tanik.net'teki yazım:
NİSANDA İLK YAĞMUR İLK BEREKET
Çocukluğumuzun o renkli dünyasında her şey bir kutlama her şey bir şölendi…
Daha doğrusu her şeyi her olayı kutlama yapmanın, şölene çevirmenin gizli bir yolunu bulmuştuk sanki… Kalplerimizde biriken yaşama sevincinin tezahürü olsa gerekti bu durum… Oyuncaklarımız yoktu… hani bugün çocuklarımıza aldığımız kumandalı, türlü sesler ve ışıklar içindeki oyuncakları bırakın, ucuz plastikten yapılmış bir arabamız bile olmamıştı.
Aslında benim bir tane olmuştu… Babaannem hac dönüşü bana oyuncak tabanca hediye etmişti. Tetiğine bastığım zaman içindeki çarkın dönmesiyle, ağzından ateş saçan bir canavara dönüşüyordu. Sesinden önceleri ben bile korkmuştum. Sanırım içinde çakmak taşı vardı ve bir gün bitince benim canavar ateş saçmaz olmuştu… İkincisini,babaannemin evinde görmüş ve istemiştim ama vermedi ve o tabanca orada paslandı gitti; tıpkı, babamın piyanosunun çelenin altında, kar, yağmur altında çürüdüğü gibi… (Konya’nın belki de ilk piyanosunun hikâyesini bir gün yazmalıyım.)
Babaannem Vesile Hanım tipik bir “Gonya gadını”ydı… “Yarım okka etten dokuz kap yemek yapan…” Merhum dedem Hakkı Efendi, Şam Cephesi’nde (Filistin-Suriye) askerdir… Gündüz İngilizlerle, gece, sırtlarından hançerlendikleri Arap aşiretleriyle savaşırlar. Dedem Konya’ya geldiğinde ayağındaki postal kaynamıştır; postalı keserek çıkarırlar. Hastadır, 40 gün yaşar…
Oysa babaannem, ona aşure gününde yaptığı aşureleri kuyulara sarkıtarak, mutfakta selelerin altında gezdirerek saklamaya çalışmıştır ama nasip olmaz…
Uzun yıllar sonra hacca gitmek ister. O dönemde tek başına almamaktadırlar, babama teklif eder, o da kabul eder ama… Tam üç kere pasaportu yanar; çünkü babam Mazhar Sakman, Konya oturaklarının, Konya türkülerinin değişmez simasıdır. “Dönünce, dayanamam rakı içerim, tövbemi tutamam” endişesiyle gitmez.
Babamdan umudunu kesen ninem, Yılanlı Medrese’nin köşesinde yardım toplayan bir adama evlenme teklif eder: “Sana varıyım, birlikte hacca gidelim!” (Belki de babaannem, bu yönüyle Konya’nın ilk feministidir.)
Osman Ağa’nın canına minnettir, dindar ve yoksul bir adamdır. Evlenirler, herkesten önce gider gelirler. Babaannem ölünceye kadar yanından hiç ayrılmadı Osman Ağa…
Bahsettiğim tabanca, bu hac dönüşü hediye edilen oyuncaktı…
Gazoz kapağına çamur doldurup oynardık… Soba telini büküp araba yapmaya çalışırdık. Ama en iyisi kavak ağacından yaptığımız düdüklerdi…
Her olayı şölene çeviririz demiştim ya, işte bir örnek:
Çocukluğumun bir bölümünün geçtiği Konya’nın Sarıyakup Mahallesi’ndeki bağ evimizde en büyük eğlencelerimizden birisi de nisan ayında yağan yağmurlarda çıkıp ıslanmaktı. “Şifaydı bu yağmurlar” annem öyle derdi. Bir köşeye teneke leğen koyup yağmurun o eşsiz tınılarını dinlemekten daha güzel bir melodi olabilir miydi?
Bahçemizdeki büyük küpün ağzını açardık su dolsun diye… Ama içtiğimizi de hiç hatırlamıyorum çünkü çamur rengine bürünürdü. Yine de bir tas koyardı anam, birkaç damla da olsa içerdi…
Mevlâna Türbesi’nde bulunan “nisan tası” geldi aklıma… Son İlhanlı hükümdarı Olcaytu Sultan Mehmed’in oğlu Ebu Said Bahadır Han, Musul’da yaptırmış ve 1327 yılında Mevlânâ Dergâhı’na hediye etmiştir. Nisan ayında yağan yağmurlarla dolan sular, halka “dergâh zemzemi” diye dağıtılırmış. Mevlâna’nın destarının ucu da batırılıp dağıtıldığı için “destar suyu” olarak da adlandırılırmış. Hatta bereketli olsun diye ekilecek tohumların bir miktarı nisan tasında bekletilip sonra diğer tohumlarla karıştırılarak ekilirmiş…
Nisan yağmurlarının bu kadar önemsendiği bir şehirde, biz çocuklar da elbette kayıtsız kalamazdık; nisan yağmurları başladığı zaman dilimizde bir tekerleme:
“Yağ yağ yağmur
Teknesi hamur
Ver Allah’ım ver
Sicim gibi yağmur”
Yedi kapı dolaşırdık; her evden bir miktar tereyağı, bulgur, salça, ekmek alıp bulgur pilavı pişirtir yerdik ama illa tahta kaşıkla olacak! Lezzetin ve bereketin farkına vardınız mı?
Bu sene nisan ayı oldukça bereketli geçiyor ama çocuklarımızın bu geleneklerden haberi bile yok… Şimdi elime bir tas alıp kapınızı çaksam bana güler misiniz?
Galiba tersine değişen bir dünyada yaşamaya çalışıyoruz. Sokaklardaki o cıvıl cıvıl sesler yok artık… Çamurlara battığımız bahçelerdeki lezzeti yitirdiğimiz gibi çocuklarımızı da sokak oyunlarını ellerinden alarak yitirdiğimizin farkında mısınız?
Ama bizim çocuk seslerimiz, gök kubbenin altında bir yerlerde hâlâ yankılanıyor olmalı, duyabiliyor musunuz?
“Yağ yağ yağmur
Teknesi hamur
Ver Allah’ım ver
Sicim gibi yağmur”
TAHİR SAKMAN
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorumlarınız kişisel haklara ve yasalara uygun olmalıdır, yorumlarınızdan dolayı sorumlu olacağınızı lütfen unutmayınız.