YAŞAM SEVGİYLE BAŞLAR

25 Mart, 2026

BİR SAAT BİR HAYATTIR


 

BİR SAAT BİR HAYATTIR
 
Şair Ataol Behramoğlu “bebeklerin ulusu yok” diyor… Çarpıcı bir biçimde doğru diyor…
 
Bebeklerin ulusu yok ya saatlerin? Saatlerin de ulusu yok çünkü zaman her yerde aynı akıyor; tıpkı Latince bir deyimde olduğu gibi “Tempus Fugile” zaman uçar… Geriye anılarla birlikte saatleriniz de kalır hatta anılarınız silinse de saatler yaşamlarını bir şekilde sürdürmeyi başarırlar…
 
Zamanı saate bağlıyoruz… aslında saatler; o, hepsi birer mühendislik harikası olan sanat eseri ve insanın yaptığı en önemli mekanik olan saatler, zamanı sadece ölçmezler; onlara ve ona bağlı yaşamlarını sürdüren bizlere de “ayar” verirler…
 
Tıpkı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde söylediği gibi: “Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır... Bu da gösterir ki zaman ve mekân, insanla mevcuttur…”  
 
Yine bir müzayede ve yine sevgiye teslim olmaya hazır bir saat… İstanbul'da internetten canlı yayın yapıyorlar, güvenilir ve dürüst esnaflar: "Antika Deposu, Güngören Antik..." Hollandalı ama zamanın evrenselliğinde yüzen bir can, tik tak sesleriyle yeniden can bulmak istiyor… Kargodan geldiğinde sadece sarkacı yok sanmıştım ama…




Tulumba mandalının vidası yerinden çıkınca olanlar olmuş. Zemberek tüm gücüyle boşanırken tulumba göbeğini inanılmaz bir şekilde eğmiş. Yan çarkını fenerinden ayırmış, saniye çarkının ucunu kırdıktan sonra…






 
Hazin türkülerin ortasında yapayalnız kalmış bir can gibi yüzüme bakıyor…
 
İyi ki hâlâ zanaatkârlarımız var… Kırılan çarkın göbeğini delip yeniden mil takan bir kuyumcumuz var, Fatih Çarşısı’nda, Aydın Usta… Fenerinden ayrılan yan çarkı sarı kaynağıyla sabitledikten sonra tulumba göbeğinin eğikliğini de kısmen düzeltmek için tesviye ettim.





 
Komple bir temizlikten sonra montajını yaptım, merhem sürdüm, yaralarını sardım… Aramızda dostluktan bir köprü çoktan kurulmuştu. Çalışacağı ânı bekliyordu heyecanla ve tabii ki ben de…
 








Sırada sarkaç vardı… Yer çekimiyle ayarlanan bu saatin sarkacının uzunluğu kadar ağırlığı da zaman tutması açısından önemliydi… 1950 yılında üretilen ve haftada bir kurulması gereken bu “Orfac” markalı saatin sarkacı için atölyemdeki parçaların içinde küçük bir ses duydum…
 
Saat sarkacının top kısmıydı… Geriye bağlantı parçası kalmıştı onu da Mustafa Ayçiçek, hani "Ayçiçek Antik" diye ismini duyduğunuz genç kardeşim, lazerle keserek yaptı. Bir sarı mile yiv açtıktan ve o mile bağlantı parçasını perçinledikten sonra bendeki top kısmını da monte edince işlem tamamlanmıştı…



 
Mustafa, çekirdekten yetişme bir saatçi değil, öğrenci ve bilgisayar okuyor… Ama merak işte… Azimle masa saatlerini ve duvar saatlerine can vermek için atölyesinde çalışıyor. Kendisine “saatçi” diyemem ama kendisini bu hızla geliştirmeye devam ederse yakın bir zamanda masa ve duvar saatlerinde “usta” olmaması için bir neden yok. (Mustafa için bir gün ayrı bir yazı yazmalıyım.)



 
Şimdi karşılıklı dans ediyoruz bu Hollandalıyla… Zarif çizgileri; bir zamanları, bulutların üzerinde gezdiği zamanları hatırlatıyor… Tik tak eşliğinde bu dans ne kadar sürer bilinmez ama en azından ben yaşadıkça dansımız sürecek…








 
Zaman uçar ve zaman uçtukça biz de saatlerle birlikte uçup gidiyoruz. Çarklar, tulumbalar, vidalar, yaylar, zemberekler, pandüller, çarklar… çarkların, dişlilerin arasında bir hayatın birbiriyle nasıl uyumlu olduğunu gösteriyor. Hiçbir çark diğerini ezmiyor, zemberek onca gücüne rağmen kendini kurma mandalıyla frenliyor ve gücünü yok etmek için değil; zamanı var etmek için kullanıyor.
 
Bu tam bir iş birliğidir; yaşam için… Hayatımız gibi; bir saat bir hayattır…
 
TAHİR SAKMAN
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumlarınız kişisel haklara ve yasalara uygun olmalıdır, yorumlarınızdan dolayı sorumlu olacağınızı lütfen unutmayınız.