YAŞAM SEVGİYLE BAŞLAR

10 Ekim, 2025

DÜNYANIN ORTASI AKŞEHİR’DİR!



DÜNYANIN ORTASI AKŞEHİR’DİR!
 
Artık hiç şüphem kalmadı…
 
Adımın Tahir olduğundan daha fazla inandım… Afyon dönüşü, o sevimli bilge ihtiyarın zekâsı çağırdı, o kapısı kilitli, etrafı açık türbesine uğrayınca hiç şüphem kalmadı:
 
Dünyanın ortası kesinlikle Akşehir’de, Nasreddin Hoca’nın tam ayağını bastığı yerde… Türbesini ziyaret ederken… o nasıl bir sevgi yumağıdır ki… insan mezarlıkta huşu içinde olur değil mi? Kendine bir çeki düzen verir, gözlerinden yaş gelmese bile üzüntülü bir tavır takınır değil mi?
 
Vallahi hiç öyle olmadı ama benim kabahatim değil… Nasreddin Hoca’nın, üstün bir zekânın ürünü olan fıkralarıyla büyüdüyseniz bu gayet normaldir… Hoca’nın bütün fıkraları sanki beynimin içinde resmi geçit yaparken… bendeniz kıkır kıkır olmasa da -ki kendimi zor tuttum- ince bir tebessümle mezar ziyareti yaptım… bu arada gülmekten Fatiha okumayı unutmuşum da yolda gelirken aklıma geldi, okudum. Hoca, beni bağışlar biliyorum!
 
Akşehir’e giderseniz tabii ki Batı Cephesi Karargâhı da sizi çeker… Günün yokluk şartlarında Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü başta olmak üzere silah arkadaşlarının uykusuz gecelerde planlar yaptığı Karargâh binası sizi o günlere fotoğraflar eşliğinde götürüyor.
 
İsmet Paşa’nın, Eskişehir’in eski Belediye Başkanı Sayın Yılmaz Büyükerşen tarafından yapılan mumyasını görmek büyük sürpriz oldu. Sanki masa başında, ayakta dimdik durmuş, kararlı gözlerle bize Millî Mücadele’yi anlatır gibiydi.
 
Atatürk’ün mumyasını aradı gözlerim ve diğer silah arkadaşlarının da… Müze yetkililerine bu dileğimi aktardığımda masa başında, planlar yaparken Atatürk ve silah arkadaşlarının mumyalarının yapımı için projeler hazırlandığını söyledi, umarım kısa sürede bu proje neticelenir; çünkü Batı Cephesi Karargâhı’nı Akşehir’e kurmakla Atatürk’ün soy köklerinin de bulunduğu Konya coğrafyasına sırtını vererek ne kadar güvendiğini de ortaya koymuş oluyordu. Ve Konya onu yanıltmadı; Millî Mücadele’ye tam destek vererek, kanıyla canıyla mücadele etti…
 
Batı Cephesi Karargâhı müze haline getirilmiş ve özellikle gençlerin yoğun ilgisi beni çok mutlu etti. Müzede yer alan Atatürk’ün şahsi eşyaları onun ne denli naif bir insan olduğunu da ortaya koyuyordu. Savaş ortamında bile kıyafetlerinin ve diğer eşyalarının zarifliği nasıl bir değere sahip olduğumuzu da gösterirken Türk Milleti’nin asaletini de anlatıyordu.
 
Bizler neler yitirdiğimizin farkında mıyız acaba?
 
Atatürk’ü gözümün önüne getiriyorum Kocatepe’de, Akşehir’de, Konya’da… İzmir’e girerken, atlarının nallarında şimşekler çakarken…
 
Yüce Atatürk’ü, silah arkadaşlarını ve tüm şehitlerimizi rahmetle anıyorum…
 
TAHİR SAKMAN















 
 
 

09 Ekim, 2025

MİLLÎ MÜCADELE'NİN ŞEHRİ


 MİLLÎ MÜCADELE'NİN ŞEHRİ


Afyonkarahisar'ı ikiye bölen bir çay Akarçay... Belediye çevreyi düzenleyip Kültür Park olarak halkın hizmetine sunmuş. Oldukça büyük bir alan.


Çok kıskandım; Eskişehir'de var, Afyon'da var, Konya'da yok...


Beş gündür eşimin termal tedavisi için buradayım ve bingo; vertigo burada da buldu çok şükür... Üç gün yatırdı... Bu nedenle gezemedim. Oysa o kadar önemli yerler var ki şaşarsınız:


Afyon Mevlevihanesi, Konya'dan sonra önemli Mevlevi merkezlerinden...


Milli Mücadele şehri... Kocatepe, Çiğiltepe... Büyük taarruzun top seslerini yeniden duyarsınız... Atatürk'ü Kocatepe'de yeniden görür gibi olursunuz...


Millî Mücadele Müzesi, Arkeoloji Müzesi mutlaka gezilmeli...


Konya'da etli ekmek neyse Afyon'da sucuk o. Dünyanın sucuğunu buraya yığmışlar, sabah akşam sucuk yiyorlar, bir de keşkek... Üzerine kaymaklı ekmek kadayıfı... Porsiyonlar doyurucu ve fiyatlar uygun...


Şehirde yatay mimari ağırlıklı bir şehirleşme var.


Hayvancılık ve termal turizm ön planda...


Atatürk'ün, Kuvayı Millîye'nin izlerini her adımda hissediyorsunuz, Kocatepe'de Atatürk'ün sesini duymamak mümkün mü? Çiğiltepe'de bir kez daha gözleriniz doluyor...


Afyon baştan sona Millî Mücadele oluyor, gazi oluyor, şehit oluyor...


Bense yeterince gezememenin üzüntüsüyle yarın için dönüş hazırlıklarına başlıyorum.


TAHİR SAKMAN


















03 Ekim, 2025

HAYAT ÖLÜMÜN İKİZİ


 

HAYAT ÖLÜMÜN İKİZİ
 
Sonbahar hiç değişmedi…
 
Her yıl olduğu gibi bu yıl da aramızdan dostları çekip alıyor sanki başka işi yokmuş gibi…
 
Bu ağaçlardaki solgun hüznün arkasında sanki can alıcı bir vazifenin dramı var… Hayat ölümün ikizi… Doğarken zaten kaybediyorsunuz… nasılsa öleceğiz demiyoruz tabii ki ama doğmasak ölmezdik… yaşamı nasıl bilecektik doğmazsak?
 
Hayatı yaşadığımız için mutlu oluyoruz; geride bıraktığımız iyi ilişkiler, dostluklar, sevgiler ışığımız oluyor…
 
Son dönemlerde ritim sanatçılığının yanına kadim şehrin fotoğraflarından oluşturduğu arşivini dijitalde yayımlamasıyla arşivciliğini de ön plana çıkaran sevgili Yaşar Barışık dostumuzun haberini aldık, üzüntüyle…




 
Üzülmedik; çünkü o üzerine düşeni karınca kaderince yapıyordu… ama çok üzüldük şehir kültürü bir evladını daha şehrin bağrına verirken… gençlerimiz artık tek umudumuz…
 
Fotoğrafları 2000’li yıllarda, şimdi yapılmayan Sille Barajı’ndaki Sille Günü’nde çekmiştim… Merhum Yaşar Barışık yanında Ahmet Özdemir ve Bedia Akartürk’e eşlik ederken. Sağ arka başta solist Saim Kayhan, sağ ön başta da yanılmıyorsam o dönemin Sille Tanıtma ve Tanıştırma Derneği Başkanı Av. Rahim Eke…
 
2. fotoğrafta aynı gün Bedia Akartürk ve bendeniz… (Ne kadar gençmişim…)
 
3. fotoğrafta ise Yaşar Barışık hemen yanında bağlama Orhan Kahveci, ut Orhan Kahveci’nin ağabeyi (ismini anımsayamadım) ve kaşık kimdi bilmiyorum, bir oturakta çekmiştim…




 
Bir gün silineceğiz… ama fotoğraflar yaşadıklarımızın ispatı gibi duracaklar…
 
Merhum Yaşar Barışık ani bir kalp krizi neticesi aramızdan ayrıldı, merhum bugün cuma namazını müteakip Parsana Camisi’nde kılınacak cenaze namazının ardından Musalla Mezarlığı’nda şehir toprağına bedeni emanet edilecek. Eşlik ettiği türküler ise yüreklerimizdeki ağır hüzne tanıklık ederken gelecek nesillerin duygularına emanet…
 
“Hassas” bir dönemden geçtiğim için katılamayacağım… Mezarlıklar ağır geliyor… Merhuma rahmet dilerken yakınlarına ve sevenlerine de baş sağlığı diliyorum. Nur içinde yatsın…
 
TAHİR SAKMAN  
 
 

29 Eylül, 2025

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 39 GÖZELCE’NİN KÖŞEDEDİR ODASI (SAFFET EFEN...




MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 39 GÖZELCE’NİN KÖŞEDEDİR ODASI (SAFFET EFENDİ)
 
Daha önce 27 numaralı olarak yayımladığımız Gözelce’nin köşededir odası veya yaygın ismiyle Saffet Efendi türkümüzün bu ikinci kaydında yine udi Cenap Kendi ile kanuni Kazım Büyükşalvarcı eşliğinde solist Mazhar Sakman 12 telliyle çalıp söylüyor. Türkünün doğuş hikâyesiyle, türkü hakkında geniş bilgi isteyenler 27 numarayla yayımladığımız  türkünün birinci kaydının altında bulunan açıklamalara bakabilirler.


 https://youtu.be/2zPS0vhnDys?si=-sJaEyxJ6ykLjLKG 


TAHİR SAKMAN
 


23 Eylül, 2025

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 38 ANNEM BENİ GÜLDÜRMEDİ GÜLMESİN (URFALI)


MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 38 ANNEM BENİ GÜLDÜRMEDİ GÜLMESİN (URFALI)
 
Ne zaman duysam iliklerime kadar titrediğimi hissettiğim türkülerimizden bir tanesi…
 
Her ne kadar Urfalı ismiyle de bilinse ve türkü metninde “Urfalıyam bahçeliyem bağlıyam” şeklinde Urfa ağzıyla söylenen bir bölüm de olsa türkünün Urfa ile uzaktan yakından bir bağı yoktur. Muzaffer Sarısözen tarafından Urfa’dan derlenen “Urfalıyam dağlıyam” isimli türkü ile sadece güftesindeki bir mısradan başka bir benzerliği yoktur.
 
Konya oturaklarının bu eşsiz türküsünün sözleri insanın içini yakan cinsten… “Acıdır aşkın şarabı içilmez/Anadan geçilir yârden geçilmez” şeklinde veya benzer sitemleri türkü metinlerimizde görmek mümkün ama ya bu nasıl bir ruh halidir bilemedim. Bir insanın annesine beddua edecek kadar… Annelerimiz en kutsalımız ama bu türkünün metninde sanki bir terslik var. Bir insanın annesi nasıl bir kötülük yapabilir ki evladı bunun üzerine böyle sözler edebiliyor:
 
Annem beni güldürmedi gülmesin
Benden başka evlat yüzü görmesin
Yedi de yıl sıtma tutsun ölmesin
 
Annesi sevdiğinden ayırmış olmalı… ama hiçbir gerekçe anneye böyle sözler etmesini hoş karşılamaz… Bir başka türküde örneği var mı bilmiyorum, sitemin de ötesine geçen bu güfte, yürek yakan bir ezgi eşliğinde söyleniyor.
 
Tabii ki türküyü yargılama değil bizim ki… sadece Konya oturaklarında okunan bu türkünün arka planındaki ruh halini anlamaya çalışmaktan ibarettir yaptığımız…
 
Her notasında yürek yangınlarını hissettiğimiz türkü, sevdasıyla annesi arasında kalan bir âşığın dilinden çıkmış olmalı. Sevdaları büyüten ve sevda yapan ayrılıklarsa eğer bu türküde de bunun acısını fazlasıyla hissediyoruz.
 
ANNEM BENI GÜLDÜRMEDI GÜLMESIN (URFALI)
 
 Annem beni güldürmedi gülmesin
 Benden başka evlât yüzü görmesin
 Yedi yıl sıtma tutsun ölmesin
            Alnı topça gizli yârden ayrıldım (ey)
           Saçı sümbül nazlı yârden ayrıldım (ey)
           Dalgalım gel gel sürmelim (oy)
 
Duman var karşı dağın başında
Arzum kaldı toprağında taşında
Bir bende değil cümle ihvan başında
             Al başımdan sevdayı (vay)
            Genç yaşımda zindan ettin dünyayı (vay)
            Bir tanem (oy oy) Urfalım gel
 
 Urfalıyam bahçeliyem bağlıyem  
 Kurşun değdi ta ciğerden dağlıyem
 Bir yâr için kollarımdan bağlıyem (oy)
            Alnı topça yeni yârden ayrılam (oy)
            Saçı sümbül nazlı yârden ayrılam (oy)
            Dalgalım gel gel gel sürmelim (oy oy


https://youtu.be/u4N_3O5_OZ0?si=09OoZ2bLK-NDqDhr


https://www.youtube.com/@tahirsakman-Konya


TAHİR SAKMAN


17 Eylül, 2025

BALCAN TİRİDİ


 

BALCAN TİRİDİ
 
“Namaz, niyaz, boğaz…”
 
Konyalının düsturudur gibidir bu deyim… Boğaz olmazsa, ne namaz olur ne niyaz… Belki de bu nedenledir yemeğe düşkünlüğümüz…
 
Mevlevî mutfağında boğazdan amacın ibadet ve taat için gerekli enerjiyi sağlamak olduğu bilinirse, bu deyimi anlamak daha da kolaylaşır…
 
Yemeklerimiz yağlıdır ve karbonhidrat açısından oldukça zengindir. Hamur işleri Konya mutfağında ön plana çıkarken, çiftçi memleketi olduğumuzdan dolayı toprakla sürekli haşır neşir olmamız bunu gerektirmiştir. Bu durum doğal bir zorunluluktur.
 
Bugünlerde “yerli” sebzeler yavaş yavaş vedaya hazırlanırken… Anamın balcan tiridi aklıma düştü… Koskoca yaz biterken balcan tiridi yemeden uğurlamak ayıp olacak! Her ne kadar Kumköprü balcanı artık tarih kitaplarında yer alsa da… Aslında Kumköprü’nün kendisi de tarih olmuş…
 
Bir gün zaman ayırın Kumköprü, Uluırmak, Sedirler vs. … cesaretiniz varsa bir gezin, gözlerinize hakim olamayacaksınız; bağlarımız, bahçelerimiz betona, ranta kurban edilmiş… ve belki de o eski ihtişamlı günlerden sarkan bir asma yaprağının feryadını duyacaksınız…
 
Cesaretiniz var mı?
 
Her neyse şükür ki hâlâ o elleri öpülesi ninelerimiz küçücük bahçelerinde yetiştirdikleri avarları pazarlara getiriyorlar… Diyorum ki belediyeler bu ninelerimizden pazarlarda işgaliye ücreti almasa ne olur ki batarlar mı? Onlara madalya taksak yeridir. Çoktan hak ediyorlar, onların sayesinde yerli sebzelerimizi hâlâ taze taze yiyebiliyoruz.





 
Kumköprü balcanı olmasa da yerli patlıcan aldım Muhacir Pazarı pazarından… Gerisi eşime kaldı… Hiç abartısız, süslemesiz, natürel ama lezzet patlaması Nirvana… Patlıcanları eşim küçük doğrar ve tandır ekmeğinin üzerine…
 
Aman Allah’ım tutmayın beni…
 
Tiridin çok çeşidi var şehrimizde ama bu balcan tiridi çok başka… Üzerine yoğurt da ilave edebilirsiniz hatta tereyağı da… biberle, domatesle, maydanozla süsleyebilirsiniz, ben natürel olmasını tercih ediyorum, yoğurdun üzerine tereyağı eklerseniz ağırlaşacaktır.  Oldukça da ekonomik bir yemek, bayat ekmeklerinizi değerlendirebilirsiniz.
 
Eşimin rahmetli büyükannesi Şerife ninemiz tirit için “evin arkasını dolanmadan erir” derdi ama o toprakla çalışanlar için söylenmiş olmalı, bizim gibi tiridin üstüne iki saat uyku çekenler için değil!
 
Kendinize bir iyilik yapın; Hatçabanın yetiştirdiği balcanlardan bulun… Mutlaka balcan tiridiyle yaza elveda deyin…
 
Sonra kış gelsin, kar yağsın şöyle iki metre o zaman da size küflü peynirden bir tirit yaparım. Bir sündürme, bir papara…
 
Konyalıda ne tirit biter ne yarenlik…
 
TAHİR SAKMAN





10 Eylül, 2025

KONYA YAZ AKŞAMI SOHBETLERİ





KONYA YAZ AKŞAMI SOHBETLERİ
 
Kadim dostum, usta gazeteci Kemal Soylu’nun, Konya Olay TV’de yayımlanan “Konya yaz akşamı sohbetleri” isimli programına konuk olduğum bölüm dün akşam yayımlandı, tabii ki süreye sığamadık ama önemli mevzulara satır açmayı başarmışız.



Şehrin deneyimli gazetecisi karşımda olunca konu konuyu açtı. Hatırlama/hatırlatma seansına dönüşen programda gördük ki eski Konya’dan geriye pek bir şey bırakmamışız. Belleklerimizde yer eden hatıralar da bir gün bizimle beraber gidecek ve geriye belki de bunları konuşan Konyalı kalmayacak. Bizim bugün tasvip etmediklerimizin özleminde olan bir başka nesil yerimizi aldığında bizler çoktan…




 
Haydi geçmiş olsun Konyalı; hani bir laf vardır bilirsiniz, “… yerine yata git” derler, başındaki kelimeyi de siz koyun canım, bunu nasıl olsa bilirsiniz… (Bilemeyenlerin kulağına bir gün fısıldarım!)
 
Programı izlemek isteyenler için link:
 
https://www.youtube.com/live/YpCqLa-4xF0?si=3Ee8rCStDzZ4wCBq
 
TAHİR SAKMAN


09 Eylül, 2025

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 37 MENTEŞELİ


MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 37 MENTEŞELİ 
 
Yıl 1917...Birinci Dünya savaşının en acımasız biçimde sürdüğü soğuk karlı bir kış gününde Konya’dayız... Hava soğuk mu soğuk. Sanki cephelerde devrilen yiğitlerin, Anadolu uşağının, Anadolu Türk’ünün makus talihini, kuru ayaz tez elden ulaştırırcasına gül benizleri bıçak gibi kesmede… Her evden bir asker, bazen iki, üç asker cephede vatan için kan veriyor, can veriyor ama toprak vermiyor; ta ki kanıyla sulamadan!.. Her evden bir gazi! Her evden bir şehit! Ama kızların, gelinlerin, anaların başı hiçbir zaman öne düşmüyor. Hepsinin dilinde bir ortak temenni, bir tılsımlı söz, bir dua; vatan sağ olsun!..
 
Günlerden Cuma… Uluırmak Ali Hoca Mahallesi Maraş Sokak’ta, iki katlı ahşap, çıkartmalı tipik bir Konya evinde, hummalı bir faaliyet göze çarpmakta. Ufak tefek; elli beş yaşlarında bir kadın, gelen misafirlere yer gösterip, izzet ve ikramda bulunuyor. Bir taraftan da ortada oynamakta olan torununu göz ucuyla devamlı kontrol ediyor. Nasıl etmesin ki! Oğlu Alişan’ın emanetiydi O! Emanetti ya! Alişan önce eniştesi Mahmut ile Balkan Harbi’ne gitmişti. Sağ salim dönmesine dönmüştü ama eniştesi Mahmut şahadet şerbetini içerek toprağa düşmüştü. Balkan Harbi dönüşü çok geçmemiş, bu sefer babası Ahmet Ağa ile kardeşi Rahmi ile birlikte Şam Cephesi’ne gönderilmişti.
 
Üç sene olmuştu gideli; üç sene... Alişan giderken bir buçuk yaşındaydı oğlu oysa şimdi dört buçuk yaşındaydı. Babasını görse tanıyabilecek miydi? Babası, dedesi, amcası cepheden dönebilecekler miydi? Gözleri bir an dolar gibi oldu, hemen torunu Abidin’i bağrına bastı. Oysa minik Abidin bir şeyden habersiz, gözlerinde bir soru işaretiyle ninesine bakıyordu... Kadın hemen kendini toparladı ve kutsal bir söz terennüm eder gibi mırıldandı; “Vatan sağ olsun!..”
 
Bu kadın “Uzun Kızların Alime” idi... Kısaca Alim(e) Hoca!.. Hocaydı ya! Anadolu kadının özgürlüğünü, iradesini, çalışkanlığını ve başarısını kanıtlarcasına meşhur Hoca Zeynel Abidin’den yıllarca ders almış, okumuş, okumuştu. Hem zaten torununa da hocasının ismini vermemiş miydi? Zeynel Abidin Hoca’dan icazet alıp kadınlara vaaz etmekteydi. Doğmaca söylediği ilahileri dillerde dolanıyordu. O Cuma da buz tutan kalpler, kürem kürem Alim Hoca’nın evine, feyz ve umuttan nasiplerine düşeni almaya gelmişlerdi.
 
Alim Hoca kadınlara sabretmelerini, Allah’tan ümit kesmemelerini öğütledi, Kur’an-ı Kerim’den cihatla ilgili ayetler okudu, onları tefsir etti...
 
Vaazın sonunda dua ettiler. Cephede yokluklarla savaşan Türk askeri için zafer dilediler. Zaten biliyorlardı ki Allah’ın yardımı Türk Ordusu’na er geç ulaşacaktı…
 
Biliyorlardı ki şehitler cennetteydi. Geride kalanlara sabır dilediler. Biliyorlardı ki şehitlere öldü denmezdi; dullara, öksüzlere başın sağ olsun demediler; vatan sağ olsun dediler.
 
Bütün kadınların kalbi sanki Alim Hoca’nın kalbiyle kenetlenmiş gibiydi. Hasretten, ayrılıktan inleyen gönülleri, Alim Hoca’nın her “vatan sağ olsun” temennisiyle bir teselli, bir umut, bir amin duygusu kaplıyordu...
Dua bitti fakat Alim Hoca coşmuştu. Kadınlara has ince berrak sesiyle, yanık yanık, gönlüne o anda doğuveren bir ilahi okumaya başladı;
 
Kadir Mevla’m defterime bak derse
Yerle göğün arasına çık derse
Cürmü isyan günahıma çok derse
Eyvah bana yazık bana vay bana
 
Aklar düştü benim siyah saçıma
Ben ağlarım günahıma suçuma
Koyacaklar kara toprak içine
Eyvah bana yazık bana vay bana
 
Kadir Mevla’m Arafat’a varırsa
Yüzüm kara beni anda görürse
Beratımı sol elime verirse
Eyvah bana yazık bana vay bana
 
İlahisini bitirince kadınlar ısrar ettiler tekrar okudu. Bir daha, bir daha okudu. Ta ki bütün kadınlar ezberleyip kendisine eşlik edene kadar.
 
Daha sonra herkes cüzünü çıkardı. Alim Hoca bütün kadınları tek tek okuttu. Bu arada vakit ikindiyi bulmuştu. Seccadeler serildi, Alim Hocanın imamlığında ikindi namazını kıldılar.
 
Namazdan sonra hanımlar Alim Hoca’nın elini öpüp hayır duasını aldıktan sonra izin isteyip ayrıldılar. Misafirlerini uğurlayan Alim Hoca, kocası Ahmet Ağa’nın emaneti olan kuşları yemledikten sonra, çıkartmalı odaya çıkıp, pencerenin önüne oturdu. Gün son ışığını da çekmek için acele ederken, sulu sepen (sepken) kar atıştırmaya başlamıştı.
 
Alim Hoca’nın içinde garip, anlayamadığı bir sıkıntı vardı. Rahat edemedi orada. Kalktı, bahçe tarafındaki pencerenin önüne adeta çöktü. Kar çevreyi yorgan gibi sarmıştı. Toprağın altındakileri düşündü bir an… Acaba kendi kocasını bir daha görebilecek miydi? Ya oğulları Alişan ile Rahmi’yi? Kim bilir şimdi neredeydiler. Minik Abidin ninesinin hareketlerini garip garip seyrederken, Alim Hoca torununu bağrına bastı. Hüzünlü gözlerinde bir damla kocası için, bir damla oğulları için yaş birikirken kendini toparladı. Yan bahçede maltızı söndürmeye uğraşan komşuları “Menteşeliyi” gördü. Derdini döküp rahatlamak istedi, pencereyi açtı, seslendi, seslendi! Dalga dalga kabaran duygularını Uşşak makamında dile getirdi:
 
Menteşeli Menteşeli
Deli oldum aşka düşeli
Üç yıl oldu yâr gideli
Kaldım evlerde yalınız
 
Derviş olsam giysem hırka
Kimsem yok ki versem arka
Gönderdiler Şam’a Şark’a
Çekilmez derdim yalınız
 
Evleri var içli dışlı
Çelenleri hüma kuşlu
Kalbim ağlar gözüm yaşlı
Kaldım evlerde yalınız
 
Evleri var yüksek bodam
Nerde kaldı benim kocam
Ak sakallı garip babam
Çekilmez derdim yalınız
 
Loras’tan bir bulut ağdı
Sulu sepen karlar yağdı
Yolcularım hanlarda kaldı
Kaldım evlerde yalınız
 
Asker yolu ikidir iki
Giydikleri potin teki
Benim guzum gelmez mi ki
Kaldım evlerde yalınız
 
İbrişimin telden midir
Muhabbetin candan mıdır
Bu ayrılık senden midir
Kaldım evlerde yalınız
 
Komşusu Menteşeliye derdini döken Alim Hoca, biraz rahatlar gibi olmuştu ama bu çok uzun sürmedi. Oğlu Alişan’ın künyesi, şehit annesi olduğunu müjdeleyerek geldi. Ardından gelini bu acıya dayanamadı, Alişan’ının yanına uçtu. Tek tesellisi, kocası Ahmet Ağa’nın ve diğer oğlu Rahmi’nin cepheden sağ salim dönmüş olmasıydı. Fakat bu sefer Anadolu işgal edildi. Alim Hoca kudretli hatipliğiyle milli uyanışa yardımcı oldu. Anadolu kadını, şahsında bayraklaştı ve vatanın kurtulduğunu gördü. Öksüz ve yetim torunu Abidin’i sevgi ve şefkat kanatları altına alarak hoşgörü ile yetiştirdi. Torununun cura, ut, cümbüş çalmasına ses çıkarmadı, hatta teşvik etti. Oğlunu ve damadını verdi, fakat vatanını vermedi, vatanın sağ olduğunu görerek huzur içinde Hakk’a yürüdü.
 
Uluırmak Mezarlığı’na defnedilen Alim Hoca’nın mezar taşının olmaması nedeniyle, kesin ölüm tarihini bulamadık. Ancak kaynak kişilerin ifadesiyle 1943 yılında 83 yaşında öldüğünü tespit ettik. Dolayısı ile doğum tarihini 1860 olarak tahmin ettiğimiz Alim Hoca’ya rahmet dilerken, bugün hayatta olan torunu udi Abidin Özlüoğlu’na uzun ömürler temenni ediyoruz. (2001 yılında Konya Oturakları isimli kitabımda bu öykü yayımlandığı zaman Abidin Amca hayattaydı sonra onu da kaybettik, ruhu şad olsun.)  
 
TAHİR SAKMAN
Abidin Özlüoğlu...

Soldan sağa; Abidin Özlüoğlu, Mazhar Sakman...

Soldan sağa; Muhtemelen Cavit Ünyaylar, Vahit Bülbül, Mazhar Sakman, Karkınlı Kara, Abidin Özlüoğlu...



 
 


08 Eylül, 2025

ZIKKIM FESTİVALİ

 


ZIKKIM FESTİVALİ
 
Seni anlamakta çok zorlanıyorum şehir...
 
Aslında seni değil; şehirlileri, belki de sonradan Konyalıları...
 
Şehrin her yerine afişler asıyorsunuz, mitingler yapıyorsunuz ya sonra?
 
Bir karar verin artık, bir öyle bir böyle olmuyor!
 
Belki de muhafazakâr olan bir yerel yönetim, böyle bir şey yapmanın zamanının olmadığının farkına varamadı!
 
Ya siz? Tamam anladık aç kalamazsınız, yemek zorundasınız ama... astığınız sloganlar vardı ya hani her trafik ışıklarında yapıştırdığınız, onlar yalan mıydı?
 
Kıtlıktan mı çıktınız, açlıktan kırılmış gibi festival alanına hücum ederek tıkınırken, astığınız afişler aklınıza gelip yüzünüz kızarmadı mı?
 
Zıkkım da bir yiyecektir...
 
Organizasyona diyeceğim yok, iyi çalışılmış... Ama diyorum ki harcadığınız milyonları Gazze'de açlıktan ölmek üzere olan çocuklara yollasaydınız, daha çok piar yapmaz mıydınız?
 
Kursağınızdan nasıl geçti... Gazze'de bir halk yok ediliyor, çocuklar... mini minnacık çocukların feryadını duysaydınız en azından...
 
O çocukların yanı başında bombalar patlarken, bizler balon patlatmakla uğraşıyoruz...
 
Ben muhafazakâr değilim; insanım ve yüreğim elvermiyor, abluka altında, toprakları işgal edilen ve yok edilmek üzere olan bir halk varken, şehrimde... anladınız siz onu...
 
Öncesi de anlamayanlar içindi zaten...
 
TAHİR SAKMAN

07 Eylül, 2025

TÜRKÜLERİN OKUNDUKÇA YAŞARSIN









TÜRKÜLERİN OKUNDUKÇA YAŞARSIN
 
31 yıl önce bugün ebediyete uğurlamıştık, sevgili babacığım Mazhar Sakman’ı…
 
Konya oturaklarının “sarı oğlanı” sanki hiç ölmemiş gibi türküleriyle hayatta… her okunan türküde ruhunun şad olduğunu, kulağının Konya semalarında yankılanan türkülerde olduğunu biliyorum…




 
Hem alaylı hem mektepli yanınla şehrin türkü kültürüne çok hizmet ettin ve karşılığında hiçbir şey beklemedin; istediğin tek şey türkülerimizin geleceğe doğru intikal etmesiydi…
 
Notalarını yazdın, gelenekten geleceğe, kaynaktan radyoya, televizyonlara, arşivlere yüzyıl önce okunan haliyle girmesi için çok emek sarf ettin… Vefatından 31 yıl sonra hâlâ senin okuduğun türküler şehir kültürüne renk katıyor.




 
Konya divan ayağına, Âşık Şem’i’nin sözlerini döşeyerek okuduğun Konya Methiyesi şehri anlatan bir eser olarak da geleceğe intikal etmiştir. “Fırın üstünde fırın” ve diğer türkülerimiz her okunduğunda eşlik ettiğini, “aklım çıkıvıracak” dediğini duyar gibiyim…
 
Ruhun şad olsun, türkülerimiz yaşadıkça 12 telliyle özdeşleşen ismin daima anılacaktır… Türkülerin okundukça ölmeyeceksin biliyorum sevgili babacığım…
 
TAHİR SAKMAN
 

05 Eylül, 2025

İNSANLIK AĞARMAZ


 

İNSANLIK AĞARMAZ
 
Yıllar önce gitmiştim Kudüs’e…
 
Enteresan bir enerji var orada sizi karşılayan… Kutsal kitaplarda sözü geçen topraklara ayak basmanın farklı duygu yansımalarına şahit oluyorsunuz ve tabii ki ezilen, toprakları işgal edilen bir halkın çığlığı içinizi parçalıyor…
 
Hele ki çocuklar…
 
Ah o çocuklar ki attıkları taşlara kalkan olacak bir madde henüz icat edilmedi…
 
Tabii bir de oralarda şehit olan dedelerimiz geliyor aklımıza… İngilizlerle bir olup sırtımızdan hançerlendiğimiz…
 
Filistin bizim davamız değildir ama… Filistin bir insanlık davasıdır; modern dünyanın gözü önünde soykırıma tabi tutulan, açlığa mahkum edilen bir halk… Elbette mazlumdur…
 
El Halil’de, evlerine gitmek için turnikeden geçen bir halk, Gazze’de utanç duvarı ki şimdi artık Gazze diye de bir yer yok!
 
Okul çıkışında mini minnacık çocukların attıkları taşlar, modern dünyanın bombalarından daha derin iz bırakmıştı bende ve bu şiiri söylemiştim, içim yanarak…
 
İnsanlık ağarmaz demiştim ve ağarmadı insanlık; şimdi aç bırakarak silahlarıyla yapamadıklarını yapıyorlar…
 
Okullar açılırken… Filistinli çocukların ellerinde artık taş da kalmadı çünkü hepsi açlıkla pençeleşiyorlar…
 
İnsanlık ağarmadı; tam tersi emperyal emeller açığa çıktı…  
 
 
İNSANLIK AĞARMAZ
 
-filistinli çocuklara-
 
el aksa ağarır gün ağarmaz
harem’de sabah yoktur
filistin sürgündür kendine
 
ve çocuklar ebabil kuşları
yürekleri büyük
taşları daha da büyük
ağır mı ağır yüreğimde
batı şeria’da el halil’de gazze’de
çocuk taşlar duadır/ gökyüzünde
 
duvarların ardında saklı
insanlık kan revan
utançtır esarettir umutlar yasaklı
filistinli yaşamak keskin bir bıçak
ağır müslümanlar ağır uykularda
oysa güvercindir çocuklar uyumaz
özgürlük türküsüdür yalın ayak
hasretle titreşen derin sularda
 
kubbet-üs sahra ağarır
insanlık ağarmaz
muallak taşı gibi duygular ayakta
 
bir mermi ilişir gözüme
adresi belli değil
bir silah patlar
insanlık öldü mü ne
 
ezanlar ağarır gün ağarmaz
özgürlüktür barıştır yükselir yücelerde
filistinli çocukların erişeceği yerde
 
TAHİR SAKMAN
 

04 Eylül, 2025

DİMEDİ DİMEYİN ETLEKMEK ÇARPACAK SİZİ!


 Muhterem Nevin Halıcı Hocam hatırlattı, 4 yıl önce paylaşmıştım... ne etli ekmek eskir ne bizim etli ekmek sevdamız:


DİMEDİ DİMEYİN ETLEKMEK ÇARPACAK SİZİ!


Efendim dün etli ekmekten bahsettik ya, nasıl yenildiğini elbette Konyalılar bilir ama bilmeyenler için yazmakta fayda görüyorum:


Bu konuyu sakın hafife alıp da sulandırmayalım lütfen; çünkü etli ekmek biz Konyalılar için bir yaşam biçimidir; düğünlerimizde özellikle sünnetlerde, cenazemizde hep o vardır…


Sanırsınız ki etli ekmek olmazsa cenaze ortada kalacak veya sünnetçi yarım kesecek! (Ama rahmetli kokuyu alır da kalkar gelirse ona ben karışmam!) Sağdıçların da baş yemeğidir etli etmek yani damat etli ekmek yemezse takatsiz kalabilir!

Şimdi lokantalarda çatalla yemek, etli ekmeğe yapılan ağır bir tacizdir. Etli ekmek hazretlerini elinizle bölerek yiyeceksiniz hatta makbul olan öyle tabakta değil eski bir gazetenin üzerine serip yemektir.

Şimdi bir de bize iftira itmeyin okumuyorlar diye; etlekmek yirken her satırını okuruz valla!

Etli ekmeğin ruhu şad olsun istiyorsanız yanında şalgam, kola değil ayran içebilirsiniz. Unutmadan; etli ekmeğe limon sıkılmaz, siz gidin, o limonu aklınıza sıkın!

Baştan alıyorum:

Şimdi etli ekmeği fırından alır almaz mümkünse hiç kestirmeden gazeteye sarıyorsunuz sonra uçarak bizim fakirhaneye geliyorsunuz. Şayet yolu bulamazsanız Kültür Park’ın çimenleri üzerine veya Üçler Mezarlığı’nın duvarının dibine oturup (hastaneye yakın bir yer de olabilir; çünkü adabıyla yemezseniz ilk yardım kolay olur) özenle besmeleler çekerek, iki elinizle koparıp yiyorsunuz. (Beni çağırmazsanız vallahi hakkım kalır!)

Etli ekmeğin yanına üzüm… şimdi Hatıp’ın dimnit üzümlerinin tam zamanı, nasıl gider bir bilseniz? (Kenan Abim hatırlattı; Çumra'nın divleği hele gaşşık gavunu olursa aliyyül âlâ olur.)

Yazın; biber közlemesi, domates, kışın; yeşil soğan veya turp… Bunun haricindeki söğüşlerin hepsi geçersizdir ve etli ekmeğin yanında yeri yoktur. Maydanozu bir tutam serpebilirsiniz.

Bakın Gonyalılar; böyle yimeyenleri görüyorum ve çok üzülüyorum! Etlekmeğe zulüm itmekten vazgeçin! Böyle devam iderseniz, vallaha etlekmek çarpacak sizi, dimedi dimeyin! Benden dimesi…

Şimdi bu kadar lafın üstüne bir şiir söylemezsek; Nevin Halıcı bu yanda, öte yanda da vallaha bu etlekmek, iki yakamdan tutar da sonra hesabını veremem!

ETLİ EKMEK


Canım çekti yine bugün
Aklım aldın etli ekmek
Fırınlarda sıra mı var
Nerde kaldın etli ekmek


Kaburgadan etin kardım
Domatesle biber sardım
Azıcık da soğan yardım
Sanki baldın etli ekmek


Zırh altında sildim seni
Okşayarak dildim seni
Benden önce bildim seni
Aşka geldin etli ekmek


Mayalanıp dinlendin mi
Şu Konya’da ünlendin mi
Koltuklarda inledin mi
Yerken güldün etli ekmek


İlla bir buçuk olmalı
Yanına ayran dolmalı
Nazikçe elle bölmeli
Hep hayaldin etli ekmek


Küreklere verdim seni
Ateşlere sardım seni
Gazeteye serdim seni
Düne daldın etli ekmek


Yalan oldu her şey yalan
Bir rüyadır şimdi olan
İhtişamlı dünden kalan
Bir masaldın etli ekmek


Sanmayınız cefalıyım
Yiyenlere vefalıyım
Etli ekmek kafalıyım
Şimdi bildin etli ekmek


TAHİR SAKMAN