YAŞAM SEVGİYLE BAŞLAR

20 Nisan, 2026

TADI DAMAĞIMDA KALAN CETVEL


tanik.net'teki yazım:

TADI DAMAĞIMDA KALAN CETVEL

TADI DAMAĞIMDA KALAN CETVEL
 
Bizler, belki de çocukluğunu en iyi yaşayan son nesildik…
 
Geçmişe bakmadan, geleceğe yön vermeye çalışırken yaptığımız hataları sürekli yineliyoruz; dersler çıkarmadan… Evlerimizde; prensler, prensesler yetiştirmenin aceleci, ucuz popülizmine düşüyoruz. Hayatı cam fanusların arkasından seyreden bir nesil… Ne yaparsa mubah görülen ve bunun sonucu olarak da her şeyi kendine serbest gören, kendini evrenin merkezine koyan bir egoyla yetişen bir nesil… Oysa bizler, sokakların güvenli oyunlarında büyümüştük, hayatın içindeydik; çamurunu da tattık, tırmandığımız ağaçların ellerimizi çizmesine aldırmadan hatta onları bir nişane gibi taşıyarak ağaçların, ulaşılamaz en üst dallarında Sindirella’nın ülkesini aramadık; hayatın gerçekleriyle yüzleşerek büyüdük…
 
Naylon ayakkabılarımızın tek markası vardı; mutluluk…
 
İlkokulu üç ayrı okulda okudum… 5. sınıfa geçtiğim sene evimizi taşıyınca, kaydım Hakimiyet-i Milliye İlkokulu’na alınmıştı. O yıllarda sınıf geçmek de öyle kolay değildi; hatta sınıf geçmeniz okulu bitirmemize yetmiyor ayrıca bitirme sınavlarına da giriyorduk…  
 
Sınıfta yeni olmama rağmen öğretmenimiz Müjgan Çumralıoğlu’nun gözüne girmeyi başarmıştım; biraz yaramazdım ama çalışkan ve zekiydim. Bu durum da öğretmenimin beklentisini yükseltmiş olmalı ki…
 
Bir matematik yazılısında bütün sınıf dökülmüştük ama hedefte ben vardım, tahtaya kalktım, öğretmenle birlikte soruları çözmeye çalıştım… Çözemediğim her sorunun sonunda parmaklarımı birleştiriyordum ve inen cetveller… Bir ara kafama da vurmuştu öğretmenim, hem de cetveli dik tutarak. Bütün sınıfın acısını benden çıkarmıştı rahmetli…
 
Elleri dert görmesin; iyi ki vurmuş, keşke biraz daha vursaydı da kafam, gözüm yarılsaydı…
 
Sonra kolejde Türkçe dersinde bir kompozisyon yazmamı istemişti hoca… Ben, bu olayı hatırlayıp bir kompozisyon yazmıştım. İçimdeki volkanı, öğretmenimin cetvelle nasıl ateşlediğini anlatmış “Batmayan Güneş” gibi bir de iddialı bir isim vermiştim kompozisyonuma. Hocam çok beğenmiş ve sınıfta okumuştu…
 
O cetvelin tadı damağımda kaldı…
 
Eve gidip aileme durumu anlatsaydım, evde de ayrı bir dayak yemezdim ama en azından anamın, “iyi olmuş, öğretmenin ellerine sağlık” diyeceğinden emindim… Şimdi veliler, en küçük bir uyarı sonrasında bile önce okula koşuyor sonra şikâyete… Öğretmene saygı, güven nerede?
 
Yanlış anlaşılmasın; “sert, maksadını aşan” uyarıları savunmuyorum ama bunun bir orta yolunu bulmamız gerekmiyor mu? Çocuklarımızı hayata hazırlarken, gerekli uyarıları yapmak ilk önce ailelere düşmüyor mu? Nerede duracağını bilmeyen, “doyumsuz” çocuklar yetiştirmekten vazgeçelim… Onları hayattan kopuk bir halde büyüttüğümüz gerçeğini de unutmayalım… Bizlerin çocukluğu biraz mahrumiyet içinde geçti; belki de ondandır, çocuklarımızın her istediğini yapmamız… Ne isterse alınan çocuklarımızın ne yaparsa alkışlanmasa bile görmezden gelinen çocuklarımızın, hayatın gerçekleri karşılarına çıkınca ne yapacaklarını şaşırmaları bundan dolayı olabilir mi?
 
Eğitim sistemimizde her sene yapılan yap-bozlar, çocuklarımızı deneme tahtasına çevirmedi mi? Onları yarış atları gibi sınavdan sınava koşturmak da neyin nesi?
 
Bir zamanlar bir orta direk vardı hatırlar mısınız? O orta direği oluşturanlar zanaatkârlarımızdı, temel eğitimi on iki yıla çıkararak zanaatkârlarımızın önünü kesmedik mi? Geleneksel eğitim sistemimizde çıraklık en önemli bir müesseseydi. Şimdi liseyi bitirenler… bu yaştan sonra hangi mesleği öğrenebilir ki?
 
Kabul ediyorum; çocuklar çok eziliyordu, peki, düzeltemez miydik, ıslah edemez miydik? Biraz sıkıntı çekiyordu ama meslek ediniyordu ve hayatını kazanırken kendisini yetiştiren belki de zaman zaman sert davranan ustasına her zaman hürmetini esirgemiyordu; çünkü biliyordu ki ustası “eline ekmek” vermişti… Şimdi üniversite bitiren gençlerimiz, bölümleriyle hiç alakası olmayan yerlerde vahşi kapitalizmin pençesinde eziliyorlar…
 
Şimdi dükkân dükkân gezerek musluk takacak adam arıyoruz, bulduğumuz zaman ise evin tapusunu (!) istiyorlar neredeyse!..
 
Ülkemiz yangın yerine döndü… Şikâyet edilmeyen bir şey kalmadı sanki. Neyi tutsak, elimizde kalıyor. Toplumsal çürümenin neresindeyiz? Tek umudumuz yine ailelerin çocuk yetiştirme tarzlarına dönüp bakmaları… Trafikte maganda, sosyal hayatta mafyavari… Bunlar bizim çocuklarımıza yakışmayacak şeyler…
 
Geleceğe güven; çocuklarımızın çağın donanımlarıyla iyi eğitilmesinden geçer. Eğitimin ailede başladığı gerçeğini de göz ardı etmeden… belki de asıl çözüm; velilerimizin eğitiminden geçmektedir!..
 
TAHİR SAKMAN
 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumlarınız kişisel haklara ve yasalara uygun olmalıdır, yorumlarınızdan dolayı sorumlu olacağınızı lütfen unutmayınız.