; her şey menfaat, her şey sömürü, her
şey krallığınızın devamı için…
160 kız çocuğu… masum… nasıl eliniz vardı da…
Füzelere harcadığınız paraların onda birini insan için,
insanlık için, hayatı korumak için kullansaydınız…
Hayal bu ya:
Bir gün, bir bayram sabahı; çocukların kuşlar gibi…
insanların mutlu ve yarın kaygısı olmadan, sömürünün ortadan kalktığı, zenginliklerin
adil paylaşıldığı bir dünyaya uyanmak istiyorum…
19 Mart, 2026
BU ŞEHRİN MAYASINDA SANAT VARDIR
BU ŞEHRİN MAYASINDA SANAT VARDIR
Ailemizin sanat geleneğini sürdüren kız kardeşim Vesile,
son yıllarda yaptığı başarılı, soyut ve postmodern çalışmalarla dikkat çekerken,
Selçuk Üniversitesi tarafından uluslararası boyutta bu yıl 6.’sı düzenlenen “POMO
Posta Pulları Sergisi”ne katıldığı resimle, ailemizi olduğu kadar şehrimizi de
onurlandırdı.
İçinizde sanat varsa… emin olun bir gün bir yerlerde
ortaya çıkacaktır… Ve kendi mecrasında akmaya başlayacaktır, isteseniz de
istemeseniz de engel olamazsınız; tıpkı, hayatın olağan akışı gibi…
Kız kardeşim Vesile, 40 yaşından sonra resme başladı…
Önce KOMEK’in değerli hocalarından ilk dersleri aldı sonra bu kendisine yetmedi,
üniversite sınavlarına girdi, Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ni
kazandı, 50 yaşından sonra ikinci fakülteyi bitirdi şimdi yüksek lisans
yapıyor…
Ailemizden gelen müzik geleneğini, tuvale soyut bir
biçimde yansıtan resimleri dikkat çekmeye başladı. Sergiye kabul edilen resimde
de bunu açıkça görmek mümkün…
Çocukluk hatıralarımızın arasında yer eden “müzikli” o
kadar çok anımız var ki… beynimizin, gönlümüzün, sanat ve edebiyat dünyamızın
içinde hep müzik var. Müzik bizim için bir yaşam biçimi. Babaannem Vesile
Sakman’dan gelen sözlü sanat geleneğimiz; babam Mazhar Sakman’ın Konya
folkloruna önemli katkılarından sonra müzisyen, besteci abim Vedat Sakman ile
kız kardeşim Vesile de aynı geleneğin bir başka yansıması olarak, iç
dünyasındaki renkleri tuvale aktarması soyut bir dünyanın ve soyut gerçekliğin
dışa vurumu olarak da görülebilir.
Sergiye katıldığı resmin ana teması renklerin zıt
dünyasındaki dansı olarak da yorumlanabilir. Resimdeki müzik aletlerinden gitar
ve trompet… trompeti ben dünyaya olan itirazın bir üst perdeden, tiz olarak
yükselmesi olarak gördüm, gitar ise daha munis ama başı dik hatta zaman zaman
isyankâr duygular olarak bende çağrışımlar yaptı. Notaların yeterince görünmemesi
içimizde saklı bir dünyanın açılması gereken kapıları gibi duruyor.
Saat; zamanın uçar olduğunu ve babam Mazhar Sakman’ın
saatçi olduğundan bilinç altımıza yer etmiş dışa vurumu olarak yer alıyor.
Saatin içinde aslında orada olmaması gereken çarklar ise hayatın karmaşık gibi
görünen ama aslında bu karmaşıklığın içindeki düzeni ve ahengi yansıtıyor. Ve
bir deniz feneri ama aslında bir insanın ışığını yaydığını düşünebilirsiniz. Her
şeye rağmen yıkılmayan dimdik ayakta kalan deniz feneri gibi değil midir insan?
Işığını yaydıkça hayata anlam katan insandan daha kutsal ne olabilir ki?
Saatin tik taklarıyla müziğin ritmi, bize hayatın
akışındaki tempoyu anlatıyor. Hiçbir şeyin durduramadığı doğanın nefesini, bu
renk cümbüşü içinde bulabilirsiniz…
Bu karmaşa gibi görünen ama aslında o karmaşanın
içindeki uyum ve ritmin, bir arada bir bütün oluşturması ve birbirini
tamamlaması, bize hayatın büyüsü hakkında da ip uçları sunuyor ve bu renk
cümbüşü bize, hayatın tezatlarıyla güzel olduğunu anlatıyor…
Benim bu resimden anladığım budur. “Şiirin manası
şairin karnındadır” derler resimde de öyle midir bilmiyorum ama görebildiğim;
kız kardeşim Vesile, önümüzdeki dönemlerde kendinden epey söz ettirecektir.
Ve Konya sanat ikliminin, bir “Sakman”ın daha sanatçı
kişiliğinden tuvale yansıyan ışıklarıyla daha çok aydınlanacağı gün çok
uzaklarda değildir…
Bu şehrin mayasında sanat vardı… Kardeşim Vesile’yi
alkışlarken, yetişmesine önemli katkılar sağlayan Selçuk Üniversitesi’nin
değerli sanatçı hocalarına da saygılarımı sunuyorum.
TAHİR SAKMAN
18 Mart, 2026
SERİKLİ ABDAL MEHMET NAZLI
SERİKLİ ABDAL MEHMET NAZLI
Bir ses… bir ses değil sadece yüreği yanık bir canın
feryadı sanki…
Dinledikçe adamın içine işliyor. Nasıl bir yanıktır bu?
Ağzında dişleri eksik olsa da ne gam, o yüreğiyle söylüyor; keman mı ağlıyor
yoksa adamın kalbinden semaya doğru yükselen türkü mü?
Altı yıl önce aramızdan ayrılmış Serikli Abdal Mehmet
Nazlı… Kemanı dizinde çalıyor, bunu çalma tekniğini daha önce Konya oturaklarında
da görmüştüm. Keman; yüreğe dokunan ibr çalgı, sesi direk ciğerlere işlediği için
ve o dönemlerde yaygın olan “ince hastalığa” yakalanmamak için kemanı göğsüne
değil de dizine dayayarak çalarlarmış…
Serikli Abdal Mehmet Nazlı da öyle yapıyor. Yanında televizyonlarda sık gördüğümüz başarılı sanatçı
Uğur Önür… Güler yüzü ve kabak kemanesiyle onu her gördüğümüzde içimizi ısıtan
bir büyük sanatçı… Uğur Önür Bey’e ne kadar teşekkür etsek azdır, bu kaydı
yapmasaydı bu canı hiç tanımayacaktık…
"Tokat Yaylası" isimli türküyü birlikte çalıyorlar ve o
ses yürekleri kavuruyor… Konya oturaklarında da okunan bu türküyü Serikli
ustadan dinlemek de ayrı bir ayrıcalık.
Serikli Abdal Mehmet Nazlı, bir büyük halk sanatçısı…
Anadolu’da daha nice isimsiz halk sanatçıları, kendi zaviyelerinde türkülerini
okuyorlar, sessiz ama yakıcı….
Serikli bu büyük ustaya rahmet diliyorum. Tenler ölebilir
ama türkülerimiz hep yaşayacaktır…
https://www.youtube.com/watch?v=4OifsmmhvDA
TAHİR SAKMAN
16 Mart, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 64 EREMEDİM VEFASINA DÜNYANIN (AKSARAY DEVELİSİ)
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 64 EREMEDİM VEFASINA DÜNYANIN
(AKSARAY DEVELİSİ)
Şehirde iz bırakan mahalli sanatçılarımızın arasında
yer alan merhum Gökmen Hasan Hüseyin Ağa, ekol oluşturacak kadar önemli bir
sanatçımızdır. Konya oturak repertuvarının günümüze ulaşmasına önemli katkılar
sağlamıştır.
Yerel sanatçılarımız türkü seslendireceği zaman
özellikle “Gökmen usulü” olduğunu belirtmişlerdir. Bu, Konya türkülerinin aynı
zamanda tavrına da işaret eder; çünkü, şehirde türkülerimiz yorumlanırken “Sille
usulü”yle de yorumlanabilmektedir.
Mazhar Sakman, gençlik yıllarında Gökmen Hasan Hüseyin
Ağa’nın meclisinde saz çaldığında “Sarı oğlan da iyi saz çalacak ha!..”
dediğinden gururla söz ederdi. Son dönemin en önemli Gökmen ekolü
temsilcilerinden Mazhar Sakman’dır. Merhum Sakman, Gökmen Hasan Hüseyin Ağa’nın
iri yarı olduğunu, koca ellerinin, kanunu eline aldığı zaman kınalı bir genç kızın
zarafetine bürünerek çaldığını anlatırdı.
Hayatını yapı ustası olarak kazanan Gökmen Hasan
Hüseyin Ağa’nın bu türküsünün hikâyesini öyküleştirerek “Dünden Bugüne Konya
Oturakları” isimli kitabımda yer vermiştim.
“Kaymakam Kızı” isimli türküde ona isnat edilir ve “Kesik
İnce Çayır” türküsü okunurken sazların bir es verip durduğu bölümün de Gökmen
Hasan Hüseyin Ağa tarafından, türkünün yakılmasına neden olan kaymakamın ruhuna
bir saygı duruşu olarak eklendiği de kaynak kişiler tarafından aktarılmıştır.
Konya’nın Aksinne Mahallesi, Külahçı Sokak’ta oturduğunu
bildiğimiz Gökmen Hasan Hüseyin Ağa 1900’lü yıllarda yaşamıştır ve mezarı
Fettah Mezarlığı’ndadır. Ruhu şad olsun…
Mazhar Sakman’ın repertuvarındaki türkünün metni şöyle:
Eremedim vefasına dünyanın
Bülbül konmuş sarayına Konya’nın
Aksaray’dan Bakırtolu’na yol gider
Sürmelenmiş ela gözlü yâr gider
Uzamışsın hay sevdiğim dal gibi
Gelip geçen selam vermen el gibi
Beyler besler merak için tazıyı
Kadir Mevla’m böyle yazmış yazıyı
Devem yüksek atamadım urganı
Susadıkça ver ağzıma gerdanı
Saçım uzun ben saçımı tararım
Var mı benim Konyalıya zararım
Bu türkümüzde de dikkat çektiği gibi deve temi ön plandadır ki bu Konya türkülerinin Türkmen/Yörük karakterini fazlasıyla ortaya koymaktadır.
https://www.youtube.com/@tahirsakman-Konya
https://youtu.be/Cfjc7pTHTVI?si=XDEZlKl5vMA3CmkR
TAHİR SAKMAN
Kaydol:
Yorumlar (Atom)



.jpeg)

















