09 Eylül, 2024
07 Eylül, 2024
EREMEDİM VEFASINA DÜNYANIN
EREMEDİM VEFASINA DÜNYANIN
Ah babacığım, ah!
7 Eylül 1994… Sensiz geçen
30 yıl; sanki sabah erkenden beni kaldırıp Sarıyakup’taki bağ evimizin önünden
geçen şehir ırmağını tutup, bağı sulayalım diyecekmişsin gibi geliyor…
![]() |
| Sarıyakup Caddesi No: 66... Cümle kapısında Mazhar Sakman, MİFAD'dan derleme için gelen Folklor Uzmanı Yaşar Doruk ile birlikte... (Fotoğraf: T. Sakman Koleksiyonu) |
![]() |
| İTÜ Akademisyenlerinden Halk Bilimci, Süleyman Şenel, Mazhar Sakman'dan türkü derlerken... |
Ah babacığım, ah!
Sanki akşama yapılacak olan
oturağa; ünlü sanatçılardan tutun da devlet erkânına, edebiyatçılara,
akademisyenlere, derlemecilere varana kadar geniş bir yelpazede katılımın
olacağa oturağa hazırlık yaparcasına 12 tellinin akordunu bilmem kaç kez
düzeltip heyecanla; akşamı, horozların ötmemesini isteyerek bekleyeceksin gibi
geliyor…
| Abidin Özlüoğlu, Mazhar Sakman ile birlikte... (Fotoğraf: T. Sakman Koleksiyonu) |
SÖYLEDİKÇE ÖZGÜRSÜN
-Merhum Babam Mazhar
Sakman’a-
sen türkünü söyle diyordu
bu toprak bu yeşile akan
su
dinlemelerimiz var bizim
zamanın öncesinden
isterse kopsun kıyamet
söyle diyordu söyle
kör karıncanın gittiği yol
daldaki böcek esintisi
işte o zaman ölürüz
pranga olursa dilimizde
korku
ah söyle diyordu
paslı düşüncelerdeki
kilitler
geçmişe sürgün gelecekteki
bebekler
susarsan ölürsün zaten
söyle erken ağlamasın
ölümler
haydi diyordu haydi
susuz çaylar gibi bakma
çevir başını bulutlara
rüzgâr ol yağmur ol söyle
türkün yoksa ölürsün
bu şehir türkü söyletirdi
notaları yıldız gibi
parlak
şiirleri mangal yürekli
şairleri dolunaya çıkar
ağlardı
söyle dedi söyledikçe
büyürsün
ve
/söyledikçe özgürsün/
sustukça susturdular
söyleyemedin türkünü
şimdi başın duman gözlerin
sızı
ağlamak için geç/ gülmeyi
geç
söylemediğin türkü senin
değildir
türküsüz şehirler bana
kaldı
sokaklarda yüreğimi yakıp
akyokuş'tan çayır'a başımı
dikip
hem de bağıra bağıra
yeniden türküler
çağıracağım
türkün yoksa şehrin yoktur
"yürü yavrum yürü
konyalım yürü"
/şimdi buradan geçmiyor
türkülerin yolu/
TAHİR SAKMAN
01 Eylül, 2024
1 Eylül Dünya Barış Günü
27 Ağustos, 2024
CENNETİN KAPISI ADRASAN
CENNETİN KAPISI ADRASAN
Adrasan... Akdeniz'in efsunlu sesini hissedeceğiniz ülkemizin cennet açılan kapılarından sadece birisi...
Tekne turları, rotanızı yaşamın bir başka boyutuna taşırken serin rüzgârlar size eşlik ediyor. Suluada, bölgenin Maldivleri gibi... Maldiv plajı adı verilen bölgede yüzerken denizin suyunu içmek isteyebilirsiniz.
Denizin tüm renkleri sizin için nazlı nazlı dalgalanırken diğer tarafınızdaki yeşilin tonları da unutulmaz anlar yaşamanıza vesile oluyor.
Mavi Mağara'da eşsiz doğa olayı gerçekleşirken, mağara kenarlarında denizin, florasan lamba ile aydınlatılmış hissi veren görüntüsü, nefesinizi kesiyor.
Adrasan'a gitmelisiniz... Tekne turları sizi tüm gün gezdiriyor, öğlen, menüdeki balık müthiş lezzetli, tur fiyatları makul düzeyde... Kesinlikle değecektir...
Cennete başka kapı aramayın:
/ah adrasan adrasan
beni burda saklasan/
TAHİR SAKMAN
23 Ağustos, 2024
KUVAYI MİLLÎYE ŞEHRİ ANKARA
KUVAYI MİLLÎYE ŞEHRİ
ANKARA
Geçtiğimiz haftayı
Ankara'da geçirdim.
Ankara'nın benim gözümde;
Millî Mücadele'nin merkezi, bağımsızlığımızın sembolü ilk Meclisimizin burada
açılması ve başkentimiz olması nedeniyle yeri büyüktür.
Ve tabii ki en büyük
Türk'ün, Türk'ün en büyük Ata'sının bedenini kucaklayan topraklar da bu şehirdedir...
Konya istikametinden
Ankara'ya girerken önce Dikmen sırtlarını görürsünüz...
Gözlerimi kaparım; Yüce Önderi
karşılayan Ankara halkını, yiğit seğmenleri görürüm. Ata'mın at üstünde yorgun
ama umutlu halini, bir milletin uyanışını görürüm... Öyle bir uyanış ki tüm
sömürgelere ilham ve cesaret verecektir.
Bazı gafiller var... Güya Millî
Mücadele hiç olmamış... Üç beş Yunan çetesiymiş(!) Anadolu'ya çıkan... Ya
Fransızlar, İtalyanlar, İngilizler? İstanbul'daki İngiliz cephanelerini boşaltıp
Anadolu'ya kaçıran vatan evlatları bunu spor olsun diye mi yaptılar? Gaziantep
neden gazi oldu? Maraş neden Kahramanmaraş oldu? Ya Urfa neden Şanlıurfa oldu?
Youtube'de bir video var,
aksanlı bir Türkçeyle sallıyor... Doğrusu bunca yıldır yazarım, kitaplarımın
sayısı 20’yi geçti ama böyle bir hayal gücüm yok, atmasyon bedava...
Atatürk'e, İngilizler sen
git devlet kur(!) demişler... Düşünme özürlüler... İngilizler boğazları ele
geçirmişken, Çanakkale’de gemilerini batıran komutana “sen git devlet kur”
demişler... Hadi ya...
Gazi Ata'm 57 yıllık
ömrünün büyük bölümünü savaş meydanlarında geçirmiş ve Türk'ün adını yüceltmek
için devletimizin adını bile Türkiye olarak tescil etmiş.
Rahatı kaçanlar var
tabii... Yalan, yanlı söylentilerle halkımızın zihnini bulandırmaya çalışan...
Her Türk, Anıt Kabir’i
mutlaka görmeli, Anıt Kabir’de sergilenen Millî Mücadele'yi anlatan
canlandırmaları, kahraman Kuvayı Millîye mensuplarının, kahramanlarımızın
fotoğraflarını birkaç yılda bir mutlaka görmeli, şehitlerimize ve Yüce Ata’mıza
olan minnet duygularını hatırlamalı, canlı tutmalıdır. Cumhuriyet’imizin nasıl
kazanıldığını unutmamalıdır.
Anıt Kabir'i gezerken… Sadece
benim değil binlerce insanın gözlerinin nasıl nemlendiğini, en ufak bir
dokunmada gözyaşlarının sel olacağını fark edebilirsiniz. Ata’sız geçen bunca
yıl sonra bile Türk Milleti, Ata'sına olan bağlılığını ve sevgisini
gösteriyordu.
Gerisi lafügüzaftır, yani
boş laftır...
TAHİR SAKMAN
22 Ağustos, 2024
SUSARKEN SUSMAK!
SUSARKEN SUSMAK!
Hayatımda ilk defa bu ay,
su faturası elektrik faturasını geçti... Yani artık rahatlıkla elektrik sudan
ucuz (!) diyebiliriz...
Hiç kızmadım hatta su
faturasını az bile buldum; çünkü su en kıymetlimiz, en çok korumamız gereken
doğal kaynağımız. Söylemeye gerek var mı su yaşamın temeli...
Çevremizdeki barajlar,
göller kuruma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Musluğu açarken gelecek kuşaklarımızın, torunlarımızın torunlarını
düşünmeliyiz...
Geçtiğimiz günlerde Konya
vekillerimizden Barış Bektaş Bey'in bir önerisini dinledim. Kanal İstanbul'un
onda bir maliyetine bitirilebilecek "Kanal Konya" projesinden söz
etti. Fakat konu kamuoyunda hiç yer bulmadı. Ne kadar enteresan değil mi?
Mağaza açılışını bile manşetten veren yerel basında iki satırlık olsun yer
almadı...
Yapılması gerekenleri
hepimiz biliyoruz ama...
Susuyoruz ve birlikte yeni
yeni susmalar üretiyoruz... Susarken, susuyoruz!
Kuraklık kuşağında olan İç
Anadolu Bölgesi'ndeki iklim değişikliğiyle beraber duyarsızlığımız yüzünden
gelecek nesillerde ova çöle dönerse?..
Hayat sudan ucuz hale
gelebilir... Elektrik, sudan ucuz olabilir ama ya hayatımız?
Hayatımıza değer katan
sudur eğer onu da yok edersek, hayatımız sudan ucuz hale gelebilir...
TAHİR SAKMAN
18 Ağustos, 2024
ALBAY REŞAT ÇİĞİLTEPE
ALBAY REŞAT ÇİĞİLTEPE
Bugün Anıt Kabir'i ziyaret
ederken duygularım öylesine yoğunlaşmış ki... Bu fotoğrafa bakıp da gözlerin
sele kapılmaması mümkün mü?
Albay Reşat Çiğiltepe...
7 Ağustos 1922'de,
Çiğiltepe'yi birliğinin söz verdiği saatte alamaması üzerine hayatına son
vermiş onurlu gerçek bir kahraman... Atatürk çok üzülür ve tepenin alınmasından
sonra Albay Reşat Bey'e Çiğiltepe soyadını verir...
Bu topraklar böyle
kahramanlar sayesinde yurt yapıldı... Ruhları şad olsun...
TAHİR SAKMAN
12 Ağustos, 2024
ZEKİ OĞUZ’UN ARDINDAN BİR YIL
ZEKİ OĞUZ’UN ARDINDAN BİR YIL
Biz kırk kişiyiz; kırkımız
da birbirimizi biliriz... ama eksiliyoruz yalnız kaldıkça...
Korkumuz ölmekten değil
ki... sadece eksilmekten..
Hangi dağa sorsanız
tanırdı, hangi çiçeğe sorsanız kokusunu verirdi. Öyle ki bu coğrafyanın
üzerinde yaşam ondan sorulurdu... O ise yaşamdan...
Yörük çadırı gibi dik, başı
dumanlı / karlı dağlar gibi heybetli... Fotoğraf çekerdi, ölümsüzlük
iksiri sunar gibi...
Soluk anılarımızın
arasından bozkıra doğan hüzünlü bir ay şimdi esrik şarkılarımızdan sitemler
sunacak:
Ne yitirdik farkında
mısınız? Sadece bir yıl mı? Yoksa kırk asır mı geçti?
Toprağın altı üstü fark
eder mi?
Korkumuz ölmekten değil
ki... sadece eksilmekten...
Ve eksiliyoruz yalnız
kaldıkça, yalnızlıklara…
TAHİR SAKMAN
10 Ağustos, 2024
TÜRKÜDEN KORKAN ADAMLAR!
![]() |
| Meram'da bir TV çekimi sırasında, soldan sağa; Mazhar Sakman, Nuri Cennet, Hakkı Zambak... (Fotoğraf: Kemal Soylu) |
TÜRKÜDEN KORKAN ADAMLAR!
Hakan Tekirtangaç… genç
bir kardeşimiz; Konya türkülerinin geleceğe ulaşması umudumuzu yeşil
tutanlardan.
![]() |
| Hakan Tekirtangaç... |
“Nerede bir kaset bulsam, hemen dinlerim” diyor ve şehir kültürünün yalnızlığına / sahipsizliğine sitemler ediyor. Kendi kendini yetiştirmeye çalışan bu kardeşimizin ut ile zaman zaman yaptığı paylaşımları ilgiyle takip ediyorum.
Bugün ondan değerli bir
hediye aldım; üzerinde “Mazhar Sakman” yazılı bir kaset… Bizim gibi Konya
türkülerine değer veren insanlara verebileceğiniz en büyük en anlamlı hediye
tarih kokan, Konya kokan, ecdat sesiyle dolu, cıvıl cıvıl kasetten başka ne
olabilir ki?
Yıllar önce de feryat etmiştik;
türkülerimizin makus talihini yenelim artık diye… Aradan geçen bunca zamanda
pek bir şey değişmedi diyemem; daha da kötüye gitti… İnsanımızın şahsi çabaları
dışında Konya türkülerinin makus talihi değişmedi. Barana kurup, dernek kurup,
ceplerinden para harcayarak yerel kıyafetlerle türkülerimizi yaşatan arkadaşlarımıza
söz verilmesine rağmen bir yer tahsis edilemedi.
Bu korku niyedir?
Türkülerimizden neden korkuyorsunuz?
Konya türkülerinin
aydınlık yüzü müdür, yoksa hayata canlı bakan tarafı mı? Sizi hüzünlendirirken
bile yaşamdan koparmayan tarafı mıdır, sizi korkutan?
“Kötü adamın türküsü olmaz, nerede bir türkü söyleyen varsa git yanına otur” diyen Bozkır’ın tezenesi Neşet Ertaş’ı da mı duymadınız?
![]() |
| Nuri Cennet ve Tahir Sakman birlikte... |
Geçtiğimiz günlerde türkülerimizin yaşayan efsanesi Nuri Cennet abimizle bir aradaydık, ilerleyen yaşına rağmen türkülerimizin dinçliği üzerinde bahar rüzgârları estirirken “Ne oldu bu şehre” diyordu, “TRT’de bir yarışma var, Konyalı gençleri arayan gözlerime yaşlar dolmasını engelleyemedim” diyordu ve derken de türkülerimiz adına ağlıyordu… (Cennet abimizle ilgili olarak yazdığım bir makaleyi, Kemal Soylu tarafından yakın bir zamanda yayıma girecek olan Flaş dergisinde okuyabilirsiniz.)
Sahi Konya nerede? Şehrin sanatının, kültürünün üzerine ölü toprağı mı serptiniz? Yoksa meşrebinize uymuyor diye görmezden mi geliyorsunuz?
Bu türküler bu toprağın kadim sesidir; siz yokken de vardı ve kıyamete dek var olacaktır…
Türkülerimiz susturmaya kalkanlar hüsrana uğrayacaklardır.
TAHİR SAKMAN
Turhan Tokgöz kardeşimiz paylaşmış; Mazhar Sakman, Mustafa Kazanova, Plakçı Mustafa, Yalçın Meydan, Rahmi Konak tarafından 1984 yılında yapılan bir kayıtta, Mazhar Sakman, Âşık Şem'i'nin Bülbül isimli koşmasını okuyor. Dinlemek isteyenleri için link:
Turhan Tokgöz kardeşimiz paylaşmış; Mazhar Sakman, Mustafa Kazanova, Plakçı Mustafa, Yalçın Meydan, Rahmi Konak tarafından 1984 yılında yapılan bir kayıtta, Mazhar Sakman, Âşık Şem'i'nin Bülbül isimli koşmasını okuyor. Dinlemek isteyenleri için link:
07 Ağustos, 2024
DOST İPİYLE ASILMAK*
Bu yazıyı merhum Seyit K.Bezirci’yle
iş yerimdeki bir sohbetten sonra yazmış ve 3 Mayıs 2002 tarihinde Yeni Meram
gazetesindeki köşemde yayımlamıştım. Bu vesileyle Seyit abiye rahmet dilerken
onu çok özlediğimi hasseten belirtmeliyim: Sensiz; kıyımız, köşemiz kalmadı Seyit
abi…
DOST İPİYLE ASILMAK*
Hayatın bize ne zaman ne
getireceğini asla bilemeyiz. Hayat aslında deneme ve yanılmadan ibaret değil
midir? Üst üste tekrarladığımız hatalara ödediğimiz bedellerin ışında gizli
değil midir yaşam? İnsan hayatın bütün renklerini içine taşırken, yaşadığı ve
yaşayacağı heyecanların doruklarına tırmanmanın verdiği yüksek adrenalin
sarhoşluğu içinde, geçip giden ömrümüzün soluk sayfalarında yeniden
yeşerememenin verdiği buruk yalnızlığın çaresizliğiyle daima baş başadır...
Aslında insan çok
yalnızdır. Aslında insan, kendisiyle bile yalnızdır... İnsan kendisiyle bile
uyuşamaz bazen... Kim bilir, belki de sıkça uyuşamaz. Şunu adım gibi biliyorum
ki; insan kendisiyle uyuşmadıkça, uyuşamadıkça hayatın öbür tarafını, perdenin
arka yüzünü daha iyi hissediyor. Eşyanın tabiatını daha iyi kavrıyor...
Ondan sonra bize kalan,
olaylara bakıp bakıp yüzümüzde acı bir tebessümle gülümsemekten ibaret. Artık,
hiçbir kurşun kâr etmez olur. Artık hiçbir şey sizi tatmin etmez olur. Daha
iyisini, daha mükemmelini arar durursunuz. Aradıkça bulursunuz, buldukça
ararsınız. Daima yükseklere, en yükseklere dikilir gözünüz. Artık sizi hiçbir
çeşme kandırmaz olur. Hiçbir pınar sizi doyuramaz olur. Hayattan tek
algıladığınız, doyumsuzluktur artık...
Geçenlerde işyerime gelen
Seyit Küçükbezirci ağabeyimizle koyu bir sohbete daldığımızda; “Tahir beni
asacaklar” diyen Seyit Ağabeyimize şu cevabı vermiştim; “İpini benden
alsınlar...” Bunu duyan Seyit Küçükbezirci şaka yollu “Tahir seni öldürürüm”
deyince bendeniz de “Yanlış anlama... Maksadım seni kurtarmak. Çünkü; onlara
çürük ip vereceğim. Seni astıkları zaman ip kopacak, kurtulacaksın” demiştim...
Bir an duraklayan Seyit Ağabeyimiz “Bunu defterime yazacağım” diyerek ne kadar
memnun olduğunu göstermişti...
Sonraları, aklıma hep bu
cevap takıldı durdu... Dost ipiyle asılmak... Bir insan gerçekten dost ipiyle
asılabilir miydi? Bir insan, dostum dediği adamın asılması için ip verebilir
miydi? Hatta ip çürük bile olsa... Bu müthiş bir cesarettir. Bu müthiş bir
risktir, aynı zamanda... Ya ip kopmazsa?
Hayatımızda öyle ipler var
ki... Aslında kopsun diye baktığımız ama bir türlü kopmayan, koparamadığımız
ipler... Bizi hayata bağlayan iplerin arkasındaki güce nüfuz ederek, belki de
ipleri kafadan kopartmalı...
Dosta asılması için ip
vermek bir yana, ya dostun ipiyle asılmak nicedir? Sizler hiç dostun ipiyle
asıldınız mı? Belki de cesaretiniz yoktu, belki de korkaktınız. İnsan
yaşamasını bilmesi gerektiği gibi, ölmesini de bilmeli... İnsan doruklara
tırmanırken, bir gün başının döneceğini ve doruklardan düşeceğini bilmeli...
Bilmek yetmez kabullenmeli, kabullenmeli...
Belki bütün hayat bir
yerlere asılmaktan ibaret... Yanılgılarımıza, düşlerimize, acılarımıza hatta
gölgelerimize serilen sıcak gözyaşlarına bile... Belki de dosta ip vermenin
veya dost ipiyle asılmanın ötesinde bir şey olmalı; dosta ip olmak gibi...
Kesinlikle budur hayat... Hayat; dosta ip olmaktan ibarettir...
TAHİR SAKMAN
*SAKMAN, M.
Tahir (2002), “Dost İpiyle Asılmak”, Yeni Meram, s. 2, (3 Mayıs).
31 Temmuz, 2024
ELLERİNİ KAN ETTİLER
ELLERİNİ KAN ETTİLER
Yaşam hakkını yok sayıp
Dünyayı zindan ettiler
Masum dilsiz hayvanların
Katline ferman ettiler
Merhamet yok vicdan kayıp
Bu yaptığınız çok ayıp
Gece yarısı toplayıp
Canları duman ettiler
Dünya kalmaz ki zalime
Bakın canların haline
Sıtma gösterip âleme
Ölümü derman ettiler
Şefkat merhamet giyerek
Bizlere insanlık gerek
Bir de saldırgan diyerek
Canlara bühtan ettiler
Kimse adam saymayacak
Gözleriniz doymayacak
Sular seller aymayacak
Ellerini kan ettiler
Unutmayın siz bu ânı
Kalmayacak adı sanı
Hiçe sayıp yaratanı
Allah’a isyan ettiler
TAHİR SAKMAN
29 Temmuz, 2024
ŞEFİKCAN PARKI’NDA AKŞAM DÜŞÜNCELERİ
ŞEFİKCAN PARKI’NDA AKŞAM
DÜŞÜNCELERİ
Bir insan, yüzlerce
kişinin ki bunun büyük bölümünü gençler, çocuklar ve kadınların oluşturduğu bir
parkta neden silahla dolaşır?
Şefikcan Parkı gerçekten
şehrin yüz akı parklarının en önemlisi… Selçuklu Belediyesi de parkın üzerine
titriyor; oldukça bakımlı, temiz...
“Şefikcan bölgesi,
sosyolojinin inceleme alanına girer” desem asla abartmış olmam; çünkü her
düşünceden, her gelir diliminden, her kültür ve eğitim seviyesinden insanın
sitelerde birbirlerinden habersiz yaşadığı bir bölge...
Şehrin en yüksek
binalarını bu alana dikerken ne düşünmüşler doğrusu ben çok merak ediyorum. Bir
dönem çarpık yapılaşmanın en önemli bölgesi olan bölgede yüksek betonları
dikerek düzelteceklerini sanmış olmalılar ama tam tersine daha büyük
çarpıklıklar ortaya çıkmış gibi görünüyor. Gecekondu gibi evlerden ticari
kaygılarla adına rezidans dedikleri ama aslında hiç alakasının olmadığı yapılar
bunun en çarpıcı örneklerini oluşturuyor. Bugün en genci 10 yaşına dayanan sözde
rezidansların dökülmeye başlayan görüntüleri ile bölgenin ciddi bir alt yapı
sorunu olduğu gerçeği karşımıza çıkarken, gelecek adına da kaygıları
arttırıyor.
İlk sakinlerinin şehre yakın
çevre köylerden göç edenlerin olması ve köydeki yaşantılarını buraya taşımaları,
sitelerdeki yaşantılarını da etkilemiş. İkinci kuşak bile hâlâ alışamamışken,
ayak uyduramamışken, kentlileşmenin sürekli gerisinde kalmalarına ve belki de
bir kimlik bunalımına yol açtığını görmek de çok zor değil.
Toprak sahipleri olarak
oturdukları dairelerde eski alışkanlıklarını sürdürmeye çalışırken hemşehri
akraba ilişkisi daima ön plana çıkan sitelerin iç içe ve en küçük sitenin 50
daireden aşağı olmadığı ve toprak sahiplerinin “buralar bizim” anlayışıyla
kendilerine her şeyi mubah görmeleri de ayrı bir sorun olarak karşımıza
çıkıyor.
Şefikcan'a daire satın
alarak gelenler ise kentli ve yaşam standartları daha yüksek kişiler. Sabah erken saatlerden başlayarak parkta spor
yapanlar ve sonrasında özellikle akşamları, çoğunluğunu çevre sakinlerin
oluşturduğu bir kalabalıkla, çimlerin üzerinde nefes alıyorlar. Çocuklar oyun
parkında vakit geçirirken gençler; basketbol, voleybol, tenis gibi birçok
aktiviteye kızlı erkekli gruplar halinde imza atıyorlar.
Ve kavgalar da bu
alanlarda çıkıyor... ama silaha sarılmak da neyin nesi? Önceki akşam o
kalabalıkta bir genci yaraladıktan sonra polise ateş edebilecek kadar gözü
dönmüş bir insanın bu parkta aradığı neydi?
Kültür seviyelerinin
birbirine karıştığı ve asla barışmadığı ve gelir dağılımının da adaletsiz
olduğu Şefikcan'da sorular çoğalırken, akşamları parka çıkmaya artık çekinmeli
miyiz?
Emniyet güçlerinin sürekli
devriye gezmesi ortamı daha güvenli hâle getirirken vatandaşları da rahatlatıyor
ve Şefikcan’da hayat olağan akışında sürüyor. Parka bir akşam gelmelisiniz;
oldukça medeni bir ortamda, aileler kamp sandalyeleriyle, termoslarıyla; gençler
müzik aletleriyle ve yaptıkları sporlarla, çocukların kuş seslerini andıran
cıvıltılarıyla sıcak yaz akşamlarının sadece Şefikcan sakinleri için değil tüm
şehre ait örnek bir park olduğuna siz de şahit olabilirsiniz…
TAHİR SAKMAN
27 Temmuz, 2024
KATLİAMA HAYIR!
KATLİAMA HAYIR!
İnsanların ilk
evcilleştirdiği hayvanlardan bir tanesidir; hani bugün yasa çıkararak öldürmek
için zemin aradığımız köpekler...
Eski Konya'nın bağlık
bahçelik evlerinde mutlaka köpek bulunur bazı geceler salınırdı. Köpek sadık
bekçiydi, bahçelerimize yabancı gelse yaklaştırmaz, yabancı hayvanları da uzak
tutardı ve bunu da sadece boğaz tokluğuna yapardı.
Zindankale'deki bahçemizde
benim küçük bir köpeğim vardı; Sultan Cem Caddesi'nde bir araba çarpınca kaybetmiştik.
Ne çok ağlamıştım, ona o küçük aklımla mezar bile yapmaya kalkmış, günlerce
yasını tutmuştum.
Sonra Sarıyakup'ta, bağ
evimizde bazen birkaç köpeğimiz olurdu. Babam çok severdi köpekleri, elleriyle
onları bazen "yal" yaparak beslerdi. Hele bir tane vardı ki bana olan
sevgisini göstereceğim diye üzerime atılınca yerlere yuvarlanırdım, devası bir
köpekti, sanırım bir kangaldı... Yaşlılıktan ağzında diş kalmamıştı, babam ona
sevgiden öte saygıyla karışık özel bir ilgi gösterirdi.
Köpeklere sadece boğaz
tokluğuna, bekçilik yaptırdık; evlerimizi, bağlarımızı beklettik daha ötesi
canımızı bile o korudu... ıssız dağ başlarında sürülerimize çobanlık yaptı, siz
uyurken o uyumadı, hep uyanıktı…
Sonra... siz bahçeleriniz
bozdunuz, geleceğinizi rant uğruna talan edince...
Kerpiç evlerden, beton
kutulara geçince farelerden sizi kurtaran kedileri sokağa attınız... sonra
köpeklere de ihtiyacınız kalmadı; kapılarınıza güvenlik diktiniz...
İşiniz bitince sırtınızı
dönmek... insana yakışan bir davranış mıdır? Bu nankörlük değil midir? Tarihin
bütün evrelerinde yanımızda olmuş vefalı bir dosta şimdi bunu mu reva
görüyorsunuz?
Sokağa terk ettiğiniz her
canlı bir şekilde yaşamını sürdürmeyi başarmışken şimdi kalkmışınız bu canlara
teşekkür etmek yerine öldürmek için kılıf arıyorsunuz:
Parklarda saldırıyorlarmış…
Vallahi insan kadar saldırmıyorlar ki onu da onlar, kendi canlarını korumak
için yapıyorlar; taş atarsanız veya canına kast ederseniz hayvan kendini
savunmak için son çare sizi ısırır… bir de genleriyle oynayarak özel
yetiştirdiğiniz köpekler var ya onları da bu hâle sokan sizden başkası değil ki…
Dünyanın tüm canlılara ait
olduğunu unutuyorsunuz. Doğayı kirletenin, yok edenin insan olduğunu
unutarak...
Onların da bir can
taşıdığını, en az bizler kadar yaşam hakkına sahip olduğunu unutuyorsunuz.
Hiçbir köpeğin savaştığını
görmedim; hiçbir köpeğin dünyayı parselleyip sattığını görmedim, bir başka
canlıyı sömürdüğünü görmedim.
Dünyayı başka canlılarla
paylaşmayı öğrendiğimiz gün; insan olmanın erdemini de öğrenmiş olacağız...
İnsan doğasının öldürmek
üzerine değil; yaşamak ve yaşatmak üzerine olduğunu hatırladığımızda, hep
birlikte tüm canlılarla birlikte dünyayı yeniden cennete çevireceğiz.
Bize yakışan katliam
yasaları değil; sevgi ve ortak yaşam yasalarıdır…
TAHİR SAKMAN
26 Temmuz, 2024
SELÇUKYA’YI GERİ İSTİYORUM!
SELÇUKYA’YI GERİ İSTİYORUM!
Bir şehirde bir ömür tüketmek nedir bilir misiniz? Ya her köşesine, taşına, toprağına sinen hatıralarınızla baş başa yaşamanın hüzünlü mutluluğunu?
Ve bir ömür şehre şiir söylemenin ve belki de şehrin sizi söyletmesinin sırrını?
Şimdilerde hovardaca harcadığımız duyguların içinde yitip gidiyor şehir; o şehir ki antik çağların gizeminden de eski olan sevdanın harmanında büyümüştür kalplerimizde…
Türkmen kültürünün dalga dalga büyüdüğü Alâaddin Tepesi’nden, Eflatun’un kabrinden, Sille’de Aya Eleni’den, Şeytan Köprüsü’nden geçip gelen bir muammanın günümüze yansıması olsa da artık bir efsane gibi duruyor.
Sanki dünün ihtişamından hiç haberi yokmuş gibi, sanki İkonyum’dan Konya’ya dönerken Selçukya’nın mütevazı ama doğal ama görkemli asırları şimdilerde sanki hiç uğramamış gibi! Hiç alakanız yok!
Sanki benim ecdadım çırıl çırıl bir 12 tellinin önünde “Emmiler emmiler Türkmen emmiler” dememiş sanki “Bülbül konmuş sarayına Konya’nın” diyerek tespit yapmamış gibi, sanki “Konyalılar baş olmaz” dememiş gibi yaşıyoruz…
Sizin Konyalılığınıza ne oldu?
Etli ekmek veya fırın kebabı yiyeceğiniz zaman mı geliyor aklınıza?
Ben Konya’mı istiyorum…
Bizim Konya’mız size ütopik gibi gelebilir; sizin Konya’nız gibi değildi, sevgi doluydu, hoşgörü doluydu, komşu hakkı gözetilir, yaşam biçimlerine saygı gösterilirdi. Çelebi meşrepliydi, efendiydi, çevresine saygılıydı. Dindardı; ham sofu değildi!
Sokaklarımız tozluydu ama yüreğimizdeki arazözlerle ıslatırdık; bağlarımız bahçelerimiz talan olmamış, beton kutular yükselmemişti. Sokaklarımız güvenliydi; harmanbiş, yedi kiremit, çelik çomak, yakan top oynayabiliyorduk.
/Yağ satarım/Bal satarım/Ustam öldü/Ben satarım/
Çocuklarınız satamıyor farkında mısınız?
Evlerimizin kapısında güvenlik icat olmamıştı; cümle kapılarımız açık dururdu.
İnsanlarımız yoksuldu ama manen yücelerdeydiler; “helva demeyi de halva demeyi de” bilirlerdi…
Ya siz şimdi ne halva biliyorsunuz ne helva yemeyi…
Üçler Mezarlığı’nın kenarında demlenenlerin çilingir sofrasına oturup leblebi yiyen Hacı Veyiszade’yi ne çabuk unuttunuz?
Şafakta oturaktan gelen ve aldığı alkol nedeniyle yürümekte zorlanan bir insanı rencide etmemek için “Di len o da lazım” diyen Hacı Veyiszade’yi ne çabuk terk ettiniz?
Kuru bir softalık uydurdunuz ki kendiniz de uymuyorsunuz… Şehrin ruhunu öldürdünüz!
“Yürü yavrum yürü Konyalım Yürü”
Ve yürüdünüz; “geçmişinize sırtınızı dönüp, geleceğe yürürüz” sandınız ama yanıldınız. İhtişamlı dünün yerine ikame etmeye çalıştığınız ne bugün oldu ne yarın; çünkü siz aslında dündünüz!
Dününü unutma Konyalı! Sen ki Selçuklu’nun payitahtında yaşayan ecdadının mirasçısısın. Adımlarındaki vakarın, geleceğin Konyalısına bir mesajdır!
Sokaklarımızı asfaltlarken aslında o asfaltları yüreğimize döktünüz. Büyük camiler inşa ederken mescitlerimizdeki ihlası öldürdünüz. Betonlarla şehri kuşatıp, Konya Kal’ası’nı savunan son Türkmen Beyi de yok olana kadar savaştınız…
Ağlayamıyoruz; çaylarımız da kurudu şimdi… sularımız tersine mi aktı ne? Bu şehir benim şehrim değil!
Ben şehrimi geri istiyorum!
TAHİR SAKMAN
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


































