YAŞAM SEVGİYLE BAŞLAR

31 Aralık, 2025

YENİ UMUTLARIN BAŞLANGICIDIR YILBAŞI


 

YENİ UMUTLARIN BAŞLANGICIDIR YILBAŞI
 
Çocukluğumun en renkli anıları arasında yılbaşları önemli bir yer tutar…
 
Bunların arasında da kartpostalcıların ayrı bir yeri vardır. Yılbaşından 15 gün önce Kayalı Park’ta bulunan PTT binasının ön tarafına açılan sergide binlerce kartpostal arasından büyüklerinize yazacağınız yeni yıl tebrik mesajlarınız için seçim yapmakta oldukça zorlanırdınız.
 
Babamın dükkânına yakın olması nedeniyle saatlerimi bu kartpostalcıların sergisi önünde geçirirdim. Rengârenk bir dünyanın ortasında kendimi hayallere kaptırırdım; bazen simli kar manzaralı kartlarla Kül Kedisi Sinderella’nın büyülü dünyasının kapılarını aralar bazen de kırmızı şapkalı kızın peşindeki kurdun önünü kesmeye çalışırdım. Kurbağa Prens’in hayalini kurar onu kurtarmanın yollarını arardım.
 
Konya manzaralı, Mevlâna’yı simgeleyen kartlar, müzikli kartlar, üç boyutlu; açtığınız zaman içinden masal kahramanlarının çıktığı kartlar da vardı ama onlar çok ilgimi çekmezdi. Benim için varsa yoksa; o simli, kar manzaraları eşliğinde efsunlu bir dünyanın kapılarını araladığım kartlardı.
 
15 gün önce kartlarımızı özenle seçerek ne yazacağımızı önce boş kağıtlara yazarak, yüksek sesle okuyarak, beğenmediğimiz zaman silerek defalarca yeniden yazardık. Şimdiki gibi telefondan bir mesaj yazıp herkese aynı kutlamaları göndermezdik…
 
PTT ücreti ucuz olsun diye de zarfın ağzını yapıştırmazdık…


Sonra bir hızlı bir yaşam döngüsüne girdik… Acelemiz vardı, sabit telefonlar yaygınlaşınca bir telefon ettik mi tamamdı… O nazik, naif, ince ince düşünülerek yazılmış cümleler yerini sözlü belki de bazen kuru ifadelere bıraktı... ama hiçbir zaman günümüzdeki gibi telefon rehberimizdeki yüzlerce insana aynı mesajı gönderecek kadar duygusuzlaşmamıştı, basitleşmemişti…
 
Babam her yılbaşı evde olmazdı, nereye gittiğini yıllar sonra çözecektim… Oturakların rüzgârına kapılmıştı… Bir yılbaşı gecesi annemle Şahin Sineması’ndaki konsere gitmiştik. Neşet Ertaş konseriydi bu. Ne kadar şanslıymışım ki o yaşlarda büyük bir ustayı dinleme fırsatım olmuştu. Sahneye küçük bir adam çıktı ki elindeki sazın boyu adamı geçiyordu. Sazın tellerinde gezindiği zaman yangınlar çıkıyor, şimşekler çakıyordu. İsminin yeni duyulduğu yıllardı.
 
Sonra televizyonlar çıkınca her yılbaşı dansöz çıksın mı çıkmasın mı tartışmaları yaşanırdı… Ama hiç sekmez en sonunda yeni yıla girerken birkaç dakika Nesrin Topkapı çıkardı. Şimdi bu tartışmalar yapılmıyor çünkü dansözler artık hayatımızın her an içinde!..
 
Bir de Orhan Gencebay çıkardı bir veya iki şarkıyla ortalığı yıkar geçerdi…
 
Şehrin eğlence mekânları bir hayli dolu olurdu. Konyalı yeni yılı bir şekilde kutlardı, bizler genelde PTT takılırdık… Portakal, mandalina yer kestane patlatırdık, bir de tombala oynardık… Bilet alanımız varsa… hayallerimiz yeni yıla saklanırdı…
 
Şimdi kestane patlatamazsınız, kilosu 300 olmuş ayrıca sobanız da yok… Ama tombala bir şekilde devam ediyor…
 
Ama bu tombala nedense bizlere çıkmıyor; belki 1. veya 2. çinko… o bile artık hayallerimizi süsleyemiyor…
 
Tombala torbasına dönen hayatımızın akışında yaşayarak gördüğümüz şeyler yine de umutlarımızı eksiltemedi; tombala bir gün bize çıkacak, tombalayı çeken el…
 
Bizim yılbaşlarımızı sevgi süslerdi; kardeşlik süslerdi… Kin nedir bilmezdik, kimseyi yaşantısından dolayı kınamaya kalkmadığımız gibi değiştirmeye de kalkmazdık.
 
Yeni yıl, yeni umutlarımızın başlangıcıdır ve bize yakışan sevgiyle, hoşgörüyle mutlu yıllar dilemektir:
 
Yeni yılın tüm insanlığa sevgi ve barış getirmesini, tüm insanların; zenginliklerin kardeşçe paylaşıldığı ve refah içinde yaşandığı bir dünyada sağlıklı ve mutlu yaşamasını seçiyorum ve bu seçimimi kalbimle onaylıyor, sevgimle destekliyorum.
 
Görünen görünmeyen, büyük küçük, canlı cansız tüm varlıkları sevgiyle selamlıyorum. Ruhlarının önünde saygıyla eğiliyorum. Kalbimdeki sevgileri onlarla paylaşıyorum. Herkes mutlu olsun!
 
TAHİR SAKMAN
 
 

26 Aralık, 2025

ÇİN FENERİYLE ŞİVLİLİK

 


ÇİN FENERİYLE ŞİVLİLİK
 
Bu yıl farklı bir coşku vardı…
 
Şehrin birçok noktasında, Konya’ya özgü bir gelenek olan şivlilik kutlamaları doruk noktasına ulaştı. Hiç böyle görmemiştik…
 
Çocuklara özgü bir gelenek olmasına rağmen bu yıl büyüklerin de katılımıyla enteresan bir boyuta ulaştı… Sanki çocukluğundan içinde ukde kalanlar veya çocuklarının sevincine ortak olmak isteyen aileler park ve ana caddeleri doldurarak katkı sağladılar.




 
Bizim dönemlerimizde… (milattan önce değil tabii milattan sonra) fenerlerimiz vardı; davul şeklinde olandan tutunuz, tekerlek veya karpuz şekline varana kadar envaiçeşit, boy boy fenerlerimiz vardı. Kandil gecesinden birkaç gece önce fenerlerin mumlarını yakar sokaklarda gezdirirdik veya sokakta ip gerer üzerine asardık…
 
Sonra büyüdük; kendi yaptığımız meşaleleri yakardık…




 
Şimdi bakıyorum… bir Çin feneri / dilek feneri merakı başlamış… aslında kötü de olmuyor; baktığınız zaman gökyüzüne yükselen fenerler sanki gökyüzüne asılmış kandil gibi parlıyor… sonra çata-patlar, atomlar hatta havai fişekleri gökyüzünü aydınlatıyor. Eskiden bunlar yoktu.
 
Çocukluğumuzun fenerlerini beğenen kalmamış gibi… Çin feneriyle şivlilik kutlamak bana biraz garip geliyor doğrusu… fakat bu kadar da coşkulu bir şivlilik görmedim…
 
Bu coşku kandil akşamının sabahında da devam etti. Ellerinde poşetlerle, çantalarla çocuklar erkenden kapıları çalmaya başladılar. Sitelere giremediler ama site görevlileri tarafından çocuklar boş çevrilmese de ben şahsen kendim verip çocuklarla o coşkuyu yaşamak isterdim. Sadece çocuklar da değildi bu sene şivlilik isteyen; çocukların yanında büyükler… böylesine alışık değildik ama olsun…
 
Çocukların dilinde bizim söylediğimiz tekerlemeler yoktu. Bir şekilde siteye girebilen çocuklar da mahcuptu… oysa biz hiç çekinmezdik. Bazı sitelerin kapısında belli ki iyi bir şey(!) dağıtılıyordu, kuyruklar oluştu. Tabii bu arada çocukların büyük bölümü okulu kırmıştı…
 
Çarşıda da durum pek farklı değildi… Esnaflar “öğleye kadar şivlilik dağıtmaktan başka bir işe bakamadık” derken, gözlerinin içleri gülüyordu… Tabii ki ekonomiye de birkaç günlüğüne de olsa can verdiğini de gözden kaçırmamak gerek.
 
Gecenin sonunda parklarda oluşan çöpler olumsuz bir görüntü çizse de… İnsanlar senede bir kere aileleriyle eğlenmişler, çok görülmez, sonuçta belediyeler bunun için var. Bir konser veya miting sonrası, siyasi parti toplantılarından sonra çok mu temiz kalıyor? Konyalı bu gelenekle yardımlaşmayı ve kardeşçe yaşamanın sevincini gösteriyor. Aileler hep birlikte ortak bir duygunun etrafında kenetlenip eğlenmişler, birbirlerine yiyecek ikram etmişler; götürüsünden ziyade toplumsal getirisinin oldukça fazla olduğu bir geleneğin tüm yurda yayılması hatta neden olmasın, tüm dünyaya yayılması ve barış getirmesi de pekâlâ mümkün…
 
Sabah erken saatlerde şivlilik toplamaya çıkan çocukların Şefikcan Parkı’nda çöp toplanmasına yardım etmeleri de ayrı bir sorumluluk duygusuydu…




 
Bu âdet sadece Konya’ya özgü… Merkez ve ilçelerde sürdürülüyor ve ne zaman nasıl başladığı hakkında kesin bir bilgi yok ancak Konya Ansiklopedisi’nde Ali Işık tarafından yazılan “Şivlilik” maddesinde İmamı Şibli’ye izafe edildiğini veya şehrin İslam öncesi Frigyalılar döneminden kalmış olabileceğinden söz ediyor.
 
Bu coğrafyaya özgü olması nedeniyle; Frigler veya başka bir milletin geleneğinin toprağın ruhuna sinerek günümüze ulaşması pekâlâ mümkün ayrıca dinî motiflere bürünmesi de yaşamasına imkân vermiş olabilir.
 
Her ne kadar Çin fenerine biraz soğuk dursak da zamanla bazı şeylerin değişimi kaçınılmaz. Ne kadar değişirse değişsin, şehrin hafızasına kazınan bu geleneğin daha binlerce yıl süreceğinden, geleceğin Konyalısının da bunu devam ettireceğinden hiç kuşkumuz yok…
 
Ama manilerimizi lütfen unutmayın:
 
“Şivli şivli şişirdik
Erken olan pişirmiş
İki börek bir çörek
Bize namazlık gerek”
 
“Şivlilik, şivlilik…”
 
TAHİR SAKMAN
 
 


24 Aralık, 2025

ŞURADA BİRKAÇ YÜZYILIM KALDI



ŞURADA BİRKAÇ YÜZYILIM KALDI
 
Karlı, çok soğuk bir Konya akşamında… akşam ezanları okunurken doğmuşum, anam öyle anlatmıştı…
 
Neler yaşadım neler… radyonun lüks sayıldığı günlerden cep telefonlarına, gazocağı iğnesinden bilgisayarlara, at arabasına binmek ciddi parayken şahsi otomobillere… İdare lambalarından avizelere… hepsi iyiydi de… şu anamın maltızının yerine koyduğunuz tüp gazlar ve üzerindeki düdüklü tencere olmasa iyiydi… Kalaylı bakır tastan su içmeyi özledim…
 
Kuru fasulyelerin tadını bozdunuz, onu anladık ithal, peki, etli ekmekten, küflü peynirli çarşı böreğinden ne istediniz de hamurunu mayasız yapıyorsunuz?
 
Ama hep ileriydi yürüyüşümüz; ufuklar bizim içindi…
 
Çok yaşadım, şikayetçi değilim tabii ki… “Daha” diyorum ki “birkaç yüzyıl daha yaşarım!..”
 
“Sonra” diyorum “anılarım bu şehrin kaldırımlarına hani bir şiirimde “paslı jilet gibi kaldırımların/ yüreğimi çizer sessiz duruşun” dediğim, kaldırımların çığlıklarına emanet… Ay dolanınca yüreğime boğum boğum, altında ağlayanın ben olduğumu bir tek onlar hatırlayacak…”
 
Sizler olmazsanız tadı olmaz biliyorum; onun için kendinize iyi bakın, nice yaşlara hep birlikte sağlık ve huzur içinde…
 
TAHİR SAKMAN
 

22 Aralık, 2025

MAZHAR SAKMAN’IN SES KAYITLARININ YAYIMI ÜZERİNE


 

MAZHAR SAKMAN’IN SES KAYITLARININ YAYIMI ÜZERİNE
 
Geçenlerde bir dostum yazmış özellikle türkü paylaşımlarımın altındaki beğeni azlığı üzerine…
 
Merhum babam Mazhar Sakman’ın türkü arşivini paylaşırken beğeni sayısını düşünüp yayımlamıyorum. Kimseden de bir beklentim olmadı; tıpkı, hayatımın tüm dönemlerinde olduğu gibi… Asıl beğeniyi, geleceğin edebiyat ve kültür tarihçisiyle halk bilimcileri tarafından yapılacağını bilmenin onuru bana yetiyor.
 
Ben sadece şehir kültürü adına üzerime düşeni yapmaya çalışıyorum ki bu üzerime düşen kısmı tamamen kendi inisiyatifimdir. Ben de pekala saatlerimi bilgisayar başında geçireceğime çıkıp gezebilirim, kendime zaman ayırabilirim elbette ama kendimizi adadığımız Konya kültürü için hassaten türkü kültürü için pek çok şeyden vazgeçip zamanımı böylesine önemli bir işe harcıyorum.
 
Tabii ki zaman zaman aklıma gelmiyor değil; birkaç bin arkadaşım var ve bunların tamamına yakın bölümüyle de ortak değerleri paylaşıyoruz. Bazen saatlerimi, günlerimi harcayıp yayımladığım yazıların beğeni sayısına bakınca ister istemez hüzünleniyorum… Bu aralar Facebook da paylaşımlarımı sanırım yeterince göstermiyor. Benim için beğeni sayısından ziyade gösterim sayısı daha da önemli, baktığım zaman 300-500 gösterim sayısı verilen bunca emeğin yanında oldukça düşük kalıyor.
 
Belki de ara vermem gerekiyor; çünkü kolay ulaştığımız zaman bazı şeylerin değerini bilemiyoruz. Ulaşamadığımız veya zor ulaştığımız şeylerin değeri daha yüksek oluyor nedense…
 
Asla şikayetçi de olmadım, tek amacım türkülerin yitip gitmeden yayımıdır. Biliyorum, onlar orada, bir gün internetin fişi çekilinceye kadar duracaklar.
 
Yayımların arasına reklam da almıyorum, şehre mâl olmuş türkülerimizin gelecek kuşaklara aktarılmasından da başkaca bir gayem yoktur.


An itibariyle 48 türkünün ses kaydını yayımladım. Başlangıçta 100'e yakın olan ses kayıtları gerek dostların elinde bulunan kayıtları vermesiyle ve gerekse arşivimi titiz bir çalışmayla incelemem neticesi kenarda köşede kalmış kayıtlarla 150’ye yakın olacağını şimdiden söylemek mümkün.


Yayımladığım bu türküler bittiğinde, Konya türkü kültürü için eşsiz bir arşiv ve kaynak olacağının da bilincindeyim. Konya oturaklarında seslendirilen türkülerin külliyatı ilk defa böyle bir bütün halinde yayımlanıyor. Zaman zaman bazı dostlar benden kayıt istiyorlar, onların bu taleplerini karşılayamadığım için üzgünüm; ancak yayımladığım mecralarda, Youtube, Facebook veya blog sayfamdan bilgisayarlarına, tabletlerine, telefonlarına indirip saklamaları mümkün. Ayrıca kayıtların altına hasbelkader edindiğim bilgileri de eklediğimden onları da ayrıca kaydetmeleri bir bütün olması açısından önemlidir.
 
80’li yıllarda çok istedim; Mazhar Sakman hayattayken görüntülü kayıtlar yapılarak türkülerimizin arşivlenmesini ama ne yazık ki hiçbir kurum tarafından ki buna üniversite de dahil ilgilenilmedi. Günümüzde Nuri Cennet hayattayken bu yapılabilir ama aynı duyarsızlık sürüyor. En azından meraklıların elinde bulunan ses ve görüntü kayıtları kopyalanarak bir “Konya Türkü Bankası” kurmak mümkün… Tabii ki bu da mümkün olmayacak, birkaç türkü sevdalısı insanın arşivinde türkülerimiz yitip gidecek… Geleceğin folklorcusu tarihe not düşerken elbette şehrin kendi türkülerine, ecdadının sesine sırtını dönmesini de kaydedecektir.
 
Yaşantımın büyük bölümünü Konya türkü kültürüne adamış birisi olarak en büyük mutluluğum; türkülerimizin otantik haliyle geleceğe intikal etmesidir. Bu amacımın kısmen gerçekleşmesini görmek en büyük servetim olacaktır.
 
Konya’nın, Konyalının yaşantısını anlatan türkülerimiz, inanıyorum ki kıyamete kadar söylenecektir…
 
Ecdadımızın sesleri, şehrin semalarında yankılanırken bizim payımıza düşen dinlemekten başka ne olabilir ki?
 
TAHİR SAKMAN
 
 

 

17 Aralık, 2025

ÜZÜM YARATILMADAN ÖNCE SARHOŞTUK

 


ÜZÜM YARATILMADAN ÖNCE SARHOŞTUK
 
Bir akşamüstü yollarına düşseydim…
 
Can kanatlarımı sana doğru açıp, başımı sır kapısının önüne koysaydım… seher vakti rahmetin kokularına gark olabilseydim:
 
“Aklım her an tövbe eder.
Nefsim her an tövbemi bozar.
Arada kalmış biçareyim
İyi ki senin kapın var.”
 
Seni kapın hep açık…
 
Gazi Mustafa Kemal Atatürk… Ülkemizin kurtarıcısı, Cumhuriyetimizin kurucusu, sık geldiği Konya’ya 18 Şubat 1931 günü 9’uncu defa geldiğinde, on bir gün kalmıştır. 21 Şubat 1931 gününü ise tamamen Mevlâna Müzesi’nde geçirmiştir.
 
Bu ziyaret sırasında eski Konya Milletvekillerinden Fuat Gökbudak ve o günlerde Konya Asarı Atika Müzesi Müdürü olan Yusuf Akyurt’un ayrı ayrı anlattıklarına göre Atatürk, müze müdürünün odasına girer girmez, “niyaz penceresi” üzerindeki Hz. Pir’in Allah’a seslendiği rubaisini görmüş ve çevirisini Hasan Ali Yücel’e yaptırmıştır:
 
“Ey keremde, yücelikte ve nur saçıcılıkta güneşin, ayın, yıldızların kul olduğu sen. Garip âşıklar, senin kapından başka bir kapıya yol bulmasınlar diye öteki bütün kapılar kapanmış, yalnız senin kapın açık kalmıştır.”
 
Atatürk bunu duyunca çok duygulanmış, derin düşüncelere dalmış ve sonra şöyle demiştir:
 
"Hey koca Sultan! Evet, bütün tekkeleri kapattık; fakat senin kapın kapanmadı."
Senin kapın, kıyamete kadar ışık olmaya devam edecek…
 
“Duydum ki, kapıma gelmiş, tokmağı olmadığı için, kapıyı vurmadan geri dönmüşsün. Bilmez misin? Kalp kapısının tokmağı yoktur. O ancak içeriden açılır...”
 
Benden, bana açılan kapılar…
 
Vahdet nurlarında… okyanusun içinde damla… okyanusta damla ararsan bil ki okyanusta okyanustan başka bir şey yoktur… Damla; okyanustur… Evde, ev sahibinden başka kimse yoktur:
 
“Bir damlayım, ama;
denizim aslında
görünüşte küçüğüm
bir zerrenin yarısından da.
Aşk terazisinde tartılsam eğer;
daha büyüğüm âlemden de.
Bir damlayım,
bir damlayım, ama;
denizim aslında.
Bunu ben demiyorum,
bu aşkın sözü
bir “hiç”im ben;
bir “hiç” aslında.” ***
 
Sonrası yolu olmayan bir yoldur; elsiz ayaksız gidilen:
 
“Sen kapları, testileri hele bir kır, sular nasıl bir yol tutar, gider.”
 
Ne testiye kıyabildik ne kaplara… Şimdi çelik çomak oynamakla meşgulüz:
 
“Testinin şekliyle ne vakte kadar oyalanıp duracaksın? Nakşından geç, ırmağa, suya yürü...”
 
Bu çelik çomak oyununda payımıza düşen bu mudur?
 
Hz. Pir’in kutsadığı belde-i muhayyere’de semalarınızı kaç aydınlattı Hz. Pir? Şekille oyalanmaktan görebildiniz mi?  Dünya gamından kapanmış gözleriniz, yasınızı bile tutmaktan…
 
“Kardeş, mezarıma tefsiz gelme. Çünkü Tanrı meclisinde dertli olmak yaraşmaz...”
 
A Pirim, biz seni sekiz asır anlamaktan aciz kalmışız, bize susmaktan başka ne yakışır:
 
“Anladım ki susmak bir cüsse işi, derin denizlerin işi. Sığ suları en hafif rüzgârlar bile coşturabiliyor. Derin denizleri ise ancak derin sevdalar. Anladım ki, derin ve esrarengiz olan her şey susuyor. Anladım ki susan her şey derin ve heybetli…”
 
Ne kendimizi bilebildik ne haddimizi:
 
“Bin sene de okusam, ne biliyorsun diye sorsalar bana, haddimi bilirim derim.”
 
“Aşk” diye diye içini boşalttık, kelime anlamını yitirdi ne kelime kaldı ne işaret ettiği:
 
“Aşk nedir? Benim gibi olursan anlarsın.”
 
Ne kendimiz olabildik ne de senin gibi… kimliksiz rüzgârların önünde savrulduk:
 
“Anam aşk, babam aşk, peygamberim aşk, Allah'ım aşk. Ben bir aşk çocuğuyum, bu âleme aşkı ve sevgiyi söylemeye geldim.” 
 
Sonrası söz mülkünün bittiği yerdir:
 
“Tanrı beni aşk şarabından yaratmıştır. Ölsem, çürüsem bile gene o aşkım ben. Ben öylesine bir sarhoşum ki, aslım aşk şarabı.”
 
Bizim sarhoşluğumuz şımarıklığımızdandır… Âşıkların ah çekerken:
 
“Cihanda üzüm yaratılmamışken bizim canımız sarhoştu.”
 
Korkularımız firakındandır artık:
 
“Batmayı, gözden kaybolmayı gördün ya, bir de doğmayı gör. Güneş ve aya batmaktan hiç ziyan gelir mi?”
 
Eyvallah Pirim, eyvallah Hu…
 
Nasıl ki doğduk ışığına, vuslatın bize helaldir!
 
Her ânımız şeb-i arus, her ışığımız sensin artık…


 
***Mevlâna, “Divan-ı Kebir”, çev. Doç. Dr. Nuri Şimşekler.


 
TAHİR SAKMAN


16 Aralık, 2025

HAYATIMA DOKUNAN İKİ MİSTİK RUH (EKMEK HER ZAMAN TAZE!)



HAYATIMA DOKUNAN İKİ MİSTİK RUH (EKMEK HER ZAMAN TAZE!)
 
Hayatıma, düşünce dünyama dokunan iki mistik ruhun birisi şehrimizden Hz. Mevlâna diğeri Hindistan’dan Osho…
 
Bu iki ruh farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda olsa da… İkisi de tüm dünyaya mâl olmuş değerler… Aslında bu insanları zamana ve mekâna sığdırmak mümkün değil…
 
Hz. Pir yakınımızda olunca, biz Konyalılar değerini çok sonraları anlamış olsak da ki en azından benim için öyledir; mistik arayışlar içinde olduğum dönemlerde… önce çok şey öğrendiğim Amerikalı Bayan Charletto Anderson sormuştu (ışıklar içinde olsun, bedenini geçtiğimiz yıllarda bıraktı) Anadolu mistiklerini… utanmıştım hem de çok, yanı başımdaki değerden haberim yoktu… Duyardık, sadece o kadar… Dönerdi (haşa) niye dönerdi amaç neydi, mesaj neydi? Sema neydi?
 
Sonra Mevlâna okumaya başlayınca… çok şanslı bir adamım ki Hakkı Dede ile tanıştım ve dizinin dibinde geçen 5-6 yıl içerisinde tasavvufun kokularıyla nasiplenmeye çalıştım…
 
Mutasavvıflar çok enteresan ruhlardır… Katı hükümlerin, kesin yargıların yerine insana hoşgörüyü, varlığın aslında bir olduğunu şiirlerle, sema ile müzik ile anlatırlar… ve tabii ki aşk ile…




 
Hz. Pir’in ruhunda kopan fırtınaları… “Birisi âşıklık nedir diye sordu/ Bizim gibi olursan anlarsın dedim” diyor Hz. Pir… Daha ötesi de var, varlığı birlemeyi anlatan ama… öncesi olmadan sonrasını anlatmak yanlış olur, bilenler zaten anladı…
 
Osho da zaman zaman saygıyla söz eder Mevlâna’dan…
 
Elimde bir sayfa fotoğrafı var; Osho’nun hangi kitabından çektiğimi hatırlamıyorum ama bilgiler hep yeni… “Ekmeğin yapımı binlerce yıl öncesiyle aynı olsa da ekmek her zaman taze…”
 
Yıllarca meditasyon yapıp riyazetle meşgul olan bir adamın hikâyesini anlatıyor ve yaşamın gerçeğini:
 
“Yıllarca didindim sonra uçtum” diyor… Osho, “kargalar da uçar” diyor… 18 yıl çalıştıktan sonra Ganj’ın üzerinde yürümeyi başaran adama da “bir lira verirsen sandalcı seni karşıya geçirir” diyerek bunca yılın heba olduğunu anlatıyor…
 
Ve asıl yolun “farkındalık” olması gerektiğini anlatıyor. Yaşamı; ezberden, otomatiğe bağlayarak yaşamak yerine her ânın farkına vararak yaşanılması gerektiğini anlatıyor.
 
Muhittin Arabi, bir eserinde “vaktin oğullarından” söz eder yani ânın farkında olan sufilerden…
 
Ve devam eder Osho, “bunlar oyuncak, oyuncakların peşinden gitme” der…
 
Bütün sufiler aynı şeyi söylerler; çünkü hakikat aynıdır, dünyanın neresine giderseniz aynıdır, değişmez… “Kıyamete dek bir Musa örneği vardır. Işık değişmez, değişen lambadır” der, Mevlâna…
 
Eğer gönül coğrafyanızı hakikate açtınızsa, o hakikat sizi bulacaktır… Öğrenilmesi gereken farkındalıktır…
 
Yemek yerken, su içerken, her ne yapıyorsanız yaptığınız işin kendisi olursak başarabiliriz… Ruh gibi yüce bir emanete bedenimiz ev sahipliği yaparken, oyuncaklarla oynamak!..
 
Hayatıma dokunan bu iki ruha saygılarımı sunuyorum…
 
Kendinizin farkında olursanız, kim olduğunuzu hatırlayabilirsiniz…
 
TAHİR SAKMAN
 
 

 

 

 


 

15 Aralık, 2025

KERPİÇ EVLERİN ŞANLI DİRENİŞİ


 

KERPİÇ EVLERİN ŞANLI DİRENİŞİ
 
Bizim asıl sıkıntımız ne biliyor musunuz?
 
Hani eskiye özentimiz var ya, ah vah ettiğimiz! Önce elbirliğiyle yok ettik sonra şöyleydi böyleydi diye konuşuyoruz… Yok ederken neredeydiniz beyim?
 
Sizi, o anlı şanlı günlerden silah zoruyla mı getirdiler, kendinizin hiç mi katkısı yok, hepimiz sütten çıkmış ak kaşık mıyız? Kerpiç evlerin şanlı direnişlerini birlikte kırmadık mı? Önce o evleri, içindeki yaşanmışlıklara bakmadan, hatıraları bir kalemde silen bizler değil miyiz?
 
Kata çıktık… katlanmak olduğunu çok sonraları öğrenecektik oysa…
 
Şimdi hangimiz gider katları bırakıp? El cevap, hiçbirimiz… ama ah vah etmeye bayılırız yani yeni deyimle “nostalji” yaparız, arkası gelmez… en cesurumuz, bir yerlerde bir arsa bulup veya köyümüz varsa arada bir gidip mangal yakıp geliriz o kadar…
 
Sonra yine başlarız; kalorifer peteğine sırtımızı verip soba yaktığımız günleri hatırlamaya…  Eğer torun torba sahibiysek, ballandıra ballandıra anlatma yarışına gireriz…
 
Soba kurmayı gençler elbette bilmez ama bizler âlâsını biliriz…
 
Her yıl, ağustosun 15’inden sonra odun kömür stoklandıktan sonra ekim ayının sonlarına doğru soba telaşesi başlardı. Boru ne kadar uzun olursa, duman evin içinde ne kadar dolaşırsa o kadar verimli olacağından cambazlıklar da başlardı… Eğreti merdivenlerin, sandalyelerin üzerinde borular, dirsekler birbirine doğru geçirilir ve arada bir soba teliyle sarılarak hatta tavana çiviyle asılarak desteklenirdi. Baca bağlantısı yapılmadan önce mutlaka bir gazete kâğıdı yakılarak bacanın çekişine bakılırdı. Aslında tam bir eğlenceydi… Sizi bilmem ama ben çok eğlenirdim…
 
Elimiz yüzümüz kara olurdu ama… ama o kara, günümüzün karaları yanında hiç kalırdı, o kesin…
 
Sonra gelsin soba keyifleri… eğer bir de kuzine kurmuşsanız en kolayı fırınında patates pişirmekti… Hani kumpir diyerek, bir ton para verip alıyorsunuz ya, işte onun babası bu kuzinenin fırınında pişen patatestir. Kuzine yoksa düz sobanın üzerinde de aynı lezzeti alabilirsiniz… Tabi kuzinenin üzerinde yemekler imil imil pişerken (mesela kuru fasulye) fırınında da tel kadayıf kızartılırdı… Ayrıca üzerinde boy boy güğümler… Aşım suyu, başım suyu mevzuları!
 
Ama asıl zirve kestane patlatılıncaydı…
 
Kalorifer peteklerinin üzerinde kestane… fiyatını söylemeye gerek var mı, var mı cesaretiniz bir kilo kestane almaya… Yılbaşı da yakın ne güzel olur değil mi? (Bu soru bizim yaştakilere!)
 
Eğri oturup doğru konuşalım artık hiçbirimiz, o evlere geri dönemeyiz ama çenemiz de hiç durmaz!
 
Babaannem Vesile Hanım’ın Akbaş Mahallesi’ndeki (şimdi Sahipata Mahallesi olmuş!) kerpiç evleri yüz yıl ayakta kaldı… Çelenleri sağlamsa, su almazsa kerpiç evler betondan sağlam ve aynı zamanda ekonomik… (Çatıdan üzerinize yağan hasır parçaları da ikramiye!..) Peki, şimdi “haydi bir kerpiç ev yapıp, oturalım” desem, kimse gitmez…
 
Peki bunca nostalji nereye gitti?
 
Galiba yaş aldıkça çenemiz düşüyor ve kendimize mevzu arıyoruz… Durum bundan ibaret…
 
 /direnir kerpiç evler
damları baharda yeşil
                               -ve kışın naylon kaplıdır-
boyunları bükükse de çocukların
sedirler altın kalplidir/
 
demiştim “Sedirler” başlıklı şiirimde… kerpiç evlerin direndiği kadar bizler direnemedik ve yenildik beton kutulara…
 
Şimdi kalkmışız, beton ve demir yığını çok katlı kutuların içinde nostalji yapıyoruz; asıl nostaljinin yakında kendimiz olacağını hiç aklımıza getirmeden…

 Konyaolay.com


TAHİR SAKMAN
 
 

10 Aralık, 2025

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 48 BÜLBÜLDEN BİR NİDA GELDİ GÜLLERE (BÜLBÜL)


MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 48 BÜLBÜLDEN BİR NİDA GELDİ GÜLLERE (BÜLBÜL)


BÜLBÜLDEN BIR NIDA GELDI GÜLLERE (BÜLBÜL)
 
 Bülbülden bir nida geldi güllere  
 Sefasın sürmeden geçti gidiyor  
 Üftâdeler yalın ayak yollara  
 Ağlayı ağlayı düştü gidiyor
 
 Bahar eyyâmında bülbül sesinden  
 Çıkarmış perçemin fino fesinden  
 Eyvah gönül kuşu can kafesinden  
 Pervâz edip uçtu uçtu gidiyor  
 
 Yiğitlik bâbında beysin paşasın  
 Mevlâm ömür virsin binler yaşasın  
 Gelin ey bi-vefâ helâllaşasın  
 Şem’i ecel câmın içti gidiyor  


Günümüzde gerek Konya’da ve gerekse TRT’ de çok değişik şekillerde okunmakta olan bu türkümüz, 1783-1839 yılları arasında yaşayan ünlü Âşık Şem’î’ye aittir. Yaşadığı yıllarda büyük üne kavuşan, muamma düzme ve çözmede büyük hünere sahip Âşık Şem’î, döneminde bütün âşıkları mat etmiş ve Padişah III. Selim’in katında saz çalıp, şiir okuma mutluluğuna da erişmiş... Mükafat olarak da Konya Subaşılığı ihsan edilen Âşık Şem’i bundan dolayı da şehrin ilk belediye başkanı olarak kabul edilir.
 
Konya’nın bir âşıklar şehri olduğu yıllarda ünlü âşık Dertli ile birlikte Türbe Önü’ndeki Sulu Kahve ismiyle bilinen âşıklar kahvesini işleten Âşık Şem’i, divan şairlerimizden Silleli Sururi’nin de ustası olarak bilinir.
 
Padişah huzuruna kabul edilmeden önce İstanbul’da bir âşıklar kahvesinde kendi şiirlerinin çalınıp okunduğunu görerek kimliğini gizler ve saz çalmak, şiir söylemek istediğini söyleyince kendisiyle, kılığına kıyafetine bakılarak alay edilse de sazı eline alır ve hiçbir âşığın çözemediği şu muammayı söyler:
 
Erenler dünyaya gelmezden evvel    
Bir ezan okunda sedası nerde
Cümle kitap gökten inmezden evvel
Bir elif okundu noktası nerde
 
………………………………
………………………………
Ne el değmiş ne göz görmüş bir nesne
Kendisi yapılmış binası nerde
 
Zahidin döktüğü kanlı yaşlarda
Kantar ile dert bulunur başlarda
Hüma derler bir kuş vardır kuşlarda
Gökten yere inmez yuvası nerde
 
Çok cehdettim indiremem bir dala
Akranı bulunmaz hayyale’s salâ
Anlanıp dinlenmez böyle bir mâna
Bunu Şem’i söyler ustası nerde
 
Mahlasını tapşırınca bütün âşıklar Şem’i’nin ellerine sarılır, özür dilerler. Muammanın aylarca âşıklar kahvesinde asılı kaldığı ve çözülemediği söylenir. Nihayet ünü saraya ulaşınca padişah huzuruna çıkar saz çalıp, şiir söyler. Bununla ilgili olarak bir gazelinde şöyle söyler:
 
“Dinlenilmez oldu şimdi dürr-i meknun söylesen
 Şah iken elfazını Sultan Selim Han dinledi”
 
Konuyla ilgili olarak Şair Feyzi Halıcı tarafından 1982 yılında Kültür Bakanlığı Yayınları arasında çıkan “Âşık Şem’i Hayatı Ve Şiirleri” isimli eserde daha detaylı bilgiye erişmek mümkün.


Fotoğraf Kemal Soylu. 26 Mart 1987 tarihinde Yeni Meram gazetesinde yayımlanmıştır Mazhar Sakman oğlu Tahir ile birlikte Âşık Şem'i'nin mezarı başında...

 
Konya’nın en içli âşıklarından olan ve bendenizin de Derviş Ozan mahlaslı şiir söylediğim zamanlarda manevi üstadım olarak kabul ettiğim Âşık Şem’i’nin mezarı, hatırasına hürmeten yol yapım çalışmaları sırasında kaldırılmamış, Mevlâna Türbesi’nin güney tarafında âşıkların terennümlerini dinlercesine yatmaktadır.
 
Menkıbeler ölmeden önce bu koşmayı söylediğini ve bedenini bıraktığını söyler, ruhu şad olsun…




 
Türkünün notası Mazhar Sakman tarafından yazılarak Konya’da, 30 Mart 1963 tarihinde Şehir Postası gazetesinde yayımlanmıştır.
 
TAHİR SAKMAN
 
 
 


05 Aralık, 2025

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 47 İKİ TURNAM GELMİŞ AKLI KARELİ (TURNALAR)


MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 47 İKİ TURNAM GELMİŞ AKLI KARELİ (TURNALAR)
 
Konya oturaklarının en önemli türkülerinden olan bu türkümüz her zaman baş tacı edilmiştir. Genellikle oyun müziği orjinli olan Konya oturaklarında bu türkü yorumlanırken, yanık ezgisi yürekleri dağladığı ve oturakların en hüzünlü anlarının yaşanmasına neden olduğu anlatılmıştır. Günümüzde de sıklıkla okunan türkü, gelecek kuşaklara kalan en önemli yapıtlarımızdan bir tanesidir.
 
Ülkemizin birçok yöresinde de benzer sözlü türkülere sıkça rastlamaktayız. Turna kuşunun barışı ve dostluğu simge etmesi ve Anadolu insanının dünyaya bakışını da bu türkünün anlamına yüklemiş olması türkünün belleklerdeki yerini sağlamlaştırmıştır.
 
TAHİR SAKMAN
 


04 Aralık, 2025

TÜRKÜLERİMİZ DİZAYN(!) MI EDİLİYOR?


TÜRKÜLERİMİZ DİZAYN(!) MI EDİLİYOR?
 
Folklor denildiği zaman özelde türkülerimizde halkın duygularını en saf haliyle kah üzüntüsünü kah sevincini anlattığı eserler akla gelmelidir. Türkülerimizin pek çoğu yüzyılların imbiğinden geçerek günümüze ulaşması, onların ne denli sağlam yapıtlar olduğunu da ortaya koyar.
 
Türkülerimiz içinde müstehcen türkülerimiz de mevcuttur; ancak bunlar her ortamda okunmayan türkülerdir. Bu türküleri de söyleyen/yakan yine halkımızın ince zekâsıdır. Bizim onları hiçbir şekilde eleştirmemiz/değiştirmemiz düşünülemez. Bu türküleri ayrı bir kategoride değerlendirmek gerekmektedir.
 
Konya yöremize baktığımız zaman “Elmalı” diye bilinen bir türküyle “Dömeke” (Dimetoka) türküsünü örnek olarak verebiliriz. Daha başkaları da elbette vardır ama zaman içerisinde unutulmuş olmaları kuvvetle muhtemeldir. 
 
Geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz bir dönem İller Bankası müdürlüğü de yapan Konya kültür sevdalılarından Mehmet Şendal’dan dinlediğime göre merhum Mazhar Sakman, bu türküyü çok okurmuş ama bendeki kayıtlarda böyle bir türküye rastlamadım. Oturak ortamlarında okunmuş ve oturakların mahremiyeti içerisinde de kaybolmuş olmalıdır.
 
Şurası muhakkak ki Konya oturaklarında okunan türkülere, oturak müdavimlerinin yaş ve görgü derecesine göre karar veren saz ustalarıdır. Ortama göre bu türküler okunmuştur.
 
Bunun yanı sıra günümüzdeki değişen anlayışlar nedeniyle daha muhafazakâr bir yapıya bürünen olgular, türkülerimizdeki bazı sözleri değiştirme gayretine girmektedirler. Hiç kimsenin böyle bir yetkisi yoktur; onlar sizin besteniz değildir, halkın kendi sesidir…
 
Türkü metinleri zaman içerisinde elbette değişebilir bunun örnekleri de çoktur mesela Aksinne türkümüzün asıl sözleri merhum Mazhar Sakman’a göre Âşık Dertli’nin
 
 /Nahnü kasemnâ’da taksimde Mevlâ
 Olanca noksan kısmeti bana mı verdin 
 Âleme sefalar eyledin a’tâ
 Derdinen mihneti bana mı verdin/ 
 
şeklindeki koşmasıdır ancak zaman içerisinde sözler değişmiştir ve bunu yapan da halkın kendisidir. Keza Âşık Şem’i’ye ait olan “Bülbül” isimli koşmanın sözlerinin nasıl değiştiğini görmek için koşmanın aslını okumak yeterli olacaktır. Masa başında oturarak Molla Kasım misali meşrebinize uymayan sözleri değiştirmeye hiç kimsenin yetkisi olamaz.
 
Geçtiğimiz yıl Nuri Cennet imzalı “Konya’nın sazında kırk türkü” isimli bir kitap yayımlandı. Kitabı çok önemsedim; çünkü Nuri Cennet gibi bir kıymetin, hayatını, hatıralarını, şiirlerini ve Konya türkü kültürü içerisindeki yerini fotoğraflarla anlatıyordu. Çok sevinmiştik, Konya türkülerini bizzat yorumlayan önemli bir ismin ağzından yayımlanmıştı.
 
Kitabın son bölümündeki türkü metinlerini incelediğimiz zaman ise üzülmemek mümkün değildi; sanki gizli bir el türkülerimizin bazı kelimelerini değiştirmişti. Yakından tanımaktan onur duyduğum Cennet abi bu türküleri böyle okumazdı ayrıca 1985 yılında Yeni Konya gazetesinde Nuri Cennet-Mehdi Halıcı ikilisi tarafından tefrika edildikten sonra 1986 yılında Mehdi Halıcı imzasıyla yayımlanan “Konya sazı ve türküleri” kitabında orijinal sözlerle yayımlanmışken bu sefer bazı sözler değiştirilmek talihsizliğine uğramış olması ziyadesiyle türkülerimiz adına üzücüdür. Bazı sözler üç nokta konularak geçiştirilmiş kimi sözler de türkünün otantikliğiyle hiç alakası olmayan ve sırıtan kelimelerle değiştirilmiştir. Bu incelemede, farklı kaynaklarda yer alan türkü metinleri değil sadece Nuri Cennet, Mehdi Halıcı’nın yayımladığı türkü metinleri esas alınmıştır.
 
Gözümüze çarpan değişikliklerden bazıları şöyle:
 
58. sayfada türkü metninin bir mısraı “Bir ateş ver anam da cigaramı yakayım” hiç yer almamış … nokta konularak geçiştirilmiştir.
 
Kitabın 64. sayfasında yayımlanan “Saffet Efendi” türküsünde geçen “Kız ehli kızların karnı şişer mi” şeklindeki mısra, “Kız olan kızların da yüzü düşer mi” mısraı ile değiştirilmiştir. Yine aynı türküde “Sürmeli kızlar göksü [göğsü] çapraz düğmeli kızlar hani nerde” şeklindeki türkü metni “Sürmeli kızlar kızlar hani nerede” şeklinde kısaltılarak yazılmıştır.
 
71. sayfada “Kara Koyun” ismiyle yer alan ve “Madam” ismiyle de bilinen türkünün metninde orijinalinde “Elinde kadeh boş geldin” şeklinde olmasına rağmen kitapta kadeh kelimesi yerine üç nokta konularak “ Elinde … boş geldin” şeklinde yer almıştır.
 
72. sayfadaki “Emmiler” türkümüzün Cennet abimizin kitabına göre son dörtlüğü “Elma gibi yanaklar/Kiraz gibi dudaklar/Öpmelere kıyılmaz/Sevmelere doyulmaz” olması gerekirken bu mısraların yerine üç satırın başlarına birer nokta konularak eksik yazılmıştır.
 
73, sayfadaki “Enginli yüksekli kayalarımız” türküsünde de “Asker karısıysan karşımda durma” şeklindeki mısra “Ben seni seviyom gönlümü kırma” şeklinde değiştirilmiştir. Bazı dörtlükler ise hiç yer almamıştır.
 
“Elmaların yongası” isimli türküde (sayfa 82) türküde geçen “hovardalar yaylası” şeklindeki sözler hiç yer almamış, “beni çoban yapsınlar kızların sürüsüne” mısraında geçen “kızların” kelimesi yerine … nokta konularak geçmiştir.
 
87. sayfada yer alan “Penceresi yeşil perde” isimli türkünün nakaratında yer alan “Göksü [göğsü] çapraz düğmelendi” kelimeleri üç nokta konularak geçilmiştir.
 
95. sayfadaki “Keşke seni görmeseydim” türküsünde de benzer eksiklikler göze çarpmakta ve “İnce belden sarmasaydım”, “İçmiş demi olmuş sarhoş” gibi bazı mısralara yer verilmemiştir.





97. sayfada yer alan “Dut ağacı” isimli türküde de benzer şekilde “Oğlan büyük kız küççük/Sarıldıkça dat verir” mısraları “Bu gençlikte yâr sevmek/Güzellere tat verir” şeklinde değiştirilerek yer verilmiştir. Söz konusu kitabın 10. sayfasında yer alan kupürde de görüleceği üzere, bendenizin 4 Ağustos 1999 yılında Yeni Gazete’nin Cönk ekinde yayımlanan “Cennet’ten Bir Nida Geldi Güllere” başlıklı yazımda da bu türkünün değiştirilen yerini görmek mümkündür.




 
Sonuç olarak; türkü kültürümüzle ilgili yayım yaparken, türkülerimizin geleceğe sağlıklı olarak intikali için ustaların okuduğu şekliyle yayımlamak en doğrusu olacaktır. Bunun aksini düşünmek türkülerimiz dizayn mı ediliyor veya sansüre mi uğruyor eleştirilerine muhatap olacağı gibi gelecekte bu tür kitapların kaynaklık edeceği de göz önüne alınırsa nasıl bir kültür yanlışına düşüldüğü net bir şekilde görülecektir. Bu durum türkülerimize ve ecdadımıza olduğu kadar aynı zamanda bir büyük ustaya yapılan bir saygısızlıktır.




 
Folklorumuz, türkülerimiz her türlü sansürün üstesinden gelecek bir kültür yapısına sahiptir. Meşrebinize uymayan sözleri değiştirmek kimsenin haddi değildir. Nuri Cennet abimizin buna izin vereceğini düşünmüyorum; hangi zihniyetse, türkülerimizi kendince dizayn etmeye kalkması kabul edilebilecek bir şey değildir.


Konya türküleri, Konya’yı anlatır, ecdadımızı anlatır ve her şeye rağmen tüm otantikliğiyle yaşamaya devam edecektir.
 
TAHİR SAKMAN
 
 

02 Aralık, 2025

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 46 İNCE ÇAYIR BİÇİLİR Mİ? (2. KAYIT)


TÜRKÜ HAZİNESİ MAZHAR SAKMAN 20 İNCE ÇAYIR BİÇİLİR Mİ? (2. KAYIT)
 
Konya’nın türkü geleneğini yansıtan ve bir türkünün sadece bir türkü olmadığının ispati gibi olan türkülerimizden bu türkümüz oldukça ilginç…
 
Türkünün hikâyesini Kamil Uğurlu ağabeyimiz yine bir Konyalı olan merhum İhsan Hınçer ağabeyimizin yıllarca yayımladığı ve folklorumuzun en önemli kaynaklarından birisi olma özelliği taşıyan Türk Folklor Araştırmaları dergisinde “Kasım 1963, Sayı: 172 sayfa 3222-3223” yayımlamış… Kamil Uğurlu’nun öyküleştirdiği ve bir anlatım harikası olan bu hikâye beni çok etkilemişti, okumanızı öneririm.
 
Çelebilerden bir kıza âşık olan vali yaverinin (kaymakam) hazin hikâyesi… Sevdaya izin vermeyen 7 kara hançerli Meram’da vali yaverini katlederler, türkü ona yakılmış…
 
Türkü iki şekilde icra edilmektedir Konya oturaklarında… ikinci versiyonunda türkünün bir yerinde çalgılar susmakta ve bir es verilmektedir; vali yaverinin aşkına bir saygı ifadesidir bu… Burada verilen es’in, yerel kanun sanatçımız Gökmen Hasan Hüseyin Ağa tarafından eklendiği söylenmektedir.
 
Bu zarafeti ancak Konya türkülerinde bulabilirsiniz… Aşka saygıdır bu… Ne zaman aklıma gelse vali yaverini anmadan geçemem…
 
/Meram aşk ülkesi/ demiştim bir şiirimde, bu türkü de buna şahittir… Meram’da yaşanmayan bir sevda, sevda değildir…
 
Türkünün nakaratında geçen “ihah ihah hah hah hah hah” sözleri yine Konya türkülerindeki zarif bir gülüşü ifade eder… Yani 7 kara saplı bıçağın sevdayı öldüremediğini ve yüzyıllar boyunca türküde, Meram’da yaşayacağını anlatmaktadır, gülerek…
 
Son dönemlerde “Ankara’nın tren yolu“ gibi sözler eklenerek varyantları okunmaktadır ama türkü Konya’nındır… Üzüldüğüm; Konyalı yerel sanatçılarımızın türkünün orijinali dururken varyantlarını okumalarıdır.
 
Ne zaman Meram’a gitsem kulağıma bu türkü çalınır, uzaklardan saplanan bir hançer gibi sevdanın feryadını duyarım:
 
(İhah ihah ah) Paşam ben yandım
 İllerin köyünde (guzum) eğlendim galdım
 Meram bağlarında bağlandım galdım
 Uyudum uyandım yanımda sandım
 
TAHİR SAKMAN


01 Aralık, 2025

KIYAMETİN KOPMUŞ KONYA


 

KIYAMETİN KOPMUŞ KONYA
 
Yaklaşık on gün önce son yağmurlardan önce Altınapa Barajı ve Değirmenköy taraflarına gittim…
 
Gitmeseydim eminim daha mutlu olacaktım; gördüklerim tam anlamıyla şok ediciydi… Barajdaki su seviyesi tehlikenin de altına inmiş, ortada çanağın dibi misali bir avuç su kalmış…  Yine de balık tutmak için insanların tel örgüleri keserek suyun kenarına indiklerini görmek daha da üzücüydü…




 
Bu bölge su koruma havzası… Nasıl koruduğumuzu bir görseniz, mide bulandırıcı… Şehre su sağlayan barajın etrafına piknik için gidenlerin çöpleri… Belediye çöp konteynırları koymasına rağmen… olmaz, biz etrafa atarız; cam ve pet şişeler, çöpler, poşetler… bu tabloya birde kuruyan doğal alanları ekleyin…
 
Kıyametin kopmuş Konya…




 
Sen kendi su kaynağını korumazsan kim koruyacak Konyalı? Yeşil alanlar tahrip olmuş, susuzluktan sararmış ve geriye toz duman bir coğrafya… Özlediğiniz buysa eğer, başardınız… Sizi tebrik edemiyorum!
 
Çok bekledik aslında su kesintilerini; çünkü etraftaki baraj ve göllerin pek çoğu kuruma tehdidinde… Belediye yeni su kuyuları açarak telafi etmenin peşinde… Barajlar 4-5 yıllık yağışlı bir süreçte dolabilir ama yeraltı sularının bunu telafi edebilmesi için 100-150 yıllık bir zaman dilimine gerek olduğu uzmanlar tarafından dillendiriliyor.




 
Yeraltı sularını çekerek çocuklarımızın suyunu çaldığımızın farkında mıyız Konya?
 
Su kesintileri en azından bir farkındalık yapabilir, uyarıcı olabilirdi…
 
Altınapa Barajı ve Değirmenköy’ün solgun halinin fotoğraflarını paylaşmak istemiyorum, gidin gözlerinizle görün ayrıca yıkılan tel örgülerin halini de… Bir yasak bu kadar mı kolay çiğnenebilir? Şehrin insanı bu kadar mı duyarsız olabilir?




 
Konyalılar suyunuzu, balık tutarak mı koruyacaksınız? Koskoca şehrin su kaynaklarını hobinize, heveslerinize kurban mı edeceksiniz? Unutmayın, o su şehrin hayat kaynağıdır!
 
Bugün Altınapa Barajı ve çevresi su koruma havzası… Böyle mi koruyacaksınız?




 
Cehalet mi desem, önemsememe mi desem, bencillik mi desem, bana her şey serbest anlayışı mı desem,  ne desem bilemedim ama şunu iyi biliyorum:
 
Kıyametin çoktan kopmuş Konya…
 
TAHİR SAKMAN