26 Haziran, 2026
24 Haziran, 2026
FİYAKALI MEZAR TAŞLARI
tanik.net'teki yazım:
TAHİR SAKMAN - FİYAKALI MEZAR TAŞLARI
FİYAKALI
MEZAR TAŞLARI
İçinizde ne
var bilmiyorum…
Pazarlıklar,
hınçlar… ne biriktirdiniz?
Ermenekli Kel
Şair’i bildiniz mi? Hasan Rüştü…
1896 yılında
Ermenek’te doğmuş, aydın bir insanımız. Aydın olunca da sürgün kaçınılmaz olur
ve İzmir’e sürülür. İzmir’de meşhur hiciv ustası Şair Eşref’le tanışır ve Şair
Eşref, onun için şu dörtlüğü söyler:
/Yıkmaya
çalıştı pek çok rüzgâr
Etti Mevlâna
himaye yıkılmadı
İftihar etsin
vücudunla vatan
Ermenek’ten
senin gibi bir kel çıkmadı/
Sadece
Ermenek’te mi? Geçtim Ermenek’i, Konya’da bile hâlâ çıkmadı… Zaten bu gidişle
çıkacağı da yok, üzgünüm…
Şair Eşref
böyle der de bizim Kel Şair durur mu? Uzun yıllar önce Konya Bölge Yazma
Eserler Kütüphanesi Müdürü merhum Lütfi İkiz’den dinlemiştim, unutmadığıma hâlâ
şaşarım:
/Şair Eşref
‘seng-i kabri çalacaklar’ diyerek
‘Gelmesin
kabrime Allah için hiç kimse’ diyor
Ben ne taşta
ne toprakta değilim de yalınız
Kefenim
çalacaklar diye aklım gidiyor/
Kaderin
cilvesine bakın ki Şair Eşref’in mezar taşını çalarlar… Kel Şair'in kefeni
çalınmış mıdır, onu bilemem! Bendeniz ne kefen derdindeyim ne mezar taşı… Hani
Karaman’da meşhur hikâyedir:
Adamın karısı
ölmüş, kefen parası bulamamış, örtmedeki (Konya’da kerpiç evlerde bulunan gömme
dolap kapaksız olur ve bir perdeyle örtülürdü) basma perdeyi kefen yapmış ve
“Kefenin de pek allı güllü basmadan oldu Fadime’m ama idare et, bu yıllık da
böyle olsun” demiş… Sanki kadıncağız bir daha ölecek de gelecek yıl kefenin
iyisini alacak!
Hiç
takılmıyorum, bir beklentim de yok… Merhum Ferit Kam’ın, Süleyman Nazif için
söylediği şu dörtlüğü, tasavvuf erbabı çok söyler:
/Sağlığında
nice ehl-i hünerin
Bir tutam tuz
konmaz aşına
Önce
öldürürler onu açlıktan
Sonra türbe
dikerler başına/
Ne kefeniniz
ne mezar taşınız; üstümde mavi bir gökyüzü olsun sevgiden yeter, bir de
yıldızlar göz kırparsa… Hani, Nazım ne demişti:
/Yoldaşlar,
ölürsem o günden önce yani,
- öyle gibi
de görünüyor-
Anadolu'da
bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına
gelirse,
tepemde bir
de çınar olursa
taş maş da
istemez hani.../
Ne işim olur
ki? Nasıl ki bugüne kadar olmadı, bundan sonra hiç olmaz… Haydi size hayırlı
işler, bol güneşler… Bu şiir de bendenizden olsun:
ELEK UN
MESELESİ
sizinle ne
işim olur ki benim
hele bu
saatten sonra
eleği duvara
asmadım ama
unu çoktan
elemişim
felek bile
baş edemedi beni de
koyverdi
kendi halime
size kalsa
çoktan ölmüştüm
yaşarken
cehennemin dibinde
ne kefen
isterim sizden
ne fiyakalı
mezar taşı
hem cebi de
yok madem
şimdi yiyin
fırsat varken
yaşamın
içindedir benim yerim
yaşadım mı
yaşadım
dibi nerede
görünür bilemem
yine de
suyunu çıkarmayın derim
bilin gözüm
kalmaz arkada
doğa gibi
dostum varken
gam yok
ortada kalırsam da
tenim topraktır
ruhuma doğarken
TAHİR SAKMAN
19 Haziran, 2026
ATATÜRK KİM BİZ KİM?
tanik.net'teki yeni yazım:
Tahir Sakman / Atatürk kim biz kim?
ATATÜRK KİM BİZ KİM?
Gün geçmiyor ki ülkemizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün aziz
hatırasına dil uzatılmaya cüret edilmesin…
Ne bilimsel ne sosyal ne siyasi… hiçbir vasfı olmayanların, bırakın topluma
bir katkı sağlamayı, kendi yaşamlarında bile çapsızlıkları ortadayken,
kendilerine Atatürk’ü ve silah arkadaşlarını, Cumhuriyet’imizin kurucu
kadrolarını hedef almaları, gafletin hatta cehaletin de ötesine geçmiştir.
Oysa kendimize bir baksak; Atatürk kim, biz kim?
57 yıllık ömrüne, dünyanın gıptayla baktığı bir büyük lider… Savaş
meydanlarında geçirdiği yaşantısını milletinin kurtuluşuna adamış, bu uğurda
yedi düvelle, taviz vermeden sadece ve sadece milletine güvenerek mücadele
etmiş ve bunda da başarılı olmuş bir deha…
Onlar; savaş meydanlarının, can pazarlarının orta yerinde varoluş
mücadelesi verdiler… Kafe köşelerinde, nargile dumanları altında klavye
kahramanlığı yapıp sallamıyorlardı. Dipçikle, süngüyle bu vatanı kurtarırken, bize
özgür bir ülke bırakmanın kıvancıyla doluyorlardı. Atatürk sayesinde padişaha
kulluktan kurtulup, özgür yurttaşlar olarak makam ve mevki sahibi olduğumuzu ve
onun kurduğu Cumhuriyet sayesinde “adam” yerine konulduğumuzu unutmamak
gerekmiyor mu?
Bu kadar vefasız olmayı nereden öğrendiniz? “Mektebi mi var”
demeyeceğim!
Dini duygularınızı referans gösterdiğinizi sanıyorsunuz oysa çok
yanılıyorsunuz; bugün ülkemizde ezanlar gürül gürül okunuyorsa, din görevlileri
yetişiyorsa bunu Atatürk’e borçlu değil miyiz?
Emperyallerin, yenilgiyi hazmedemeyenlerin, Lozan’ı sindiremeyenlerin
oyununa geliyorsunuz. Türklerin özgür bir devlet kurmasını ve bunu demokrasiyle
taçlandırmasını kabullenemeyenlerin tuzaklarına düşüyorsunuz.
Her türlü iftirayı atmaktan da sıkılmıyorsunuz. Burada yazmaktan ar
edeceğim iftiraları yüzünüz kızarmadan nasıl yapabiliyorsunuz? Oysa iftira
atmanın en büyük günahlardan biri olduğunu bilmiyor musunuz da bu kadar net bir
konuda kul hakkına girmekten çekinmiyorsunuz?
Dünyanın bir başka ülkesinde, bizdeki kadar, kendisine özgür bir yaşam
bırakan insanlara karşı olumsuz düşünce taşıyan insanlar var mı bilmiyorum.
Başları ne zaman sıkışsa Atatürk’e ve arkadaşlarına saldırmaya çalışıyorlar.
İngiliz’i anlarım; Yunan’ı anlarım, İtalyan’ı, Fransız’ı anlarım hatta
Amerikalıyı da anlarım; emperyal emellerini Atatürk sayesinde
gerçekleştirememiş olmanın acısını taşıyan dahası Türk süngüsünden kurtulmak
için kendilerini Ege’nin serin sularına atanların kuyruk acısını da anlıyorum
ama size ne oluyor kuzum?
Kimileri dini hassasiyetleri gerekçe göstermeye çalışıyor… Camilerde
ezan okunmuyor mu, Yunan kovulmasaydı okunacağını mı sanıyorsunuz?
Namaz kıldınız da karışan mı oldu, orucunuzu tutmayın diyen mi var? Zekât
verdiniz de engellendiniz mi? Hacca gidemiyor musunuz? Dini, diyaneti doğru
öğrenelim diye Diyanet teşkilatını kuran, ilk imam hatip okulunu açan kimdir,
biliyor musunuz? Camileri cebinden harcadığı parayla kim restore ettirmiştir,
Kur’an’ın Türkçe mealini kim yaptırmıştır?
Atatürk ilke ve inkılapları, bu ülkenin çimentosudur.
Atatürk; bu ülkenin beka sebebidir…
Varlığımız, varlığına armağan olsun…
TAHİR SAKMAN
15 Haziran, 2026
TÜRKÜDEN ÖTE
HİKÂYELERİYLE KONYA TÜRKÜLERİ - TAHİR SAKMAN
TÜRKÜDEN ÖTE
Bu aslında konserden çok öte bir şeydi…
Bir daha yapılır mı, ne zaman yapılır bilmiyorum ama asırlardan
süzülen bir harsın, türkülerde yeniden yaşam bulmasıydı… Kırk yılı aşkın bir süreçte
yaptığım araştırmaların, derlemelerin sonucu olarak ortaya çıkan bir kültür birikiminin
söze / saza dökülen haliydi…
Değerli müzisyen arkadaşlarım; Hamdi Özdinasti, Selman
Seğmenoğlu, Kürşat Ertürk, Süreyya Solak, Mevlüt Beyaz ve Veli Güçlü, bu
müstesna konserde ecdadımızın sesi soluğu oldular, onlara ne kadar teşekkür
etsek azdır.
Çok uzun yıllardır yapmayı planladığım bir projeydi;
her ne kadar daha önce benzer nitelikte Konya türküleri özelinde iki konser
yapmış olsak da türkü türkü hikâyesini anlatıp, dinlediğimiz bir formatta ilk
defa yapılıyordu. Hikâyelerinden sonra türküleri dinlemenin duygusal heyecanını
hep birlikte yaşadık, ayaklarımız yerden kesildi; Selçuklu asırlarında dolandık
şehr-i Konya’nın efsunlu sokaklarında adeta bir gezintiye çıktık…
Uzun yıllardır şehrin sanatına katkı yapmak için
çabaladığını bildiğimiz Sayın Ahmet Köseoğlu’nun şahsında salonlarını bize açan
Yazarlar Birliği Konya Şubesi’ne de teşekkür ederiz.
Bu konser aslında bir belgeseldi, Konya türkülerinin sanat
yönünü gelecek kuşaklara emanet ettiğimiz bir programdı. Geleceğin folklorcuları,
Konya’nın nasıl bir kültür zenginliği içinde olduğunu görebilecekleri dahası
yaşayabilecekleri bu türküleri zamanın insafına terk etmeden kayıtlardan
ulaşabilmeleri tek amacımızdı. Ne kadar başardığımıza artık tarih karar verecek
ama bizlerin içi oldukça rahat. Kırk küsur yıldır yazdığım yüzlerce makale
geleceğin araştırmacısına küçük bir pırıltı olursa vazifemizi yapmış sayacağım…
Programı izleyemeye gelemeyen türkü dostları, Selçuklu
Konya’sının sesini canında duymak isteyenler Youtube’da aşağıdaki linkte
izleyebilirler:
https://www.youtube.com/live/tcU27P8Bq54
TAHİR SAKMAN
13 Haziran, 2026
HİKÂYELERİYLE KONYA TÜRKÜLERİ KONSERİ
tanik.net'teki yeni yazım:
HİKÂYELERİYLE KONYA TÜRKÜLERİ KONSERİ Bu şehr-i Konya çok enteresan bir şehirdir… Üzerinde bin yılların izi vardır; sürebilirseniz, size öyle sırlar açar
ki şaşırırsınız… Kendinizi evrenin merkezinde bulmanız işten bile değildir… Muhafazakârız doğrudur; ama bu bağnazız anlamında değildir. Dini
hassasiyetlerimiz her ne kadar yüksekse de hoşgörü bize Hz. Pir’den emanettir.
Öncesi de vardır elbette… Eflatun-u İlahi (Platon) bu şehrin her köşesine bir
iz bırakmıştır. Konya Ovası’nın bir iç deniz olduğu ve bu denizi Eflatun’un bir
tedbirle kuruttuğu söylenir… Kadim bir şehirdir; birçok medeniyet geçmiştir,
ortak özellikleri; hiçbir medeniyet, kendinden önceki medeniyeti dışlamamış
aksine kendi medeniyetini, mirasçısı olduğunu varsayarak onun üzerine
kurmuştur. Türkülerimiz bile oldukça farklıdır; tezene vuruşundan tutunuz doğuş
hikâyelerine varana kadar… Konya şehir muhiti musiki meclisleri diğer adıyla
Konya oturakları, bir büyük harsın günümüze taşınmasının en önemli
kaynaklarından bir tanesidir. Seferberlik yıllarında önce damadını asker eder Alim(e) abla veya
halkın taktığı isimle Alim Hoca… Arkasından kocası ve oğlunu da yollar… Yokluk
yıllarıdır, Türk’ün ateşle imtihanı olduğu yıllardır. Kadınlara cuma günleri evinde vaaz eden, onlara kendi yazdığı şiirleri,
ilahileri okuyan Alim Hoca da tıpkı diğer Konya kadınları gibi, kadim bir
başkentin kadını olarak başı her zaman diktir… Balkan harbinde damadını şehit
vermiş gözyaşlarını içine akıtmıştır. Konya’nın neredeyse her evine her gün bir şehit, bir gazi haberi
gelmektedir ama o kadınlar, evlatlarının bu günler için olduğunun bilincindedirler.
Eşi ve oğlu Suriye (Filistin) cephesindedir Alim Hoca’nın… Oğlu
Alişan’ın şehit haberi gelir… Bir sabah namazı sonrası pencereyi açar ve
Menteşeli (Muğla, Aydın yöresinin genel ismi) olan komşu kadına hitaben
seslenir de seslenir. Konya semalarından taşan sesini hâlâ duyabilirsiniz: Menteşeli MenteşeliDel’oldum derde düşeliÜç yıl oldu yâr gideliKaldım evlerde yalınız Loras’tan bir bulut ağdıSulu sepken karlar yağdıYolcularım hanlarda kaldıKaldım evlerde yalınız Derviş olsam giysem hırkaKimsem yok ki versem arkaGönderdiler Şam’a Şark’aÇekilmez derdim yalınız Asker yolu ikidir ikiGiydikleri potin tekiBenim guzum gelmez mi kiKaldım evlerde yalınız Bu coğrafyanın hüznü, yüreklerimizi her zaman yakmıştır ama boynumuz
bükülmemiştir… Türkülerimiz, gümbür gümbür söylenmeye devam ettikçe de asla
bükülmeyecektir. 13 Haziran Cumartesi günü saat 14.00’de Konya Yazarlar Birliği
salonunda “Hikâyeleriyle Konya Türküleri” konserimiz var. Yüzyılların
imbiğinden geçen türkülerimizi, hikâyeleriyle dinlemek ve Anadolu’nun bu kadim
şehrinin büyülü dünyasına yüreklerinizi açmak isterseniz bekliyoruz. Şehir
dışında olan dostlar, Youtube’da tyb-Konya adresinden de canlı izleyebilirler… Türkülerimizi otantik haliyle çalıp, çağıran isimsiz kahramanlar: Divan
sazı ve solist Hamdi Özdinasti, divan sazı Kürşat Ertürk, kanun Selman
Seğmenoğlu, ud Süreyya Solak, ud Mevlüt Beyaz, ritim Veli Güçlü... Ve bendeniz Tahir Sakman; 40 yılı aşkın bir süredir türkülerimizin
peşinde koşan, türkülerimizin aydınlığını yarınlara aktarmaya çalışan bir
Konyalı olarak, Konya oturak repertuvarının günümüze yansımaları olan türkülerimizin
doğuş hikâyeleriyle, türkülerimiz hakkındaki genel bilgileri aktarmaya
çalışacağım... Bu müstesna konser; dünün ihtişamını günümüze taşımaya aday bir
programdır ve bu kültür hazinesinin bir parçası olmak isterseniz, kalbimiz size
her zaman açık olacaktır… Bir türkü bazen binlerce öyküdür… TAHİR SAKMAN
12 Haziran, 2026
HİKÂYELERİYLE KONYA TÜRKÜLERİ KONSERİ
HİKÂYELERİYLE KONYA TÜRKÜLERİ KONSERİ
Onlar türkülerimizin isimsiz kahramanlarıdırlar:
Divan sazı ve solist Hamdi Özdinasti, divan sazı Kürşat Ertürk, kanuni Selman Seğmenoğlu, ud Süreyya Solak, ud Mevlüt Beyaz ve ritim Veli Güçlü...
Ve bendeniz Tahir Sakman; 40 yılı aşkın bir süredir türkülerimizin peşinde koşan, türkülerimizin aydınlığını yarınlara aktarmaya çalışan bir Konyalı olarak, türkülerimizin doğuş hikâyeleriyle, türkülerimiz hakkındaki genel bilgileri aktarmaya çalışacağım...
Bu müstesna konser; dünün ihtişamını günümüze taşımaya aday bir program olacaktır.
Konya Yazarlar Birliği salonunda cumartesi günü saat 14.00'de biz orada olacağız. Şehir dışındaki dostlar Youtebe'da tyb-Konya adresinden canlı olarak izleyebilirler...
TAHİR SAKMAN
11 Haziran, 2026
DÖNEN DÖNENE
tanik.net'teki yeni yazım:
TAHİR SAKMAN - DÖNEN DÖNENE
DÖNEN DÖNENE
“Eğer bir rahatsızlığınız varsa resmi sağlık kuruluşlarından şaşmayın”
derim… Derim de sorun bakalım niye?
Koronadan sonra ‘çok şükür’ vertigo oldum, eyvallah! 5-6 yıldır
birlikte takılıyoruz ama ne takılma hatta daha çok o bana takılıyor… Kendimle
dalga geçiyorum, “koskoca dünya dönüyor, küçücük Tahir dönmüş çok mu” diyorum
ama yetmiyor…
“Biz Mevlâna torunuyuz; döneriz, dönmek bizim mayamızda var” diyorum, yine
kanmıyor!
Eskiden altı ayda bir ziyaret eder giderdi, şimdi yatılı misafirliği de
geçti temelli yerleşmek istiyor. İki aya yakın bir zaman diliminde benimle, git
desem de gitmiyor.
Sağa sola, yukarı aşağı bakmak yok… Robot gibi yürüyeceksin, TV,
telefon, bilgisayar yasak. Seyahat yasak… Stres yasak… Yahu, bu ülkede stressiz
yaşamak mümkün mü? Kafa bir milyon, yaşamaya / yazmaya çalışıyorum. Tüm
akşamdan kalmalar bana yüklenmiş sanki!
Her gün seçim sandığını… Kayyum atıyorum, yeni parti kuruyorum.
Parlamenter sisteme geçiyorum. Atatürk’ün emaneti olan Cumhuriyeti nasıl
yücelteceğimin hesaplarını yapıyorum, demokrasiyi daha ileri boyutlara
taşıyabilmenin, insan haklarını, tüm canlıların haklarını daha iyi
koruyabilmenin planlarını yapıyorum ve elbette ki yaşam hakkımızı, ekmek
hakkımızı savunmanın vazgeçilmez heyecanını da yaşıyorum ama bir şey var ki söz
pahalılığa gelince, tıkanıyorum; bir tek ona sözüm geçmiyor!
Dayanamadım, şaştım, düştüm; bir gaflet anında kendimi özel hastanede
buldum. Maşallah ücretler… Tahmin bile etmeyin, asap bozucu…
Doktorlar elbette emeğinin karşılığını alacak ama… Ödemeleri yapınca
kredi kartım bile vertigo oldu, benim vertigo da nirvanaya ulaştı! (Şaka şaka
şimdi daha iyiyim.)
“Gitmeseydin” demeyin lütfen… Gitmeseydin, yemeseydin, gezmeseydin…
bunun sonu “yaşamasaydın”a kadar gider!
Resmi sağlık kuruluşlarındaki doktorlarımızın nasıl özveriyle
çalıştığını biliyoruz, sorun sıra alabilmekte… Doktor sırası almanız da
yetmiyor sonra ultrason, emar (MR)… Özel kuruluşlar ise oldukça pahalı veya
bizim gibi düşük gelirli insanlara aşırı pahalı geliyor. Yazın ortasında
domatesin kilosuna yüz lira verince, aslında bir parça hak vermiyor da değilim;
belki de asıl sorun bizim ücretlerimizde… Belki de özel sağlık kuruluşlarını
tenzih etmemiz gerekiyor; cihazlar ithal, malzemeler dövizle… Ama Allah için
kısa sürede tedavi ediyorlar, cebiniz sağlamsa.
Bu durumda ya vertigo kabahatli ya da benim gibi hasta olanlar!
Aslında bu başka bir Türkiye’nin fotoğrafıdır; paranız varsa tedaviye
ulaşmanız çok kolay eğer yoksa randevu beklerken rahatsızlığınıza
katlanacaksınız. Bu arada rahatsızlığınız geçebilir veya tam tersi toprağa
emanet edilebilirsiniz.
“Adam sen de” diyemiyorum ama… ülkenin başı dönmüş, siyasette dönen
dönene! Kimi akçeli işlerle dönüyor kimi ikbal beklentileriyle, kiminin ne
sırrı varsa, açığa çıkmasından korkarak… Kırk yıldır “Kâni” bildiklerimiz
“Yani” çıkıyor ve biz artık şaşırmıyoruz bile!
Tahir’in başı dönmüş, çok mu?
TAHİR SAKMAN
03 Haziran, 2026
KURBAN EDİLECEK NE KALDI SEVGİLERDEN BAŞKA
tanik.net'teki yeni yazım:
Tahir Sakman - Kurban edilecek ne kaldı sevgilerden başka
KURBAN EDİLECEK NE KALDI SEVGİLERDEN BAŞKA
Hepimiz kurbanız aslında…
Kimin, kime gücü yeterse bir şekilde üzerine çöktüğü bir dünyada
yaşıyoruz. Bazen toprak bazen maden, en başta da petrol… Hepsinde de amaç
belli; hırsın ve tamahın esir aldığı insanların ele geçirdiği güçleri
kullanması ve daha çok para, daha çok güç… Sevgilerin yok edildiği bir kısır
döngü…
Siyasî, iktisadî, dinî…
Eski bayramları anımsarız böyle günlerde… Kurban denildiği zaman
nedense aklıma ilk gelen bıçakların bilenmesi oluyor, sonra koçlar, koyunlar;
etinden sütünden faydalandığımız evlerimizin “sarı kız”ları, kınalı kuzuları…
Gelinlik süsler gibi rengârenk kurdelelerle süslenen kurbanlıkların önce
evin çocuklarına sevdirilip sonra… sonra alınlarına parmak izli, feryat sesli
kocaman bir nokta konulması… Neyse ki bu adetler artık yapılmıyor. Eline bıçak
alanın sokağa fırladığı, sokakların kan izleriyle dolduğu o günler çok
gerilerde kaldı. Yerel yönetimlerin gösterdiği alanlarda yapılıyor şimdi bu
işler.
Konya’nın Sarıyakup Mahallesi’ndeki bağ evimizde ayrı bir curcuna
olurdu… Bayram sabahı, sabah namazı camide kılındıktan sonra bayram namazı için
kimileri başka camiye giderdi.
Bayram namazı kılınmadan önce imam uzun uzun anlatırdı namazın nasıl
kılınacağını… Namaz kılındıktan sonra hutbe için minbere çıkardı. Hutbe uzarsa,
cemaatten gizli bir homurtu yayılırdı: herkesin işi vardı, kurban kesilecekti…
Camideki bayramlaşmaya herkes katılmaz, acele adımlarla veya
bisikletine binen eve koşardı… Kurban kesilip kavurma yapılmadan da bir şey
yenilip, içilmezdi… Kurban etiyle oruç açar gibi, içinde karaciğer ve hatta
akciğerin “dertsiz” tarafların da olduğu bol soğanlı kavurma yenilirdi.
“Allah için kurban, çölmek (çömlek) için kavurma…” denilmeden önce
kurban etleri üç parçaya bölünüp; biri eve, biri ihtiyaç sahiplerine, bir
parçası ise gelen misafirlere ikram için ayrılırdı…
Çok sonraları… İçi sırlı toprak çömleklere, kuşbaşıdan daha küçük
doğranıp kavrulan etler doldurulurdu. Kelleler, paçalar (ayaklar) ütülür ve en
kısa sürede tüketilirdi. Eğer kurbanlık büyükse sucuk, pastırma da yapılırdı.
Çömlekteki kavurmanın yöremizdeki ismi kıymadır.
Uzun kış gecelerinin sonundaki “yat geberlik” yemeğinin hatırlı menüsündeki
yerini alırdı, çömlekten kazılan kıymalar… Tabii bunu yanına Konyalının
vazgeçilmezi “küflü peynir” ve doğal pekmez de “tandır ekmeği” eşliğinde
sunulurdu.
Kuyruk yağının kavrularak, yağının sızdırılması sonucu elde edilen
kakırdak (kıkırdak) da kahvaltılarda ve şehrin meşhur “yidi canlı” böreğinde,
kıyma ve bol soğan doğranarak tüketilirdi.
Anam, yemeklerde tereyağını kuyruk yağıyla karıştırarak kullanırdı. O
kuru fasulyelerin tadına doyulmazdı. Tabii bunlar; kolesterol, kalp ve damar
rahatsızlıkları ortaya çıkmadan önceydi!
Şimdiki Konyalılar, bu lezzetleri tatmaktan uzaklar. Üzerine şiirler
söylediğim yedi canlı börek çoktan unutuldu ama en azından “ekmek salması” hâlâ
yaşıyor. Kavurma yapılırken, etin yağı çıktığı zaman dilimlenen tandır
ekmekleri, kavurmanın içinde çevrilerek yağı emmesi sağlanır sonra kavurmalarla
birlikte alınarak servis edilirdi ki biraz ağır da olsa muhteşem bir lezzettir.
Konya fırın kebabının yanında yediğimiz kuru soğan, burada da imdadımıza
yetişir, yağın ağırlığını alırdı.
Bayramın ilk günü bu işlere ayrılır, bayram gezmeleri ise diğer günler
yapılırdı. Şimdi tatile gidiliyor ve ne ekmek salması ne kavurma ve ne de
ateşte kızdırılan şişlerle, maşalarla ütülen kelleler var… hepsi dünde kaldı…
Şimdilerde insanlar birbirlerini boğazlıyorlar… Masum insanların,
çocukların üzerine füze atmakla meşguller. Okullar, hastaneler bombalarla
yıkılıyor. Bir devlet, emperyal emellerini deklare etmekten çekinmiyor. Başka
ülkelerin yeraltı kaynaklarına çöküyorlar ve bütün dünya film izler gibi
izliyor…
Asıl kurbanın aslında “insan” olduğunu herkes unutmuş görünüyor…
Sufiler, kurban edilmesi gerekenin nefislerin olduğunu söylerler… Nefislerimizi
kurban edebilseydik, başka bir dünyada yaşıyor olacaktık.
Nefislerimizi, hırslarımızı kurban edemiyoruz ama sevgileri kurban
etmekten de çekinmiyoruz; tıpkı bir şiirimin dizeleri arasında kalan ve
telaffuz etmekten bile korktuğumuz gerçekler gibi:
/bir hayalimiz yoksa tutunamıyorsak aşka
kurban edilecek ne kaldı sevgilerden başka/
TAHİR SAKMAN
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












