TADI DAMAĞIMDA KALAN CETVEL
tanik.net'teki yazım:
TADI DAMAĞIMDA KALAN CETVELTADI
DAMAĞIMDA KALAN CETVEL
Bizler,
belki de çocukluğunu en iyi yaşayan son nesildik…
Geçmişe
bakmadan, geleceğe yön vermeye çalışırken yaptığımız hataları sürekli
yineliyoruz; dersler çıkarmadan… Evlerimizde; prensler, prensesler
yetiştirmenin aceleci, ucuz popülizmine düşüyoruz. Hayatı cam fanusların
arkasından seyreden bir nesil… Ne yaparsa mubah görülen ve bunun sonucu olarak
da her şeyi kendine serbest gören, kendini evrenin merkezine koyan bir egoyla
yetişen bir nesil… Oysa bizler, sokakların güvenli oyunlarında büyümüştük,
hayatın içindeydik; çamurunu da tattık, tırmandığımız ağaçların ellerimizi çizmesine
aldırmadan hatta onları bir nişane gibi taşıyarak ağaçların, ulaşılamaz en üst
dallarında Sindirella’nın ülkesini aramadık; hayatın gerçekleriyle yüzleşerek
büyüdük…
Naylon
ayakkabılarımızın tek markası vardı; mutluluk…
İlkokulu
üç ayrı okulda okudum… 5. sınıfa geçtiğim sene evimizi taşıyınca, kaydım
Hakimiyet-i Milliye İlkokulu’na alınmıştı. O yıllarda sınıf geçmek de öyle
kolay değildi; hatta sınıf geçmeniz okulu bitirmemize yetmiyor ayrıca bitirme
sınavlarına da giriyorduk…
Sınıfta
yeni olmama rağmen öğretmenimiz Müjgan Çumralıoğlu’nun gözüne girmeyi
başarmıştım; biraz yaramazdım ama çalışkan ve zekiydim. Bu durum da
öğretmenimin beklentisini yükseltmiş olmalı ki…
Bir
matematik yazılısında bütün sınıf dökülmüştük ama hedefte ben vardım, tahtaya
kalktım, öğretmenle birlikte soruları çözmeye çalıştım… Çözemediğim her sorunun
sonunda parmaklarımı birleştiriyordum ve inen cetveller… Bir ara kafama da
vurmuştu öğretmenim, hem de cetveli dik tutarak. Bütün sınıfın acısını benden
çıkarmıştı rahmetli…
Elleri
dert görmesin; iyi ki vurmuş, keşke biraz daha vursaydı da kafam, gözüm
yarılsaydı…
Sonra
kolejde Türkçe dersinde bir kompozisyon yazmamı istemişti hoca… Ben, bu olayı
hatırlayıp bir kompozisyon yazmıştım. İçimdeki volkanı, öğretmenimin cetvelle
nasıl ateşlediğini anlatmış “Batmayan Güneş” gibi bir de iddialı bir isim
vermiştim kompozisyonuma. Hocam çok beğenmiş ve sınıfta okumuştu…
O
cetvelin tadı damağımda kaldı…
Eve gidip
aileme durumu anlatsaydım, evde de ayrı bir dayak yemezdim ama en azından anamın,
“iyi olmuş, öğretmenin ellerine sağlık” diyeceğinden emindim… Şimdi veliler, en
küçük bir uyarı sonrasında bile önce okula koşuyor sonra şikâyete… Öğretmene
saygı, güven nerede?
Yanlış
anlaşılmasın; “sert, maksadını aşan” uyarıları savunmuyorum ama bunun bir orta
yolunu bulmamız gerekmiyor mu? Çocuklarımızı hayata hazırlarken, gerekli
uyarıları yapmak ilk önce ailelere düşmüyor mu? Nerede duracağını bilmeyen, “doyumsuz”
çocuklar yetiştirmekten vazgeçelim… Onları hayattan kopuk bir halde
büyüttüğümüz gerçeğini de unutmayalım… Bizlerin çocukluğu biraz mahrumiyet
içinde geçti; belki de ondandır, çocuklarımızın her istediğini yapmamız… Ne
isterse alınan çocuklarımızın ne yaparsa alkışlanmasa bile görmezden gelinen
çocuklarımızın, hayatın gerçekleri karşılarına çıkınca ne yapacaklarını
şaşırmaları bundan dolayı olabilir mi?
Eğitim
sistemimizde her sene yapılan yap-bozlar, çocuklarımızı deneme tahtasına
çevirmedi mi? Onları yarış atları gibi sınavdan sınava koşturmak da neyin nesi?
Bir
zamanlar bir orta direk vardı hatırlar mısınız? O orta direği oluşturanlar
zanaatkârlarımızdı, temel eğitimi on iki yıla çıkararak zanaatkârlarımızın
önünü kesmedik mi? Geleneksel eğitim sistemimizde çıraklık en önemli bir
müesseseydi. Şimdi liseyi bitirenler… bu yaştan sonra hangi mesleği öğrenebilir
ki?
Kabul
ediyorum; çocuklar çok eziliyordu, peki, düzeltemez miydik, ıslah edemez miydik?
Biraz sıkıntı çekiyordu ama meslek ediniyordu ve hayatını kazanırken kendisini
yetiştiren belki de zaman zaman sert davranan ustasına her zaman hürmetini
esirgemiyordu; çünkü biliyordu ki ustası “eline ekmek” vermişti… Şimdi üniversite
bitiren gençlerimiz, bölümleriyle hiç alakası olmayan yerlerde vahşi
kapitalizmin pençesinde eziliyorlar…
Şimdi dükkân
dükkân gezerek musluk takacak adam arıyoruz, bulduğumuz zaman ise evin tapusunu
(!) istiyorlar neredeyse!..
Ülkemiz
yangın yerine döndü… Şikâyet edilmeyen bir şey kalmadı sanki. Neyi tutsak,
elimizde kalıyor. Toplumsal çürümenin neresindeyiz? Tek umudumuz yine ailelerin
çocuk yetiştirme tarzlarına dönüp bakmaları… Trafikte maganda, sosyal
hayatta mafyavari… Bunlar bizim çocuklarımıza yakışmayacak şeyler…
Geleceğe güven; çocuklarımızın çağın donanımlarıyla iyi eğitilmesinden
geçer. Eğitimin ailede başladığı gerçeğini de göz ardı etmeden… belki de asıl
çözüm; velilerimizin eğitiminden geçmektedir!..
TAHİR SAKMAN
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorumlarınız kişisel haklara ve yasalara uygun olmalıdır, yorumlarınızdan dolayı sorumlu olacağınızı lütfen unutmayınız.