31 Aralık, 2025
26 Aralık, 2025
ÇİN FENERİYLE ŞİVLİLİK
ÇİN
FENERİYLE ŞİVLİLİK
Bu
yıl farklı bir coşku vardı…
Şehrin
birçok noktasında, Konya’ya özgü bir gelenek olan şivlilik kutlamaları doruk
noktasına ulaştı. Hiç böyle görmemiştik…
Çocuklara
özgü bir gelenek olmasına rağmen bu yıl büyüklerin de katılımıyla enteresan bir
boyuta ulaştı… Sanki çocukluğundan içinde ukde kalanlar veya çocuklarının
sevincine ortak olmak isteyen aileler park ve ana caddeleri doldurarak katkı
sağladılar.
Bizim
dönemlerimizde… (milattan önce değil tabii milattan sonra) fenerlerimiz vardı;
davul şeklinde olandan tutunuz, tekerlek veya karpuz şekline varana kadar
envaiçeşit, boy boy fenerlerimiz vardı. Kandil gecesinden birkaç gece önce
fenerlerin mumlarını yakar sokaklarda gezdirirdik veya sokakta ip gerer üzerine
asardık…
Sonra
büyüdük; kendi yaptığımız meşaleleri yakardık…
Şimdi
bakıyorum… bir Çin feneri / dilek feneri merakı başlamış… aslında kötü de olmuyor;
baktığınız zaman gökyüzüne yükselen fenerler sanki gökyüzüne asılmış kandil
gibi parlıyor… sonra çata-patlar, atomlar hatta havai fişekleri gökyüzünü
aydınlatıyor. Eskiden bunlar yoktu.
Çocukluğumuzun
fenerlerini beğenen kalmamış gibi… Çin feneriyle şivlilik kutlamak bana biraz
garip geliyor doğrusu… fakat bu kadar da coşkulu bir şivlilik görmedim…
Bu
coşku kandil akşamının sabahında da devam etti. Ellerinde poşetlerle, çantalarla
çocuklar erkenden kapıları çalmaya başladılar. Sitelere giremediler ama site
görevlileri tarafından çocuklar boş çevrilmese de ben şahsen kendim verip
çocuklarla o coşkuyu yaşamak isterdim. Sadece çocuklar da değildi bu sene
şivlilik isteyen; çocukların yanında büyükler… böylesine alışık değildik ama olsun…
Çocukların
dilinde bizim söylediğimiz tekerlemeler yoktu. Bir şekilde siteye girebilen
çocuklar da mahcuptu… oysa biz hiç çekinmezdik. Bazı sitelerin kapısında belli
ki iyi bir şey(!) dağıtılıyordu, kuyruklar oluştu. Tabii bu arada çocukların
büyük bölümü okulu kırmıştı…
Çarşıda da durum pek farklı değildi… Esnaflar “öğleye kadar şivlilik dağıtmaktan
başka bir işe bakamadık” derken, gözlerinin içleri gülüyordu… Tabii ki ekonomiye
de birkaç günlüğüne de olsa can verdiğini de gözden kaçırmamak gerek.
Gecenin
sonunda parklarda oluşan çöpler olumsuz bir görüntü çizse de… İnsanlar senede
bir kere aileleriyle eğlenmişler, çok görülmez, sonuçta belediyeler bunun için
var. Bir konser veya miting sonrası, siyasi parti toplantılarından sonra çok mu
temiz kalıyor? Konyalı bu gelenekle yardımlaşmayı ve kardeşçe yaşamanın
sevincini gösteriyor. Aileler hep birlikte ortak bir duygunun etrafında
kenetlenip eğlenmişler, birbirlerine yiyecek ikram etmişler; götürüsünden
ziyade toplumsal getirisinin oldukça fazla olduğu bir geleneğin tüm yurda
yayılması hatta neden olmasın, tüm dünyaya yayılması ve barış getirmesi de pekâlâ
mümkün…
Sabah
erken saatlerde şivlilik toplamaya çıkan çocukların Şefikcan Parkı’nda çöp
toplanmasına yardım etmeleri de ayrı bir sorumluluk duygusuydu…
Bu
âdet sadece Konya’ya özgü… Merkez ve ilçelerde sürdürülüyor ve ne zaman nasıl
başladığı hakkında kesin bir bilgi yok ancak Konya Ansiklopedisi’nde Ali Işık
tarafından yazılan “Şivlilik” maddesinde İmamı Şibli’ye izafe edildiğini veya
şehrin İslam öncesi Frigyalılar döneminden kalmış olabileceğinden söz ediyor.
Bu
coğrafyaya özgü olması nedeniyle; Frigler veya başka bir milletin geleneğinin
toprağın ruhuna sinerek günümüze ulaşması pekâlâ mümkün ayrıca dinî motiflere
bürünmesi de yaşamasına imkân vermiş olabilir.
Her
ne kadar Çin fenerine biraz soğuk dursak da zamanla bazı şeylerin değişimi
kaçınılmaz. Ne kadar değişirse değişsin, şehrin hafızasına kazınan bu geleneğin
daha binlerce yıl süreceğinden, geleceğin Konyalısının da bunu devam
ettireceğinden hiç kuşkumuz yok…
Ama
manilerimizi lütfen unutmayın:
“Şivli
şivli şişirdik
Erken
olan pişirmiş
İki
börek bir çörek
Bize
namazlık gerek”
“Şivlilik,
şivlilik…”
TAHİR
SAKMAN
24 Aralık, 2025
ŞURADA BİRKAÇ YÜZYILIM KALDI
ŞURADA
BİRKAÇ YÜZYILIM KALDI
Karlı,
çok soğuk bir Konya akşamında… akşam ezanları okunurken doğmuşum, anam öyle
anlatmıştı…
Neler
yaşadım neler… radyonun lüks sayıldığı günlerden cep telefonlarına, gazocağı
iğnesinden bilgisayarlara, at arabasına binmek ciddi parayken şahsi
otomobillere… İdare lambalarından avizelere… hepsi iyiydi de… şu anamın
maltızının yerine koyduğunuz tüp gazlar ve üzerindeki düdüklü tencere olmasa
iyiydi… Kalaylı bakır tastan su içmeyi özledim…
Kuru
fasulyelerin tadını bozdunuz, onu anladık ithal, peki, etli ekmekten, küflü
peynirli çarşı böreğinden ne istediniz de hamurunu mayasız yapıyorsunuz?
Ama
hep ileriydi yürüyüşümüz; ufuklar bizim içindi…
Çok
yaşadım, şikayetçi değilim tabii ki… “Daha” diyorum ki “birkaç yüzyıl daha
yaşarım!..”
“Sonra”
diyorum “anılarım bu şehrin kaldırımlarına hani bir şiirimde “paslı jilet gibi
kaldırımların/ yüreğimi çizer sessiz duruşun” dediğim, kaldırımların
çığlıklarına emanet… Ay dolanınca yüreğime boğum boğum, altında ağlayanın ben
olduğumu bir tek onlar hatırlayacak…”
Sizler
olmazsanız tadı olmaz biliyorum; onun için kendinize iyi bakın, nice yaşlara
hep birlikte sağlık ve huzur içinde…
TAHİR
SAKMAN
22 Aralık, 2025
MAZHAR SAKMAN’IN SES KAYITLARININ YAYIMI ÜZERİNE
MAZHAR
SAKMAN’IN SES KAYITLARININ YAYIMI ÜZERİNE
Geçenlerde
bir dostum yazmış özellikle türkü paylaşımlarımın altındaki beğeni azlığı
üzerine…
Merhum
babam Mazhar Sakman’ın türkü arşivini paylaşırken beğeni sayısını düşünüp
yayımlamıyorum. Kimseden de bir beklentim olmadı; tıpkı, hayatımın tüm
dönemlerinde olduğu gibi… Asıl beğeniyi, geleceğin edebiyat ve kültür tarihçisiyle
halk bilimcileri tarafından yapılacağını bilmenin onuru bana yetiyor.
Ben
sadece şehir kültürü adına üzerime düşeni yapmaya çalışıyorum ki bu üzerime
düşen kısmı tamamen kendi inisiyatifimdir. Ben de pekala saatlerimi bilgisayar
başında geçireceğime çıkıp gezebilirim, kendime zaman ayırabilirim elbette ama
kendimizi adadığımız Konya kültürü için hassaten türkü kültürü için pek çok
şeyden vazgeçip zamanımı böylesine önemli bir işe harcıyorum.
Tabii
ki zaman zaman aklıma gelmiyor değil; birkaç bin arkadaşım var ve bunların
tamamına yakın bölümüyle de ortak değerleri paylaşıyoruz. Bazen saatlerimi,
günlerimi harcayıp yayımladığım yazıların beğeni sayısına bakınca ister istemez
hüzünleniyorum… Bu aralar Facebook da paylaşımlarımı sanırım yeterince göstermiyor.
Benim için beğeni sayısından ziyade gösterim sayısı daha da önemli, baktığım
zaman 300-500 gösterim sayısı verilen bunca emeğin yanında oldukça düşük
kalıyor.
Belki
de ara vermem gerekiyor; çünkü kolay ulaştığımız zaman bazı şeylerin değerini
bilemiyoruz. Ulaşamadığımız veya zor ulaştığımız şeylerin değeri daha yüksek
oluyor nedense…
Asla
şikayetçi de olmadım, tek amacım türkülerin yitip gitmeden yayımıdır. Biliyorum,
onlar orada, bir gün internetin fişi çekilinceye kadar duracaklar.
Yayımların
arasına reklam da almıyorum, şehre mâl olmuş türkülerimizin gelecek kuşaklara
aktarılmasından da başkaca bir gayem yoktur.
An itibariyle 48 türkünün ses kaydını yayımladım. Başlangıçta 100'e yakın olan ses kayıtları gerek dostların elinde bulunan kayıtları vermesiyle ve gerekse arşivimi titiz bir çalışmayla incelemem neticesi kenarda köşede kalmış kayıtlarla 150’ye yakın olacağını şimdiden söylemek mümkün.
Yayımladığım
bu türküler bittiğinde, Konya türkü kültürü için eşsiz bir arşiv ve kaynak
olacağının da bilincindeyim. Konya oturaklarında seslendirilen türkülerin külliyatı ilk defa böyle bir bütün halinde yayımlanıyor. Zaman zaman bazı dostlar benden kayıt istiyorlar,
onların bu taleplerini karşılayamadığım için üzgünüm; ancak yayımladığım mecralarda,
Youtube, Facebook veya blog sayfamdan bilgisayarlarına, tabletlerine,
telefonlarına indirip saklamaları mümkün. Ayrıca kayıtların altına hasbelkader
edindiğim bilgileri de eklediğimden onları da ayrıca kaydetmeleri bir bütün
olması açısından önemlidir.
80’li
yıllarda çok istedim; Mazhar Sakman hayattayken görüntülü kayıtlar
yapılarak türkülerimizin arşivlenmesini ama ne yazık ki hiçbir kurum tarafından ki buna üniversite
de dahil ilgilenilmedi. Günümüzde Nuri Cennet hayattayken bu yapılabilir ama
aynı duyarsızlık sürüyor. En azından meraklıların elinde bulunan ses ve görüntü
kayıtları kopyalanarak bir “Konya Türkü Bankası” kurmak mümkün… Tabii ki bu da
mümkün olmayacak, birkaç türkü sevdalısı insanın arşivinde türkülerimiz yitip
gidecek… Geleceğin folklorcusu tarihe not düşerken elbette şehrin kendi
türkülerine, ecdadının sesine sırtını dönmesini de kaydedecektir.
Yaşantımın
büyük bölümünü Konya türkü kültürüne adamış birisi olarak en büyük mutluluğum;
türkülerimizin otantik haliyle geleceğe intikal etmesidir. Bu amacımın kısmen
gerçekleşmesini görmek en büyük servetim olacaktır.
Konya’nın,
Konyalının yaşantısını anlatan türkülerimiz, inanıyorum ki kıyamete kadar
söylenecektir…
Ecdadımızın
sesleri, şehrin semalarında yankılanırken bizim payımıza düşen dinlemekten başka
ne olabilir ki?
TAHİR
SAKMAN
17 Aralık, 2025
ÜZÜM YARATILMADAN ÖNCE SARHOŞTUK
ÜZÜM YARATILMADAN ÖNCE
SARHOŞTUK
Bir akşamüstü yollarına
düşseydim…
Can kanatlarımı sana doğru
açıp, başımı sır kapısının önüne koysaydım… seher vakti rahmetin kokularına
gark olabilseydim:
“Aklım her an tövbe
eder.
Nefsim her an tövbemi
bozar.
Arada kalmış biçareyim
İyi ki senin kapın
var.”
Seni kapın hep açık…
Gazi Mustafa Kemal
Atatürk… Ülkemizin kurtarıcısı, Cumhuriyetimizin kurucusu, sık geldiği Konya’ya
18 Şubat 1931 günü 9’uncu defa geldiğinde, on bir gün kalmıştır. 21 Şubat 1931
gününü ise tamamen Mevlâna Müzesi’nde geçirmiştir.
Bu ziyaret sırasında eski
Konya Milletvekillerinden Fuat Gökbudak ve o günlerde Konya Asarı Atika Müzesi
Müdürü olan Yusuf Akyurt’un ayrı ayrı anlattıklarına göre Atatürk, müze
müdürünün odasına girer girmez, “niyaz penceresi” üzerindeki Hz. Pir’in Allah’a
seslendiği rubaisini görmüş ve çevirisini Hasan Ali Yücel’e yaptırmıştır:
“Ey keremde, yücelikte
ve nur saçıcılıkta güneşin, ayın, yıldızların kul olduğu sen. Garip âşıklar,
senin kapından başka bir kapıya yol bulmasınlar diye öteki bütün kapılar
kapanmış, yalnız senin kapın açık kalmıştır.”
Atatürk bunu duyunca çok
duygulanmış, derin düşüncelere dalmış ve sonra şöyle demiştir:
"Hey koca Sultan!
Evet, bütün tekkeleri kapattık; fakat senin kapın kapanmadı."
Senin kapın, kıyamete
kadar ışık olmaya devam edecek…
“Duydum ki, kapıma
gelmiş, tokmağı olmadığı için, kapıyı vurmadan geri dönmüşsün. Bilmez misin?
Kalp kapısının tokmağı yoktur. O ancak içeriden açılır...”
Benden, bana açılan
kapılar…
Vahdet nurlarında…
okyanusun içinde damla… okyanusta damla ararsan bil ki okyanusta okyanustan
başka bir şey yoktur… Damla; okyanustur… Evde, ev sahibinden başka kimse
yoktur:
“Bir damlayım, ama;
denizim aslında
görünüşte küçüğüm
bir zerrenin yarısından
da.
Aşk terazisinde
tartılsam eğer;
daha büyüğüm âlemden
de.
Bir damlayım,
bir damlayım, ama;
denizim aslında.
Bunu ben demiyorum,
bu aşkın sözü
bir “hiç”im ben;
bir “hiç” aslında.” ***
Sonrası yolu olmayan bir
yoldur; elsiz ayaksız gidilen:
“Sen kapları, testileri
hele bir kır, sular nasıl bir yol tutar, gider.”
Ne testiye kıyabildik ne
kaplara… Şimdi çelik çomak oynamakla meşgulüz:
“Testinin şekliyle ne
vakte kadar oyalanıp duracaksın? Nakşından geç, ırmağa, suya yürü...”
Bu çelik çomak oyununda
payımıza düşen bu mudur?
Hz. Pir’in kutsadığı
belde-i muhayyere’de semalarınızı kaç aydınlattı Hz. Pir? Şekille oyalanmaktan
görebildiniz mi? Dünya gamından kapanmış
gözleriniz, yasınızı bile tutmaktan…
“Kardeş, mezarıma
tefsiz gelme. Çünkü Tanrı meclisinde dertli olmak yaraşmaz...”
A Pirim, biz seni sekiz
asır anlamaktan aciz kalmışız, bize susmaktan başka ne yakışır:
“Anladım ki susmak bir
cüsse işi, derin denizlerin işi. Sığ suları en hafif rüzgârlar bile
coşturabiliyor. Derin denizleri ise ancak derin sevdalar. Anladım ki, derin ve
esrarengiz olan her şey susuyor. Anladım ki susan her şey derin ve heybetli…”
Ne kendimizi bilebildik ne
haddimizi:
“Bin sene de okusam, ne
biliyorsun diye sorsalar bana, haddimi bilirim derim.”
“Aşk” diye diye içini
boşalttık, kelime anlamını yitirdi ne kelime kaldı ne işaret ettiği:
“Aşk nedir? Benim gibi
olursan anlarsın.”
Ne kendimiz olabildik ne
de senin gibi… kimliksiz rüzgârların önünde savrulduk:
“Anam aşk, babam aşk,
peygamberim aşk, Allah'ım aşk. Ben bir aşk çocuğuyum, bu âleme aşkı ve sevgiyi
söylemeye geldim.”
Sonrası söz mülkünün
bittiği yerdir:
“Tanrı beni aşk
şarabından yaratmıştır. Ölsem, çürüsem bile gene o aşkım ben. Ben öylesine bir
sarhoşum ki, aslım aşk şarabı.”
Bizim sarhoşluğumuz
şımarıklığımızdandır… Âşıkların ah çekerken:
“Cihanda üzüm
yaratılmamışken bizim canımız sarhoştu.”
Korkularımız firakındandır
artık:
“Batmayı, gözden
kaybolmayı gördün ya, bir de doğmayı gör. Güneş ve aya batmaktan hiç ziyan gelir
mi?”
Eyvallah Pirim, eyvallah
Hu…
Nasıl ki doğduk ışığına,
vuslatın bize helaldir!
Her ânımız şeb-i arus, her
ışığımız sensin artık…
***Mevlâna, “Divan-ı
Kebir”, çev. Doç. Dr. Nuri Şimşekler.
TAHİR SAKMAN
16 Aralık, 2025
HAYATIMA DOKUNAN İKİ MİSTİK RUH (EKMEK HER ZAMAN TAZE!)
HAYATIMA
DOKUNAN İKİ MİSTİK RUH (EKMEK HER ZAMAN TAZE!)
Hayatıma,
düşünce dünyama dokunan iki mistik ruhun birisi şehrimizden Hz. Mevlâna diğeri
Hindistan’dan Osho…
Bu
iki ruh farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda olsa da… İkisi de tüm dünyaya
mâl olmuş değerler… Aslında bu insanları zamana ve mekâna sığdırmak mümkün
değil…
Hz.
Pir yakınımızda olunca, biz Konyalılar değerini çok sonraları anlamış olsak da
ki en azından benim için öyledir; mistik arayışlar içinde olduğum dönemlerde… önce
çok şey öğrendiğim Amerikalı Bayan Charletto Anderson sormuştu (ışıklar içinde
olsun, bedenini geçtiğimiz yıllarda bıraktı) Anadolu mistiklerini… utanmıştım
hem de çok, yanı başımdaki değerden haberim yoktu… Duyardık, sadece o kadar…
Dönerdi (haşa) niye dönerdi amaç neydi, mesaj neydi? Sema neydi?
Sonra
Mevlâna okumaya başlayınca… çok şanslı bir adamım ki Hakkı Dede ile tanıştım ve
dizinin dibinde geçen 5-6 yıl içerisinde tasavvufun kokularıyla nasiplenmeye
çalıştım…
Mutasavvıflar
çok enteresan ruhlardır… Katı hükümlerin, kesin yargıların yerine insana
hoşgörüyü, varlığın aslında bir olduğunu şiirlerle, sema ile müzik ile
anlatırlar… ve tabii ki aşk ile…
Hz.
Pir’in ruhunda kopan fırtınaları… “Birisi âşıklık nedir diye sordu/ Bizim gibi
olursan anlarsın dedim” diyor Hz. Pir… Daha ötesi de var, varlığı birlemeyi
anlatan ama… öncesi olmadan sonrasını anlatmak yanlış olur, bilenler zaten
anladı…
Osho
da zaman zaman saygıyla söz eder Mevlâna’dan…
Elimde
bir sayfa fotoğrafı var; Osho’nun hangi kitabından çektiğimi hatırlamıyorum ama
bilgiler hep yeni… “Ekmeğin yapımı binlerce yıl öncesiyle aynı olsa da ekmek
her zaman taze…”
Yıllarca
meditasyon yapıp riyazetle meşgul olan bir adamın hikâyesini anlatıyor ve
yaşamın gerçeğini:
“Yıllarca
didindim sonra uçtum” diyor… Osho, “kargalar da uçar” diyor… 18 yıl çalıştıktan
sonra Ganj’ın üzerinde yürümeyi başaran adama da “bir lira verirsen sandalcı
seni karşıya geçirir” diyerek bunca yılın heba olduğunu anlatıyor…
Ve
asıl yolun “farkındalık” olması gerektiğini anlatıyor. Yaşamı; ezberden,
otomatiğe bağlayarak yaşamak yerine her ânın farkına vararak yaşanılması
gerektiğini anlatıyor.
Muhittin
Arabi, bir eserinde “vaktin oğullarından” söz eder yani ânın farkında olan
sufilerden…
Ve
devam eder Osho, “bunlar oyuncak, oyuncakların peşinden gitme” der…
Bütün
sufiler aynı şeyi söylerler; çünkü hakikat aynıdır, dünyanın neresine
giderseniz aynıdır, değişmez… “Kıyamete dek bir Musa örneği vardır. Işık
değişmez, değişen lambadır” der, Mevlâna…
Eğer
gönül coğrafyanızı hakikate açtınızsa, o hakikat sizi bulacaktır… Öğrenilmesi
gereken farkındalıktır…
Yemek
yerken, su içerken, her ne yapıyorsanız yaptığınız işin kendisi olursak
başarabiliriz… Ruh gibi yüce bir emanete bedenimiz ev sahipliği yaparken,
oyuncaklarla oynamak!..
Hayatıma
dokunan bu iki ruha saygılarımı sunuyorum…
Kendinizin
farkında olursanız, kim olduğunuzu hatırlayabilirsiniz…
TAHİR
SAKMAN
15 Aralık, 2025
KERPİÇ EVLERİN ŞANLI DİRENİŞİ
KERPİÇ
EVLERİN ŞANLI DİRENİŞİ
Bizim
asıl sıkıntımız ne biliyor musunuz?
Hani
eskiye özentimiz var ya, ah vah ettiğimiz! Önce elbirliğiyle yok ettik sonra
şöyleydi böyleydi diye konuşuyoruz… Yok ederken neredeydiniz beyim?
Sizi,
o anlı şanlı günlerden silah zoruyla mı getirdiler, kendinizin hiç mi katkısı
yok, hepimiz sütten çıkmış ak kaşık mıyız? Kerpiç evlerin şanlı direnişlerini
birlikte kırmadık mı? Önce o evleri, içindeki yaşanmışlıklara bakmadan,
hatıraları bir kalemde silen bizler değil miyiz?
Kata
çıktık… katlanmak olduğunu çok sonraları öğrenecektik oysa…
Şimdi
hangimiz gider katları bırakıp? El cevap, hiçbirimiz… ama ah vah etmeye
bayılırız yani yeni deyimle “nostalji” yaparız, arkası gelmez… en cesurumuz,
bir yerlerde bir arsa bulup veya köyümüz varsa arada bir gidip mangal yakıp
geliriz o kadar…
Sonra
yine başlarız; kalorifer peteğine sırtımızı verip soba yaktığımız günleri
hatırlamaya… Eğer torun torba
sahibiysek, ballandıra ballandıra anlatma yarışına gireriz…
Soba
kurmayı gençler elbette bilmez ama bizler âlâsını biliriz…
Her
yıl, ağustosun 15’inden sonra odun kömür stoklandıktan sonra ekim ayının
sonlarına doğru soba telaşesi başlardı. Boru ne kadar uzun olursa, duman evin
içinde ne kadar dolaşırsa o kadar verimli olacağından cambazlıklar da başlardı…
Eğreti merdivenlerin, sandalyelerin üzerinde borular, dirsekler birbirine doğru
geçirilir ve arada bir soba teliyle sarılarak hatta tavana çiviyle asılarak
desteklenirdi. Baca bağlantısı yapılmadan önce mutlaka bir gazete kâğıdı
yakılarak bacanın çekişine bakılırdı. Aslında tam bir eğlenceydi… Sizi bilmem
ama ben çok eğlenirdim…
Elimiz
yüzümüz kara olurdu ama… ama o kara, günümüzün karaları yanında hiç kalırdı, o
kesin…
Sonra
gelsin soba keyifleri… eğer bir de kuzine kurmuşsanız en kolayı fırınında
patates pişirmekti… Hani kumpir diyerek, bir ton para verip alıyorsunuz ya,
işte onun babası bu kuzinenin fırınında pişen patatestir. Kuzine yoksa düz
sobanın üzerinde de aynı lezzeti alabilirsiniz… Tabi kuzinenin üzerinde
yemekler imil imil pişerken (mesela kuru fasulye) fırınında da tel kadayıf
kızartılırdı… Ayrıca üzerinde boy boy güğümler… Aşım suyu, başım suyu
mevzuları!
Ama
asıl zirve kestane patlatılıncaydı…
Kalorifer
peteklerinin üzerinde kestane… fiyatını söylemeye gerek var mı, var mı
cesaretiniz bir kilo kestane almaya… Yılbaşı da yakın ne güzel olur değil mi?
(Bu soru bizim yaştakilere!)
Eğri
oturup doğru konuşalım artık hiçbirimiz, o evlere geri dönemeyiz ama çenemiz de
hiç durmaz!
Babaannem
Vesile Hanım’ın Akbaş Mahallesi’ndeki (şimdi Sahipata Mahallesi olmuş!) kerpiç
evleri yüz yıl ayakta kaldı… Çelenleri sağlamsa, su almazsa kerpiç evler
betondan sağlam ve aynı zamanda ekonomik… (Çatıdan üzerinize yağan hasır
parçaları da ikramiye!..) Peki, şimdi “haydi bir kerpiç ev yapıp, oturalım”
desem, kimse gitmez…
Peki
bunca nostalji nereye gitti?
Galiba
yaş aldıkça çenemiz düşüyor ve kendimize mevzu arıyoruz… Durum bundan ibaret…
/direnir kerpiç evler
damları baharda yeşil
-ve kışın naylon
kaplıdır-
boyunları bükükse de çocukların
sedirler altın kalplidir/
demiştim
“Sedirler” başlıklı şiirimde… kerpiç evlerin direndiği kadar bizler direnemedik
ve yenildik beton kutulara…
Şimdi
kalkmışız, beton ve demir yığını çok katlı kutuların içinde nostalji yapıyoruz;
asıl nostaljinin yakında kendimiz olacağını hiç aklımıza getirmeden…
Konyaolay.com
TAHİR
SAKMAN
10 Aralık, 2025
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 48 BÜLBÜLDEN BİR NİDA GELDİ GÜLLERE (BÜLBÜL)
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 48 BÜLBÜLDEN BİR NİDA GELDİ GÜLLERE (BÜLBÜL)
BÜLBÜLDEN
BIR NIDA GELDI GÜLLERE (BÜLBÜL)
Bülbülden bir nida geldi güllere
Sefasın sürmeden geçti gidiyor
Üftâdeler yalın ayak yollara
Ağlayı ağlayı düştü gidiyor
Bahar eyyâmında bülbül sesinden
Çıkarmış perçemin fino fesinden
Eyvah gönül kuşu can kafesinden
Pervâz edip uçtu uçtu gidiyor
Yiğitlik bâbında beysin paşasın
Mevlâm ömür virsin binler yaşasın
Gelin ey bi-vefâ helâllaşasın
Şem’i ecel câmın içti gidiyor
Günümüzde
gerek Konya’da ve gerekse TRT’ de çok değişik şekillerde okunmakta olan bu
türkümüz, 1783-1839 yılları arasında yaşayan ünlü Âşık Şem’î’ye aittir.
Yaşadığı yıllarda büyük üne kavuşan, muamma düzme ve çözmede büyük hünere sahip
Âşık Şem’î, döneminde bütün âşıkları mat etmiş ve Padişah III. Selim’in katında
saz çalıp, şiir okuma mutluluğuna da erişmiş... Mükafat olarak da Konya
Subaşılığı ihsan edilen Âşık Şem’i bundan dolayı da şehrin ilk belediye başkanı
olarak kabul edilir.
Konya’nın
bir âşıklar şehri olduğu yıllarda ünlü âşık Dertli ile birlikte Türbe Önü’ndeki
Sulu Kahve ismiyle bilinen âşıklar kahvesini işleten Âşık Şem’i, divan
şairlerimizden Silleli Sururi’nin de ustası olarak bilinir.
Padişah
huzuruna kabul edilmeden önce İstanbul’da bir âşıklar kahvesinde kendi şiirlerinin
çalınıp okunduğunu görerek kimliğini gizler ve saz çalmak, şiir söylemek istediğini
söyleyince kendisiyle, kılığına kıyafetine bakılarak alay edilse de sazı eline
alır ve hiçbir âşığın çözemediği şu muammayı söyler:
Erenler
dünyaya gelmezden evvel
Bir
ezan okunda sedası nerde
Cümle
kitap gökten inmezden evvel
Bir
elif okundu noktası nerde
………………………………
………………………………
Ne
el değmiş ne göz görmüş bir nesne
Kendisi
yapılmış binası nerde
Zahidin
döktüğü kanlı yaşlarda
Kantar
ile dert bulunur başlarda
Hüma
derler bir kuş vardır kuşlarda
Gökten
yere inmez yuvası nerde
Çok
cehdettim indiremem bir dala
Akranı
bulunmaz hayyale’s salâ
Anlanıp
dinlenmez böyle bir mâna
Bunu
Şem’i söyler ustası nerde
Mahlasını
tapşırınca bütün âşıklar Şem’i’nin ellerine sarılır, özür dilerler. Muammanın
aylarca âşıklar kahvesinde asılı kaldığı ve çözülemediği söylenir. Nihayet ünü
saraya ulaşınca padişah huzuruna çıkar saz çalıp, şiir söyler. Bununla ilgili
olarak bir gazelinde şöyle söyler:
“Dinlenilmez
oldu şimdi dürr-i meknun söylesen
Şah iken elfazını Sultan Selim Han dinledi”
Konuyla
ilgili olarak Şair Feyzi Halıcı tarafından 1982 yılında Kültür Bakanlığı
Yayınları arasında çıkan “Âşık Şem’i Hayatı Ve Şiirleri” isimli eserde daha
detaylı bilgiye erişmek mümkün.
![]() |
| Fotoğraf Kemal Soylu. 26 Mart 1987 tarihinde Yeni Meram gazetesinde yayımlanmıştır Mazhar Sakman oğlu Tahir ile birlikte Âşık Şem'i'nin mezarı başında... |
Türkünün
notası Mazhar Sakman tarafından yazılarak Konya’da, 30 Mart 1963 tarihinde
Şehir Postası gazetesinde yayımlanmıştır.
TAHİR
SAKMAN
05 Aralık, 2025
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 47 İKİ TURNAM GELMİŞ AKLI KARELİ (TURNALAR)
MAZHAR
SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 47 İKİ TURNAM GELMİŞ AKLI KARELİ (TURNALAR)
Konya
oturaklarının en önemli türkülerinden olan bu türkümüz her zaman baş tacı
edilmiştir. Genellikle oyun müziği orjinli olan Konya oturaklarında bu türkü
yorumlanırken, yanık ezgisi yürekleri dağladığı ve oturakların en hüzünlü
anlarının yaşanmasına neden olduğu anlatılmıştır. Günümüzde de sıklıkla okunan
türkü, gelecek kuşaklara kalan en önemli yapıtlarımızdan bir tanesidir.
Ülkemizin
birçok yöresinde de benzer sözlü türkülere sıkça rastlamaktayız. Turna kuşunun
barışı ve dostluğu simge etmesi ve Anadolu insanının dünyaya bakışını da bu
türkünün anlamına yüklemiş olması türkünün belleklerdeki yerini
sağlamlaştırmıştır.
TAHİR
SAKMAN
04 Aralık, 2025
TÜRKÜLERİMİZ DİZAYN(!) MI EDİLİYOR?
TÜRKÜLERİMİZ
DİZAYN(!) MI EDİLİYOR?
Folklor
denildiği zaman özelde türkülerimizde halkın duygularını en saf haliyle kah
üzüntüsünü kah sevincini anlattığı eserler akla gelmelidir. Türkülerimizin pek
çoğu yüzyılların imbiğinden geçerek günümüze ulaşması, onların ne denli sağlam
yapıtlar olduğunu da ortaya koyar.
Türkülerimiz
içinde müstehcen türkülerimiz de mevcuttur; ancak bunlar her ortamda okunmayan
türkülerdir. Bu türküleri de söyleyen/yakan yine halkımızın ince zekâsıdır.
Bizim onları hiçbir şekilde eleştirmemiz/değiştirmemiz düşünülemez. Bu
türküleri ayrı bir kategoride değerlendirmek gerekmektedir.
Konya
yöremize baktığımız zaman “Elmalı” diye bilinen bir türküyle “Dömeke”
(Dimetoka) türküsünü örnek olarak verebiliriz. Daha başkaları da elbette vardır
ama zaman içerisinde unutulmuş olmaları kuvvetle muhtemeldir.
Geçtiğimiz
yıllarda kaybettiğimiz bir dönem İller Bankası müdürlüğü de yapan Konya kültür
sevdalılarından Mehmet Şendal’dan dinlediğime göre merhum Mazhar Sakman, bu
türküyü çok okurmuş ama bendeki kayıtlarda böyle bir türküye rastlamadım.
Oturak ortamlarında okunmuş ve oturakların mahremiyeti içerisinde de kaybolmuş
olmalıdır.
Şurası
muhakkak ki Konya oturaklarında okunan türkülere, oturak müdavimlerinin yaş ve
görgü derecesine göre karar veren saz ustalarıdır. Ortama göre bu türküler
okunmuştur.
Bunun
yanı sıra günümüzdeki değişen anlayışlar nedeniyle daha muhafazakâr bir yapıya
bürünen olgular, türkülerimizdeki bazı sözleri değiştirme gayretine
girmektedirler. Hiç kimsenin böyle bir yetkisi yoktur; onlar sizin besteniz
değildir, halkın kendi sesidir…
Türkü
metinleri zaman içerisinde elbette değişebilir bunun örnekleri de çoktur mesela
Aksinne türkümüzün asıl sözleri merhum Mazhar Sakman’a göre Âşık Dertli’nin
/Nahnü kasemnâ’da taksimde Mevlâ
Olanca noksan kısmeti bana mı verdin
Âleme sefalar eyledin a’tâ
Derdinen mihneti bana mı verdin/
şeklindeki
koşmasıdır ancak zaman içerisinde sözler değişmiştir ve bunu yapan da halkın
kendisidir. Keza Âşık Şem’i’ye ait olan “Bülbül” isimli koşmanın sözlerinin
nasıl değiştiğini görmek için koşmanın aslını okumak yeterli olacaktır. Masa
başında oturarak Molla Kasım misali meşrebinize uymayan sözleri değiştirmeye
hiç kimsenin yetkisi olamaz.
Geçtiğimiz
yıl Nuri Cennet imzalı “Konya’nın sazında kırk türkü” isimli bir kitap
yayımlandı. Kitabı çok önemsedim; çünkü Nuri Cennet gibi bir kıymetin,
hayatını, hatıralarını, şiirlerini ve Konya türkü kültürü içerisindeki yerini
fotoğraflarla anlatıyordu. Çok sevinmiştik, Konya türkülerini bizzat yorumlayan
önemli bir ismin ağzından yayımlanmıştı.
Kitabın
son bölümündeki türkü metinlerini incelediğimiz zaman ise üzülmemek mümkün
değildi; sanki gizli bir el türkülerimizin bazı kelimelerini değiştirmişti.
Yakından tanımaktan onur duyduğum Cennet abi bu türküleri böyle okumazdı ayrıca
1985 yılında Yeni Konya gazetesinde Nuri Cennet-Mehdi Halıcı ikilisi tarafından
tefrika edildikten sonra 1986 yılında Mehdi Halıcı imzasıyla yayımlanan “Konya
sazı ve türküleri” kitabında orijinal sözlerle yayımlanmışken bu sefer bazı
sözler değiştirilmek talihsizliğine uğramış olması ziyadesiyle türkülerimiz
adına üzücüdür. Bazı sözler üç nokta konularak geçiştirilmiş kimi sözler de
türkünün otantikliğiyle hiç alakası olmayan ve sırıtan kelimelerle
değiştirilmiştir. Bu incelemede, farklı kaynaklarda yer alan türkü metinleri
değil sadece Nuri Cennet, Mehdi Halıcı’nın yayımladığı türkü metinleri esas
alınmıştır.
Gözümüze
çarpan değişikliklerden bazıları şöyle:
58.
sayfada türkü metninin bir mısraı “Bir ateş ver anam da cigaramı yakayım” hiç
yer almamış … nokta konularak geçiştirilmiştir.
Kitabın
64. sayfasında yayımlanan “Saffet Efendi” türküsünde geçen “Kız ehli kızların
karnı şişer mi” şeklindeki mısra, “Kız olan kızların da yüzü düşer mi” mısraı
ile değiştirilmiştir. Yine aynı türküde “Sürmeli kızlar göksü [göğsü] çapraz
düğmeli kızlar hani nerde” şeklindeki türkü metni “Sürmeli kızlar kızlar hani
nerede” şeklinde kısaltılarak yazılmıştır.
71.
sayfada “Kara Koyun” ismiyle yer alan ve “Madam” ismiyle de bilinen türkünün
metninde orijinalinde “Elinde kadeh boş geldin” şeklinde olmasına rağmen
kitapta kadeh kelimesi yerine üç nokta konularak “ Elinde … boş geldin”
şeklinde yer almıştır.
72.
sayfadaki “Emmiler” türkümüzün Cennet abimizin kitabına göre son dörtlüğü “Elma
gibi yanaklar/Kiraz gibi dudaklar/Öpmelere kıyılmaz/Sevmelere doyulmaz” olması
gerekirken bu mısraların yerine üç satırın başlarına birer nokta konularak
eksik yazılmıştır.
73,
sayfadaki “Enginli yüksekli kayalarımız” türküsünde de “Asker karısıysan
karşımda durma” şeklindeki mısra “Ben seni seviyom gönlümü kırma” şeklinde değiştirilmiştir.
Bazı dörtlükler ise hiç yer almamıştır.
“Elmaların
yongası” isimli türküde (sayfa 82) türküde geçen “hovardalar yaylası”
şeklindeki sözler hiç yer almamış, “beni çoban yapsınlar kızların sürüsüne”
mısraında geçen “kızların” kelimesi yerine … nokta konularak geçmiştir.
87.
sayfada yer alan “Penceresi yeşil perde” isimli türkünün nakaratında yer alan
“Göksü [göğsü] çapraz düğmelendi” kelimeleri üç nokta konularak geçilmiştir.
95.
sayfadaki “Keşke seni görmeseydim” türküsünde de benzer eksiklikler göze
çarpmakta ve “İnce belden sarmasaydım”, “İçmiş demi olmuş sarhoş” gibi bazı
mısralara yer verilmemiştir.
97.
sayfada yer alan “Dut ağacı” isimli türküde de benzer şekilde “Oğlan büyük kız
küççük/Sarıldıkça dat verir” mısraları “Bu gençlikte yâr sevmek/Güzellere tat
verir” şeklinde değiştirilerek yer verilmiştir. Söz konusu kitabın 10.
sayfasında yer alan kupürde de görüleceği üzere, bendenizin 4 Ağustos 1999
yılında Yeni Gazete’nin Cönk ekinde yayımlanan “Cennet’ten Bir Nida Geldi
Güllere” başlıklı yazımda da bu türkünün değiştirilen yerini görmek mümkündür.
Sonuç
olarak; türkü kültürümüzle ilgili yayım yaparken, türkülerimizin geleceğe
sağlıklı olarak intikali için ustaların okuduğu şekliyle yayımlamak en doğrusu
olacaktır. Bunun aksini düşünmek türkülerimiz dizayn mı ediliyor veya sansüre
mi uğruyor eleştirilerine muhatap olacağı gibi gelecekte bu tür kitapların
kaynaklık edeceği de göz önüne alınırsa nasıl bir kültür yanlışına düşüldüğü
net bir şekilde görülecektir. Bu durum türkülerimize ve ecdadımıza olduğu kadar
aynı zamanda bir büyük ustaya yapılan bir saygısızlıktır.
Folklorumuz,
türkülerimiz her türlü sansürün üstesinden gelecek bir kültür yapısına
sahiptir. Meşrebinize uymayan sözleri değiştirmek kimsenin haddi değildir. Nuri
Cennet abimizin buna izin vereceğini düşünmüyorum; hangi zihniyetse,
türkülerimizi kendince dizayn etmeye kalkması kabul edilebilecek bir şey
değildir.
Konya
türküleri, Konya’yı anlatır, ecdadımızı anlatır ve her şeye rağmen tüm
otantikliğiyle yaşamaya devam edecektir.
TAHİR
SAKMAN
02 Aralık, 2025
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 46 İNCE ÇAYIR BİÇİLİR Mİ? (2. KAYIT)
TÜRKÜ HAZİNESİ MAZHAR
SAKMAN 20 İNCE ÇAYIR BİÇİLİR Mİ? (2. KAYIT)
Konya’nın türkü geleneğini
yansıtan ve bir türkünün sadece bir türkü olmadığının ispati gibi olan türkülerimizden
bu türkümüz oldukça ilginç…
Türkünün hikâyesini Kamil
Uğurlu ağabeyimiz yine bir Konyalı olan merhum İhsan Hınçer ağabeyimizin
yıllarca yayımladığı ve folklorumuzun en önemli kaynaklarından birisi olma
özelliği taşıyan Türk Folklor Araştırmaları dergisinde “Kasım 1963, Sayı: 172
sayfa 3222-3223” yayımlamış… Kamil Uğurlu’nun öyküleştirdiği ve bir anlatım
harikası olan bu hikâye beni çok etkilemişti, okumanızı öneririm.
Çelebilerden bir kıza âşık
olan vali yaverinin (kaymakam) hazin hikâyesi… Sevdaya izin vermeyen 7 kara
hançerli Meram’da vali yaverini katlederler, türkü ona yakılmış…
Türkü iki şekilde icra
edilmektedir Konya oturaklarında… ikinci versiyonunda türkünün bir yerinde
çalgılar susmakta ve bir es verilmektedir; vali yaverinin aşkına bir saygı
ifadesidir bu… Burada verilen es’in, yerel kanun sanatçımız Gökmen Hasan
Hüseyin Ağa tarafından eklendiği söylenmektedir.
Bu zarafeti ancak Konya
türkülerinde bulabilirsiniz… Aşka saygıdır bu… Ne zaman aklıma gelse vali
yaverini anmadan geçemem…
/Meram aşk ülkesi/
demiştim bir şiirimde, bu türkü de buna şahittir… Meram’da yaşanmayan bir sevda,
sevda değildir…
Türkünün nakaratında geçen
“ihah ihah hah hah hah hah” sözleri yine Konya türkülerindeki zarif bir gülüşü
ifade eder… Yani 7 kara saplı bıçağın sevdayı öldüremediğini ve yüzyıllar
boyunca türküde, Meram’da yaşayacağını anlatmaktadır, gülerek…
Son dönemlerde “Ankara’nın
tren yolu“ gibi sözler eklenerek varyantları okunmaktadır ama türkü
Konya’nındır… Üzüldüğüm; Konyalı yerel sanatçılarımızın türkünün orijinali
dururken varyantlarını okumalarıdır.
Ne zaman Meram’a gitsem
kulağıma bu türkü çalınır, uzaklardan saplanan bir hançer gibi sevdanın
feryadını duyarım:
(İhah ihah ah) Paşam ben
yandım
İllerin köyünde (guzum) eğlendim galdım
Meram bağlarında bağlandım galdım
Uyudum uyandım yanımda sandım
TAHİR SAKMAN
01 Aralık, 2025
KIYAMETİN KOPMUŞ KONYA
KIYAMETİN
KOPMUŞ KONYA
Yaklaşık
on gün önce son yağmurlardan önce Altınapa Barajı ve Değirmenköy taraflarına
gittim…
Gitmeseydim
eminim daha mutlu olacaktım; gördüklerim tam anlamıyla şok ediciydi… Barajdaki
su seviyesi tehlikenin de altına inmiş, ortada çanağın dibi misali bir avuç su
kalmış… Yine de balık tutmak için
insanların tel örgüleri keserek suyun kenarına indiklerini görmek daha da
üzücüydü…
Bu
bölge su koruma havzası… Nasıl koruduğumuzu bir görseniz, mide bulandırıcı…
Şehre su sağlayan barajın etrafına piknik için gidenlerin çöpleri… Belediye çöp
konteynırları koymasına rağmen… olmaz, biz etrafa atarız; cam ve pet şişeler,
çöpler, poşetler… bu tabloya birde kuruyan doğal alanları ekleyin…
Kıyametin
kopmuş Konya…
Sen kendi su kaynağını korumazsan kim koruyacak Konyalı? Yeşil alanlar tahrip olmuş, susuzluktan
sararmış ve geriye toz duman bir coğrafya… Özlediğiniz buysa eğer, başardınız…
Sizi tebrik edemiyorum!
Çok
bekledik aslında su kesintilerini; çünkü etraftaki baraj ve göllerin pek çoğu
kuruma tehdidinde… Belediye yeni su kuyuları açarak telafi etmenin peşinde… Barajlar
4-5 yıllık yağışlı bir süreçte dolabilir ama yeraltı sularının bunu telafi
edebilmesi için 100-150 yıllık bir zaman dilimine gerek olduğu uzmanlar
tarafından dillendiriliyor.
Yeraltı
sularını çekerek çocuklarımızın suyunu çaldığımızın farkında mıyız Konya?
Su
kesintileri en azından bir farkındalık yapabilir, uyarıcı olabilirdi…
Altınapa
Barajı ve Değirmenköy’ün solgun halinin fotoğraflarını paylaşmak istemiyorum,
gidin gözlerinizle görün ayrıca yıkılan tel örgülerin halini de… Bir yasak bu
kadar mı kolay çiğnenebilir? Şehrin insanı bu kadar mı duyarsız olabilir?
Konyalılar
suyunuzu, balık tutarak mı koruyacaksınız? Koskoca şehrin su kaynaklarını hobinize,
heveslerinize kurban mı edeceksiniz? Unutmayın, o su şehrin hayat kaynağıdır!
Bugün
Altınapa Barajı ve çevresi su koruma havzası… Böyle mi koruyacaksınız?
Cehalet
mi desem, önemsememe mi desem, bencillik mi desem, bana her şey serbest
anlayışı mı desem, ne desem bilemedim
ama şunu iyi biliyorum:
Kıyametin
çoktan kopmuş Konya…
TAHİR
SAKMAN
Kaydol:
Yorumlar (Atom)




















