BİR SAAT BİR HAYATTIR

BİR SAAT BİR HAYATTIR
Şair Ataol Behramoğlu “bebeklerin ulusu yok” diyor… Çarpıcı
bir biçimde doğru diyor…
Bebeklerin ulusu yok ya saatlerin? Saatlerin de ulusu
yok çünkü zaman her yerde aynı akıyor; tıpkı Latince bir deyimde olduğu gibi “Tempus
Fugile” zaman uçar… Geriye anılarla birlikte saatleriniz de kalır hatta
anılarınız silinse de saatler yaşamlarını bir şekilde sürdürmeyi başarırlar…
Zamanı saate bağlıyoruz… aslında saatler; o, hepsi
birer mühendislik harikası olan sanat eseri ve insanın yaptığı en önemli
mekanik olan saatler, zamanı sadece ölçmezler; onlara ve ona bağlı yaşamlarını
sürdüren bizlere de “ayar” verirler…
Tıpkı, Ahmet
Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde söylediği gibi: “Saatin
kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır... Bu da gösterir ki zaman ve mekân,
insanla mevcuttur…”
Yine bir müzayede ve yine sevgiye teslim olmaya hazır bir
saat… İstanbul'da internetten canlı yayın yapıyorlar, güvenilir ve dürüst esnaflar: "Antika Deposu, Güngören Antik..." Hollandalı ama zamanın evrenselliğinde yüzen bir can, tik tak sesleriyle
yeniden can bulmak istiyor… Kargodan geldiğinde sadece sarkacı yok sanmıştım
ama…
Tulumba mandalının vidası yerinden çıkınca olanlar
olmuş. Zemberek tüm gücüyle boşanırken tulumba göbeğini inanılmaz bir şekilde
eğmiş. Yan çarkını fenerinden ayırmış, saniye çarkının ucunu kırdıktan sonra…
Hazin türkülerin ortasında yapayalnız kalmış bir can
gibi yüzüme bakıyor…
İyi ki hâlâ zanaatkârlarımız var… Kırılan çarkın göbeğini
delip yeniden mil takan bir kuyumcumuz var, Fatih Çarşısı’nda, Aydın Usta… Fenerinden
ayrılan yan çarkı sarı kaynağıyla sabitledikten sonra tulumba göbeğinin
eğikliğini de kısmen düzeltmek için tesviye ettim.
Komple bir temizlikten sonra montajını yaptım, merhem
sürdüm, yaralarını sardım… Aramızda dostluktan bir köprü çoktan kurulmuştu.
Çalışacağı ânı bekliyordu heyecanla ve tabii ki ben de…
Sırada sarkaç vardı… Yer çekimiyle ayarlanan bu saatin
sarkacının uzunluğu kadar ağırlığı da zaman tutması açısından önemliydi… 1950
yılında üretilen ve haftada bir kurulması gereken bu “Orfac” markalı saatin
sarkacı için atölyemdeki parçaların içinde küçük bir ses duydum…
Saat sarkacının top kısmıydı… Geriye bağlantı parçası
kalmıştı onu da Mustafa Ayçiçek, hani "Ayçiçek Antik" diye ismini duyduğunuz genç
kardeşim, lazerle keserek yaptı. Bir sarı mile yiv açtıktan ve o mile
bağlantı parçasını perçinledikten sonra bendeki top kısmını da monte edince işlem
tamamlanmıştı…
Mustafa, çekirdekten yetişme bir saatçi değil, öğrenci
ve bilgisayar okuyor… Ama merak işte… Azimle masa saatlerini ve duvar saatlerine
can vermek için atölyesinde çalışıyor. Kendisine “saatçi” diyemem ama kendisini
bu hızla geliştirmeye devam ederse yakın bir zamanda masa ve duvar saatlerinde “usta”
olmaması için bir neden yok. (Mustafa için bir gün ayrı bir yazı yazmalıyım.)
Şimdi karşılıklı dans ediyoruz bu Hollandalıyla… Zarif
çizgileri; bir zamanları, bulutların üzerinde gezdiği zamanları hatırlatıyor… Tik
tak eşliğinde bu dans ne kadar sürer bilinmez ama en azından ben yaşadıkça
dansımız sürecek…
Zaman uçar ve zaman uçtukça biz de saatlerle birlikte
uçup gidiyoruz. Çarklar, tulumbalar, vidalar, yaylar, zemberekler, pandüller,
çarklar… çarkların, dişlilerin arasında bir hayatın birbiriyle nasıl uyumlu
olduğunu gösteriyor. Hiçbir çark diğerini ezmiyor, zemberek onca gücüne rağmen
kendini kurma mandalıyla frenliyor ve gücünü yok etmek için değil; zamanı var
etmek için kullanıyor.
Bu tam bir iş birliğidir; yaşam için… Hayatımız gibi;
bir saat bir hayattır…
TAHİR SAKMAN
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorumlarınız kişisel haklara ve yasalara uygun olmalıdır, yorumlarınızdan dolayı sorumlu olacağınızı lütfen unutmayınız.