YAŞAM SEVGİYLE BAŞLAR

22 Ocak, 2026

GAZETECİ


 

GAZETECİ

 
80’li yıllardan itibaren Konya basınının içindeyim…
 
Şiirle başlayan bir dostluktu bizimki… Merhum İbrahim Sur ağabeyimizin sınırsız destekleriyle araştırma inceleme yazılarım daha sonra günlük köşe yazılarına dönüştü… Uzun yıllar haftanın beş günü köşe yazdım. Hafta sonları ise gezip dolaştığımız dağların yazılarını kaleme aldım. Şehrimizdeki gazetecilerin en önemli isimlerinden Rıdvan Bülbül ağabeyimizle köşe komşusu olarak onurlandım. Bu arada da belediyelerin basın toplantılarını takip etmeyi hiç ihmal etmedim…
 
Özellikle, Yeni Meram gazetesi benim için üslubumu geliştirdiğim yer olması nedeniyle benim için bir yazın okulu olmuştur. İbrahim Sur’un yanı sıra merhum Yalçın Bahçıvan’a da teşekkür etmeliyim; çünkü o dönemde gazeteler, gazete gibi çıkıyordu oldukça etkinlikleri vardı…
 
Şiir köşeleri en çok okunan yerleriydi gazetelerin… Yeni Meram gazetesinin şiir köşesini Recep Hüner yönetiyordu sonra radyocu oldu… Şiirimizin yayımlandığı günler, 5-10 gazete almak boynumuza bir borç gibiydi… O dönemlerde Kemal Soylu, genç yaşına rağmen gerçekten gazetecilik yapan önemli bir isimdi ki şimdi hâlâ öyledir. Sevgili Murat Dönmez de o dönemlerde tanıdığım gazetecilerdendi…
 
Muhtar Bedir abimiz vardı bir de… Doğuştan kulağı duymazdı, dolayısıyla konuşamazdı ama (çok enteresan) konserleri takip eder, yazılar yazardı, rahmet olsun…





 
Yeni Meram, Yeni Gazete, Konya Postası, Yeni Konya, Anadolu Manşet gibi etkin gazetelerde yıllarca yazdım. Anadolu Manşet gazetesinde genel yayın koordinatörlüğü yaptım ki inanılmaz keyif aldığım bir dönemdi. Merhum Sabri Altun gazeteyi bana emanet etmişti. Tam yetkiliydim. Genel yayın yönetmenliği, yazı işleri müdürlüğü teklif etti ama ben mütevazı olmasını istedim ve genel yayın koordinatörü olarak devam ettim. Unvanın benim için bir önemi yoktu; önemli olan yaptığım işti…
 
Elimden fotoğraf makinesi hiç düşmedi. Hazır bültenlere hiç itibar etmedim, yeri geldi bir günde, 5-6 basın toplantısını haberleştirdim. Günün 24 saati çalıştım.
 
Gazetecilik; dünyanın en zor mesleklerinden bir tanesidir. Dostunuz asla olmaz; yaptığınız haberler bugün dünyanın en iyi haberi bile olsa yarın yeni bir haber yapmak zorundasınızdır. Bugün dünyanın en iyi gazetecisi olsanız yarın yine sıfırdan başlarsınız. Eğer bu heyecan ve gözü peklik içinizde yoksa asla yapamazsınız…Bu aynı zamanda bir bakış meselesidir; herkes bakar ama gazeteci haberi görür, eleştirel bir gözünüz yoksa yapamazsınız.
 
Gazetecilik bir anlamda da muhalif olmak demektir. Gazetecilik tarafsızlık değildir; halkın yanında, iyinin, doğrunun, dürüstlüğün yanında taraf olmak, onların haklarını savunmaktır.
 
50 yıla yakın zaman diliminde çok şey yazdım… Yaptığım haberleri tabii ki beğenmeyenler oldu ki bunlar benim meslekteki nişanelerimdir…
 
“Başka haber bulamadın mı?” Haberin dokunduğu insanların ilk cümlesiydi… İsimlerini de asla vermezler ama telefonda veryansın etmeyi bilirler sadece… Yalan haber hiç yapmadım ama “her doğruyu söylemek doğru değildir” sözünü çok yaşadım….
 
Yalakalık da yapmadım… Bilakis yeri geldi çok sert yazılar yazdım… O dönemler başkaydı…
 
2000 yılıydı… “Basın özendirme” yarışmasında, haber-röportaj dalında yılın en iyisi seçilmiştim…
 
O yıllarda Türbe Caddesi’ndeki saatçi dükkânım, şehirdeki kültür adamlarının, gazetecilerin buluşma noktası gibiydi. Şairler, yazarlar, araştırmacılar, akademisyenler hafta sonları mutlaka uğrarlardı… Merhum Yalçın Dikilitaş da bendenize destek veren önemli gazetecilerden bir tanesiydi, rahmet olsun… Yine merhum Seyit Küçükbezirci ağabeyimin bendeki yeri çok başkaydı… Onunla ortak noktalarımız oldukça fazlaydı. Bana, köşe yazılarımdaki dobralığım nedeniyle “Deli Tahir” derdi… Bir de "komünist Tahir" diyenler varmış o dönemlerde ama ben bunu uzun yıllar sonra öğrenecektim... Meğerse komünistmişim ama benim haberim yoktu!
 
Uğur Özteke’nin, Konya Gazeteciler Cemiyeti başkanı olduğu dönemlerde cemiyete üyeydim… Sonra çıkarılmışım, nedenini bir türlü öğrenemedim… Basın Konseyi kuruldu, ona üye olmuştum o da kendini feshetti…
 
Bunca emeğe ve kendimi kanıtlamama rağmen asla “ben gazeteciyim” demedim. Çekirdekten yetişen gerçek gazeteci insanlara saygısızlık olarak gördüm belki ama matbaa kokusunu tatmamış, haber yetiştirmenin ne olduğunu bilmeyen de gazeteciyim diye gezmesin… Hazır basın bültenlerini alıp veyahut ajansların haberlerine takla attırıp yazmak gazetecilik değildir. Gazeteci; hiç kimsenin karşısında eğilmez, düğme iliklemez…
 
Benim için önemli olan ürettiklerimdi… İnsanlar ürettikleriyle konuşmalılar…
 
Şimdi bakıyorum herkes gazeteci…
 
Konya Büyükşehir Belediyesi zaman zaman özellikle kültürel konulardaki basın toplantılarına telefonla arayarak davet ediyor. Hatırlanmak tabii ki güzel… Dünkü toplantıya katılmayı çok istememe rağmen yoğun diş ağrısı nedeniyle katılamadım ama basın bültenini okuyup değerlendirme yapmayı düşünüyorum.
 
Gazeteci kimsenin dostu değildir… O, kamuoyu adına hesap soran insandır, kamuoyu oluşturan insandır… Basın, 4. kuvvettir…
 
Tetikçilik yapmak da gazetecilik değildir… Herkesle aranız iyiyse… bir daha düşünün derim…
 
TAHİR SAKMAN
 
 


21 Ocak, 2026

TÜRK MUCİZESİ VEYA HAL-İ PÜR MELÂLİMİZ

 

 
 TÜRK MUCİZESİ VEYA HAL-İ PÜR MELÂLİMİZ


“Sizi bilmiyorum” diyemem; çünkü görünen köy kılavuz istemiyor…
 
Çarşı, pazar, market üçgeninde boğuluyoruz… Nefes almak hangi bahara kaldı dersiniz veya şöyle sormak daha mantıklı; nefes alacağımız bir Türkiye’yi, eski günlerdeki Türkiye’yi bir daha görebilecek miyiz?
 
Çok uzak değil; 10 yıl önce pazarda 100 lira harcamanız mümkün değildi; şimdi ise… facia boyutlarına vardı iş; o altın gibi kıymetli olan 1 liraların esamesi bile okunmuyor… Pazarda alacağınız pek çok sebze meyvenin kilosu uçmuş… neredeyse yüz liranın altında bir şey yok! Her gün, her şeye zam yapılıyor; nasılsa arayan soran yok… Devir fırsatçının devri sanki…
 
Marketle, pazarla da bitmiyor iş, bunun kirası var, çocukların eğitimi, okulu, kılık kıyafeti… Haydi elektriği kıstınız, suyu mahalle çeşmesinden hallettiniz ya doğal gazı ne yapacaksınız?
 
Sinema, tiyatro, konser, gazete, kitap… Sormaya cesaretim yok, üzgünüm… Tatil desem hepten ayıp olacak…
 
Sabah kalkıyor mesela… Bak takdir ediyorum; 65 yaş üzeri için otobüs bedava… Bedava otobüse biniyor, Kapı Camisi’nin etrafında veya Kültür Park’ın banklarında vakit öldürüyor, cebinde belki de bir çay parası yok… İkindi üzeri ekmek büfesinden ucuz ekmek alıyor (ekmeğin fiyatını da takdir ediyorum) sonra yine bedava otobüse binip evin yolunu tutuyor… Hayatından memnun değil (belki) ama buraya kadar ötesi yok; çünkü soru soracak bir kültür edinmemiş.   
 
Şikâyet etmiyor, soru sormuyor, bir talebi yok… Avrupalı akranları dünyayı gezerken… galiba arıza bizde… veyahut bunun adı “Türk mucizesi” olmalı…
 
Ahlaki çöküntü ise dibin de dibinde… Saygı, sevgi, hoşgörü gitmiş yerine, intikam, taciz, kan gelmiş…
 
15 yaşındaki çocuğun cebinde bıçağın işi ne?
 
Evdeki pompalı tüfeği alıp…
 
Çocuklar bunlara nasıl kolayca erişebiliyor? Kullanmayı nereden biliyorlar? Bana, bu yaşta, elime silah verseniz kullanmayı beceremem, bu çocuklara kim öğretiyorsa, sorumlu da elbette onlar olmalıdır. Eğer cezai ehliyetleri yoksa velisi de mi yok? Ebeveynlerinden hesap sorulamaz mı? Çocuklarına sahip çıkmayan ailelerin vebalini, toplum değerlerine saygılı insanlar mı çekecek?
 
Toplum kurallarına uymayan çocukların ebeveynleri sorumlu tutulmalıdır… “Saldım çayıra, Mevlâ kayıra” anlayışı kesinlikle yıkılmalıdır. 


Sevgi dolu, çelebi meşrepli insanlarımıza ne oldu? “Efendilik” yeniden başımızın tacı olabilecek mi? Korkmadan yürüyebileceğim sokağımı bana kim geri verecek?
 
Ne yaptınız şehrime?

 
TAHİR SAKMAN
 
 
 
 
 
 


19 Ocak, 2026

HER YERDE KAR YOK!





 

HER YERDE KAR YOK!

 
Çocukluktan çıkmaya başladığımız yıllarda ünlü şarkıcı Adamo Türkçe okumuştu: “Her yerde kar var…”
 
Keşke hep öyle olsaydı:
 
Bütün ülkeye yağan kar, bu yıl nedense Konya’ya yağmıyor…
 
Şurada burnumuzun dibini, Akyokuş’u geçince beyaz örtü içinizi ısıtırken, şehir çıplak, kuru, ayaz… Çok değil 5 yıl önce, 19 Aralık 2021 tarihinde inanılmaz bir kar yağmıştı; 24 saati geçen yağış şehirdeki ağaçların kırılmasına yol açmıştı. Bendeniz de çıkıp Kültür Park’ta kar keyfi yapmış ve bir video çekmiştim…
 
Yine böyle bir kar yağmasını bekliyoruz, içimizin ısınması için başka bir seçeneğimiz yok. Bahara sevinçli, yaza mutlu ve bereket dolu girmenin yolu kardan geçiyor…
 
Dileklerimiz kar ve yağmurun bol olması üzerine…
 
TAHİR SAKMAN
 
 
 
 
 

18 Ocak, 2026

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 51 EŞMEKAYA’NIN KAVAKLARI GÖLGELİ


MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 51 EŞMEKAYA’NIN KAVAKLARI GÖLGELİ
 
Konya oturaklarının vazgeçilmez türküleri arasında yer alan bu eser serbest usullü kısımlarıyla dikkat çekiyor. Mazhar Sakman’ın otantik tavrıyla kayıtlarımızın arasında yer alan türkünün metni de yine Mazhar Sakman’ın okuyuşu şekliyle şöyle:
 
EŞMEGAYA’NIN GAVAKLARI GÖLGELİ
 
(Yâr yâr ey) Eşmegaya’nın (da) gavakları gölgeli (yâr yâr ey)
                   Yel vurdukça denizleri (deryaları) dalgalı (aman aman) (2)
(Aman)        Bugün (de) efelerin başı gavgalı (yâr yâr ey)
                                    Beyleri beyleri (vay anam) Eşmegaya beyleri (aman aman)
                                   Benleri aklıma düştükçe yitiriyom evleri (aman aman)
 
(Yâr yâr ey) Karşıdan geliyor bir buhur deve (yâr yâr ey)
                   Ağzında yandağı (belâlım) yer geve geve (aman aman) (2)
 (Aman)       Gız Mevlâ’yı seversen gel bizim eve (yâr yâr ey)
                                   Benleri benleri (vay anam) Zarife’nin benleri (aman aman)
                                   Benleri aklıma düştükçe şaşırıyom evleri (aman aman)
 
(Yâr yâr ey)  Karşıdan geliyor üş beş kır atlı (yâr yâr ey)
                   İçinizde var mı Hacı Osman Bey adlı (aman aman)
     (Aman)    Nazlı yârimin cilvesi pek tatlı (yâr yâr ey)
                                    Beyleri beyleri (vay anam) Eşmegaya beyleri (aman aman)
                                   Benleri aklıma düştükçe ağlarım geceleri (aman aman)
 
Bugün Aksaray ilinin Eskil ilçesine bağlı bir belde olan Eşmekaya, eskiden Konya’ya bağlıymış ve kavakları kadar zengin hovarda beyleriyle de meşhurmuş... Konya’nın Meram’dan sonra ikinci bir mesiresi gibi, Konya’dan kalkıp gelen hovardalar, Eşmekaya beylerinin himayesinde günlerce süren oturaklar düzenlerlermiş.
 
Bin dokuz yüzlü yıllarda “Hacı Osman Bey” adlı bir Eşmekaya beyinin maiyetinde “Benli Zarife” adıyla tanınan çok güzel bir oyuncu kadın varmış... Türkü ona yakılmış (Kaynak: Mazhar Sakman). Mazhar Sakman’ın türkü defterinde yukarıdaki nakarat ek olarak şu nakarat yazılıdır;
 
       Evlerim evlerim hanay yüksek evlerim
       Hanay yüksek evlerimde deli gönlüm eğlerim


https://www.youtube.com/@tahirsakman-Konya


https://youtu.be/xvu3tj1EtrU?si=WejBYse9nC3NVT_x

 
TAHİR SAKMAN
 
 
 


17 Ocak, 2026

ATATÜRK’E SÖZ VERDİK!


 

ATATÜRK’E SÖZ VERDİK!
 
Biz Atatürk’e söz vermişiz…
 
“Onu görmesek de" diyemem çünkü biliyoruz ki o ve kahraman silah arkadaşları olmasaydı bugün asla özgür olamayacaktık…
 
Eserlerini görmekten öte yaşıyoruz: Cumhuriyetin tüm kurumlarıyla, vatanın her karışında, bayrağımızın dalgalandığı her yerde onun ismi, onun resmi yüreğimizdedir…
 
Ben, yolumu Atatürk ilke ve inkılaplarına göre çizdim ve bu rotadan asla şaşmayacağım.


Aslında bu yolu; Yüce Önderim Atatürk çizmiştir  ve kıyamete dek baki kalacaktır…
 
Tabii bu demek değildir ki 1930’ların dünyasına hapsolacağız; bilakis, tam aksine, uygarlığın gerektirdiği çağın donanımlarıyla daima ileriye; Türk Ulusunun bekası için kimseden icazet almadan, tam bağımsız, özgür Türkiye için çalışacağız.
 
Bu ülkede ezan dinmemişse, bayrak inmemişse, bunu Kuvayı Milliye’ye ve Cumhuriyetin kurucu kadrolarına borçlu olduğumuzu asla unutmayız.
 
Ulu Önderimiz Atatürk, yüce bir fikir olarak aramızda yaşamaktadır.
 
Biz, her baktığımız yerde onu ve silah arkadaşlarının eserlerini görmekle, her an onurlanıyoruz…  
 
O, Türk’ün atasıdır… Türklüğü yeniden ayağa kaldırmış, kurduğu devlete, Türk ismini vermiştir. Türk’ün olması gereken yeri göstermiştir.
 
Bizler Atatürk’e söz verdik; kurduğu Cumhuriyeti ilelebet yaşatmak boynumuzun borcudur…
 
TAHİR SAKMAN






 
 
 

16 Ocak, 2026

ÖLÜM GİBİ BİR ŞEY


 

ÖLÜM GİBİ BİR ŞEY


Konya kültüründe yaprak dökümü sürüyor…


Hayat; gerçeğini çok çarpıcı bir şekilde suratlarımıza çarpmaya devam ediyor. “Ne zaman unutsam adını/Ölüm gelir vurur tokadını” demiştim…


Ölüm; sürekli tokadını vururken… bir başka şiirimde de “ne çok ölüyoruz” demiştim… Ölümden miydi korkularımız yoksa yalnız ve bilinmez bir yolculuğa çıkmanın korkusu muydu bu?


Sonuçta, yalnızlaşıyoruz…


Onu ilk tanığımda, çocuk yaşlarımdan yeni yeni çıktığım yıllardı… 70’li yıllarda babamın Tevkifiye Caddesi’ndeki mütevazı saatçi dükkânına gelirdi. Gepegenç bir avukattı ve iş yerimizin karşısında bulunan Dedeler Hanı’nda büro açmıştı. Konya Kültür ve Turizm Derneği’nde Feyzi Halıcı’nın sohbetlerine de katılırdı.


İyi bir hukukçuydu ama bizler onun hukuk yönünden ziyade kitaplarıyla tanımaya başladık… Şiirleriyle ve düşünce kitaplarıyla ismini kalplerimize kazıdı… O şair kimliğini hiçbir zaman ön plana çıkarmayı istemedi, kendini hep gizledi… İşin hep mutfağında kalmayı tercih etti. Gençlere yol gösterdi, evindeki eşsiz kütüphanesinin kapılarını onlara açtı, yazar adaylarına rehberlik etti…


Uzun bir ömürdü… ama hangi ömür uzun olabilirdi ki? Şehir kültürüne kazandırdığı kitaplarla ölümsüzlüğün kapılarını aralamayı başarmış, sessiz ama vakur duruşlu bir can olarak gönüllerde yer etti… 82 yıllık ömründe okumaktan, çok okumaktan gözleri yorulmuştu; önce gözlerini bıraktı sonra bedenini…


Bugün Ali Uğur Gündem ağabeyimizi ebediyete uğurladık…


Şiirlerini kalbimize gömmedik; onları gökyüzünün saf bulutlarına emanet ederken, şehir yine aynı umursamaz tavırlarıyla savruluyordu…


Ali Uğur Gündem abimiz “Yorgun Ümitler” isimli kitabında seslenirken:


BİR ŞEY
 
Bu da bitti hatıralar
Dumanında seni saklar
Tutar nabzını gecenin
Gelir kanar gider kanar
 
Artık bitti her şey
Bir soru ki hayat
Ölüm gibi bir şey
 
Sanki şiirle son sözünü söylüyordu…


Ölüm gibi bir şey… Hayat; ölüm gibi bir şey işte…


TAHİR SAKMAN




 

“GİR AĞLA ÇIK AĞLA” KONYA

 


“GİR AĞLA ÇIK AĞLA” KONYA


Şimdi ağlama zamanı…

Yaşadığım ve sevdiğim şehrin mütedeyyin, muhafazakâr halkının önemli bir özelliği vardır… Cebine dokunmayacaksın…

Kim bu şehrin halkının cebine dokunursa kaybeder…

Sessiz sedasız gelen elektrik, su, doğal gaz faturaları can yakarken… Üstüne bir de emlak vergilerinin yüzde 500‘e varan artışı, tuz biberin de ötesine geçerek halkın canını acıtmıştır…

Doğal gaza ve elektriğe yapılan zamdan haberimiz yoktu ve nedenlerinin ne olduğu hakkında da hiçbir açıklama yok… Allah için sudan haberliyiz; zamlar ortalama üç ayda bir otomatiğe bağlandı…

Ve bir açıklama geldi ki evlere şenlik…

Barajlar kurumuş, şehre su vermek için yüzün üzerinde kuyu kazılmış ve bu kuyuların 84 adedi şehir içindeymiş… Sözü Ankara Belediyesi’ne getirip bak biz yaptık diyorlar… ama şehrin 84 yerinden oyulduğu gerçeğini de göz ardı ediyorlar.

Geçen haberlerde okumuştum; şehre 30 km mesafede obruk oluşmuş… Peki sizin açtığınız bu kuyular yarın bir obruk oluşumuna sebep olursa? Ovadaki çöküntülerden de ders alınmadığı görülüyor…

Yeraltı sularını çekmenin bir başka tehlikesi de sürekli görmezden geliniyor. Rezerv sularının yerine gelmesi 150 yıl sürüyormuş…
 
Bunu yapacağınıza tasarruf çağrıları yapsanız, kesintiler dahil tedbirler alsanız olmaz mı?


Bunu yapmıyorlar ama şehrin altına kuyular kazıyorlar, ne derece doğru… İlgili kuruluşlardan bir tavır almasını ve halka açıklama yapmasını bekliyoruz…

Emlak vergilerine gelince… Emekli maaşlarına, memur maaşlarına, asgari ücrete yüzde 500’e varan zam yapıldı da siz de ona dayanarak, enflasyon budur diye mi yaptınız? Vatandaşlar mevcut vergileri ödemekte zorlanırken, bunu nasıl ödeyecek hiç düşündünüz mü?

Konyalının cebine dokunursanız kaybedersiniz…

Mesele siyaset üstü… Böyle bir zam nerede görülmüş ki? Umarım halkın sesine kulak kapatılmaz ve zamlar geri alınır…

Değilse; “gir ağla, çık ağla” Konya…

TAHİR SAKMAN
 


15 Ocak, 2026

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 50 ELMALARIN YONGASI



MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 50 ELMALARIN YONGASI

Bu eski kayıtta; Mazhar Sakman çalıp söylerken kendisine udi Cenap kendi ile kanuni Kazım Büyükşalvarcı eşlik ediyor.


https://www.youtube.com/@tahirsakman-Konya


https://youtu.be/8TusGIJwdDc?si=nImmnjd_kXcjY-Aa


TAHİR SAKMAN





GELDİ İSMET (PAŞA) GİTTİ CEHALET


GELDİ İSMET (PAŞA) GİTTİ CEHALET


Yani böyle bir lafa ne denir? Gaflet mi cehalet mi?


Sayesinde meclisinde oturduğunuz… eğer o insanlar; o meclisin kurulması ve yurdun selamete çıkması için kelle koltukta… hani seçim meydanlarında değil; savaş meydanlarında, yeri geldiği zaman göğüs göğse süngüyle mücadele ederek…


İki meydan muharebesi kazanarak “Türk’ün makus talihini yenmiş”, kulağının duyarlılığını yitirmiş, yetmemiş; Lozan’da bu ülkenin tapusunu yedi düvele rağmen kazandırmış bir kahramana kalkmışınız “geldi İsmet, gitti kısmet” diyebiliyorsunuz… Pes yani!


O İsmet gelmeseydi… Bugün siz o koltukta oturamazdınız dahası ne bayrağımız dalgalanırdı ne ezanımız okunurdu… İsterseniz kendinizi, “İsmet” diyerek her türlü nezaketten uzak hitap ettiğinizi sandığınız kişiyle bir kıyaslayın…


Bakın, İsmet değil; o, milletin “İsmet Paşa”sıdır, soyadını kazandığı iki büyük meydan muharebesinden almıştır, o İsmet İnönü’dür… Lozan’da dehası, sabrı ve kararlı duruşuyla Lozan’ın yani ülkemizin de mimarıdır.


Bir taraftan da tersine okumaya çalıştım…


İsmet Paşa geldiği zaman doğrudur; kimilerinin kısmeti kıyamete dek kesilmiştir.


Mesela kapitülasyonların, imtiyazların, din baronlarının, din tüccarlarının; halkın yüce duygularını istismar ederek onların sırtından geçinen asalakların elbette ki kısmeti kesilmiştir.





Bu konuda yerden göğe kadar hakkınız var beyim; vallahi de haklısınız billahi de…


İsmet Paşa’yla istiklalimiz gelmiştir, Türk aydınlanmasının önü açılmış, ülkemiz yedi düvele rağmen kazandığı özgürlüğünü, sanayi ve tarımda yapılan atılımlarla, çiftçilikten başka iş bilmeyen Anadolu insanının ticaret ve sanayi alanlarında önü açılarak kurulan fabrikalarda, Türk yükselmesine öncülük etmiştir…


Bu yüzden size kızamıyorum; kimlerin kısmetinin gittiğini bu vesileyle hatırlattığınız için belki de size teşekkür etmeliyim…


Geldi İsmet (Paşa) gitti cehalet… Minnettarız…


TAHİR SAKMAN
 
 

 

 

13 Ocak, 2026

TAKKELİ'DE KAR SESİ


 

TAKKELİ'DE KAR SESİ
 
Bugün öğleden sonra “Takkeli’de karın sesini duyunca” Altınapa Barajına doğru yollandım…
 
İyi ki de gitmişim… Hani ne zamandır özlediğimiz karı gördüm; Akyokuş’u geçip baraja yaklaşırken kar atıştırmaya başladı, zaten önceden yağmış ve her tarafı temiz, tertemiz beyaz bir örtüyle kaplamıştı… Konya kent merkezine yağmayan kar, buraları az da olsa örtmüştü…

 
Çocuklar gibi sevindim… Sadece ben de değildim sevinen; arabalarıyla gelen birkaç aile, çocuklarıyla kardan adam yapıp çoktan kar topu oynamaya bile başlamışlardı…
 
Umarım bu yağışlar az da olsa baraja bir can suyu olur; çünkü buna çok ihtiyacımız var…




 
Konya’ya kuş uçuşu 10 dakikalık bir mesafeye yağan kar nedense bu sene şehir merkezini sürekli teğet geçiyor. Bir kar yağsa; belki doğal gaza ödediğimiz… sahi sizin de şikâyetiniz vardı değil mi?
 
Bütün bir şehir şimdi feryat figan; kimisi doğal gazdan kimisi elektrikten, sudan… ama vatandaşların gerekçeleri asla sudan değil… Dikkate alınır mı?...
 
Bir de emlak vergileri var… Aşırı artışların olduğu söyleniyor… şahsen ben bakmaya korktuğum için bakamadım…
 
Asgari ücret, emekli maaşları, hayat pahalılığı, enflasyon vs. vs. … Liste uzadıkça uzuyor.
 
Bir kar yağsa hepsini unutup, sokağa çıkacağım, kar topu atacağım; halkın sesine kulak kapatan kim varsa…




 
Eskiden kış günlerinde kar küreyicileri olurdu; ellerinde fırın küreğine benzeyen küreklerle, toprak damlara çıkar karları kürerlerdi… Küremezseniz ne olur? Toprak, çorak toprakla kaplı damlar, karlar erimeye başlayınca “esnaf dükkânı, akmazsa damlar” sözü gereği damlamaya başlardı. Tabii bir de bu kerpiç evlerin karın ağırlığını çekemeyip çökmesi gibi bir tehlike de söz konusu olurdu. Çözümü basitti, karları küremek…
 
Kürenen karlar… Eski Konya fotoğraflarında görmüşünüzdür; evlerin boyuna kadar yükselen karların ortasında bir patika gibi yol açıp ilerlemeye çalışan Konyalıları… Aslında o kadar kar yağmıyordu ama damlardan kürenen karlar nedeniyle yığınlar oluşuyordu.




 
Bolluk ve bereket zamanlarıymış… Yemek destanı… Konyalı Şerife Hanım, Konyalıların taktığı isimle “Bülbül Hoca” geldi aklıma, rahmet olsun… Yemek Destanı’nda şöyle sesleniyor:
 
/Bihamdülillâh yedik nimet ve nanı
Bizim zamanımız bolluk zamanı/
 
Destanın mısraları arasında mı kalacak bu “bolluk zamanı?”
 
Öğleden sonra Altınapa Barajı ve etrafını beyaza bürüyen kar, akşamüzeri Konya’ya ulaştı… Ben bu yazıyı yazarken zaman zaman savrulan kar taneleri aslında buğday başaklarının müjdecisi…
 
Bizim gördüğümüz bu bolluk zamanlarını, gelecek kuşakların da görmesi ve tek dileğimizin kar tanelerinin arasında yitip gitmemesi, tek umudumuz…
 
Şehir beyaza bürünürken, umutlarımızı gelecek için hep diri tutuyorum…
TAHİR SAKMAN
 

 



12 Ocak, 2026

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 49 SÜPÜRGESİ YONCADAN


MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 49 SÜPÜRGESİ YONCADAN

Konya oturaklarında çalıp söylenen bu zarif türkünün o dönemlerde Konya'ya bağlı bir ilçe olan Karaman'da çok çalınıp söylendiği ve bir Karaman türküsü olduğu merhum Mazhar Sakman tarafından sıkça dile getirilirdi.


https://www.youtube.com/@tahirsakman-Konya


TAHİR SAKMAN

10 Ocak, 2026

SALINCAKTAKİ KIZ

 

SALINCAKTAKİ KIZ
 
Çıraklık dönemlerinde ben de onunla sallanırdım; gamsız kedersiz…
 
O sallandıkça, ona dokunmak için mutlaka bir bahane bulurdum. Merhum babam Mazhar Sakman, her seferinde çalıştığı tezgâhtan başını kaldırır gözündeki pertavsızı çıkarmadan bana bakardı. Bir şey demezdi ama “ben kuş uçurma” dediğini anlardım.
 
Buradaki kuş, işine bak anlamındaydı. Değilse “kuş vardı da uçurmadık mı” deme şansım yoktu; çünkü guguklu saatlerdeki kuşları çoktan uçurmuştum…





 
O kadar gamsızdı ki sanki dünyayı salıncağın ucuna takmış sallanıyordu. Oldukça neşeli bir kızdı; gece gündüz, yaz kış, yağmurda karda asla sallanmaktan vazgeçmiyordu. Nasıl sallandığını en sonunda çözmüştüm; kurmak gerekiyordu. O sallandıkça zemberek boşalıyordu ama tükenen ömürler oluyordu…
 
Keşke, babamın Tevkifiye Caddesi’ndeki o merdiven altındaki dükkânda hep çırak olarak kalsaydım… Çok mutlu günlerimdi, ne vardı da büyüdük sanki!
 
O sallanan kıza bakıp ne hikâyeler kurmuştum… Lambadan çıkan cin… yok, istemem ama uyuyan bir prenses olsaydı… Sallandıkça uyanırdı belki…




 
Sonra çevremizde sarraflar çoğaldıkça; onlar çoğaldıkça bizler, zanaatkârlar azaldık… Onlar kadar kira ödememiz mümkün değildi. Bir eylül ayında, hazan mevsiminde dükkânı boşaltmak zorunda bırakıldık. Size bu hüznü anlatamam, tarifi yok… O hengâmede nereye kaçtı bilmiyorum sanki hikâyeden kaçan başrol oyuncusu gibi sır oldu…
 
O dükkândan sonra babamın bedenini bırakmasından ve bendenizin de birkaç dükkân değiştirmesinden; İstanbul Caddesi’nde bir yıl sonra Türbe Caddesi’nde geçen uzun uzun yıllardan sonra (tam tamına 22 yıl) pilli saatlerin yaygınlaşmasıyla, yıllardır ekmek yediğim mesleğimi, saatçiliği bırakmaya karar vermiştim.
 
Bu kaçıncı hüzündü; yine bir başka eylül hüznünde dükkânımı boşaltırken, o sallanan kız çıkageldi…
 
Belli ki saatini yitirmişti sallanmıyordu ama hâlâ hayat doluydu. Tozlanmıştı. Uzun zamandır sallanmadığı her halinden belli oluyordu. Dükkânı boşaltmanın hüznü, yerini eski bir dosta kavuşmanın heyecanına bırakmıştı…
 
O, salıncaktaki kız bende hâlâ duruyor: eski zaman masallarından efsunlarla gelen bir hatıranın izlerini taşıyor. İkimizden başka bir tanığı yok bu dostluğun… Ben ölünce o sallanmasa da o günlerin anısını yaşatmaya devam edecek…
 
Geçtiğimiz günlerde bir benzeri, internette yapılan bir mezatta karşıma çıktı…
 
Bir kanadı kırık bir kuş gibiydi; ilgiye ve sevgiye muhtaç bir haldeydi. Bu tamir değildi; eski bir dosta yıllar sonra rastlayıp hal hatır sormak, yaralarını sarmak, acılarını paylaşmak gibiydi.




 
Ve şimdi oyuncağına hasret kalmış çocuk sevinçleriyle, çalışma odamı sallanarak şenlendiriyor…  Aslında onunla ben sallanıyorum:
 
Bu dünyanın gelmişine geçmişine…
 
TAHİR SAKMAN




07 Ocak, 2026

TÜRKÜ SÖYLEMEYİ HAK ETMELİ İNSAN


TÜRKÜ SÖYLEMEYİ HAK ETMELİ İNSAN
 
 
Hani zaman zaman dilimize takılan türküler olur; bazen istemsiz bir şekilde bazen de yüreğimizden kopan bir sesle söylemeye çalışırız…
 
O türküleri sizlerden önce yüreklerinde hisseden ve yıllarını o türküleri çalıp söylemek için harcayan insanlar vardır. O insanlar ki kendilerini türkülerin yanık ezgileri içerisine saklarlar. Söyledikleri türküler aslında kendilerinin yaşam biçimidir. Onlar türkülerle ölümsüzlük kapısını aralamış insanlardır.



 
Geçmişten günümüze lütfedilen bir altın zincir gibi olan bu ustalar, altın halkaların bitmemesi için çabalarlar; el verirler el alırlar, yeni kuşaklara dünün seslerini yansıtırken o heyecanı içlerinde hissetmemeleri mümkün mü?
 
Bu insanlardan bir tanesi de… sizler tanıyorsunuz zaten Nuri Cennet ağabeyimizdir… O ilerlemiş yaşına rağmen türkülerimizi yanık ve gür sesiyle tıpkı ustalarından el aldığı gibi, onlardan öğrendiği gibi hâlâ okuyor…




 
84 yaşına merdiven dayamasına rağmen hâlâ o, kırk yılı aşkın bir süredir tanıdığım Cennet abi; aynı özü sözü tok, tabiri caizse taşı gediğine koyan, söyleyeceğini kısa yoldan söyleyiveren… 
 
Ah Cennet abi, senin gibi insanların, senin gibi Konyalıların nesli çoktan tükenmek üzere… 


Bana, yüreğinden çığ gibi düşen, Hakk aşkıyla yanan yüreğinden kopup gelen duygularla kaleme aldığı iki tane şiirini emanet etti, onları da önümüzdeki günlerde yayımlayacağım.

 
Dün Cennet abiyle biraz sohbet ettik, tabii ki türküler, Konya türküleri üzerine… Birlikte üzüldük, Konya türkülerini Konya ağzı yerine, Abdal ağzıyla veya “Angara” ağzıyla, Kırşehir ağzıyla okumaya yeltenenleri duymanın verdiği hüzünle… Öz be öz bir Konya türküsü olan İnce Çayır’ı bile “Angara’nın tren yolu” diye okumaya çalışanlara hayıflandık…



 
Oysa türkülerimizin hafızaları hâlâ aramızda varken, bunca imkâna rağmen bir Konya diskografisi yapamamanın ayıbı mı desem yoksa bilinçli ihmali mi? Karar sizin… Hepimizin bu konuda yapabileceğimiz çok şey varken… Hepimiz kabahatliyiz…




Sonra kalktık bir başka ustanın ziyaretine gittik. Muammer Ezder ağabeyimiz 94 yaşında dev bir çınar… Konya divan sazının önemli ustası Mazhar Sakman’ın yanında en çok çalanlardan… Yıllar önce kendisiyle, 2013 yılında, Anadolu Manşet gazetesinde çalıştığım dönemde “Güneşi doğdurduğumuz zamanlar” başlıklı bir söyleşi yapmıştım ayrıca birçok oturakta sazını dinleme fırsatım olmuştu…



 
Tertemiz bir can… Konya oturaklarının işret ortamlarında asla içki içmemiş… hatta sigara içmemiş, bunu muhterem eşi Ayten Hanım ki o da 87 yaşında, doğruluyor “tertemiz bir insan” diyor…
 
Ayten Hanım, Ankara’dan Konya’ya gelin geldiğinde 16 yaşında olduğunu söylüyor. Dile kolay 71 yıldır müzisyen bir eşin yanında bir ömür, mutlu… Ayten Hanım, çok hareketli, cevval oldukça güler yüzlü, hayat dolu…



 
İki müzisyen bir araya gelince… Cennet abi zaten bahane arıyor ve yanık sesiyle önce türkü sonra ilahi okuyor ve bana da kaydetmek kalıyor…
 
Konyalılara da kendi değerlerine sahip çıkmamanın aslında ecdadımızın sesine sahip çıkmamak olduğunun bile farkında olmayarak yaşamak kalıyor…
 
Dilindeki o türküyü söylemeye ne kadar hakkı varsa…


Fotoğraflar, Tahir Sakman Koleksiyonu:
1-Soldan sağa; Tahir Sakman, Muharrem Ezder, Nuri Cennet
2-Video; Nuri Cennet Konya Methiyesi.
3-Muharrem Ezder muhterem eşi Ayten Hanım’la.
4-Nuri Cennet, Muharrem Ezder ve eşi Ayten Hanım.
5-Video; Nuri Cennet Fırın üstünde fırın
6-199 yılından bir hatıra, soldan sağa; Abdullah Baldan, Ali Korkal, Nuri Cennet, Tahir Sakman, Prof. Ali Osman Öztürk. Ön sırada; Muharrem Ezder, Yasin Bağcı.
7-Nuri Cennet
8- Yaklaşık 1965’li yıllarda Konya Kitaplık Salonunda yapılan bir Konya Gecesi’nden hatıra. Soldan sağa ayaktakiler: Tataroğlu Mehmet Gülgen (Keman), Rahmi Konak (Ritim), Muharrem Ezder (Divan Saz). Oturanlar: Tepeköylü Mevlüt Belgen (Kanun), Mustafa Kazanova (Ut)
 
TAHİR SAKMAN




 


05 Ocak, 2026

EFENDİ SERSERİLER

 


EFENDİ SERSERİLER
 
Yıllar, yılları kovalıyor…
 
Hem de ne kovalama… hızına yetişmek mümkün değil! Hele bir de 35’i devirmişseniz daha bir hızlanıyor sanki… Bunu en kolay şekliyle eski fotoğraflara bakınca daha iyi anlıyoruz…
 
Fotoğraftaki bendeniz… bendenizin 2000’li yılların başlarındaki hali… hızlı dönemlerimiz, Zafer’de fink attığımız dönemlerden… Saçlarım olabildiğince özgür ve asi… Hayata savrulurken asla ödün vermediğimiz günler ne kıyafetimiz ne düşüncelerimiz ne yaşam biçimlerimiz, hepsi de kendimize özgüydü…
 
Bir yanımız hep serseri kaldı, o günlerden hatıra…
 
Konya gibi kapalı bir toplum yapısından yetişen bir gençliktik biz ama aslında bizi büyüten hoşgörüydü; terbiyeydi, saygıydı, sevgiydi… Bizim serseriliğimiz kendimizeydi...
 
“Ne kaldı şimdiye” diye geriye bakmaya korkuyoruz…
 
Belki de bizler efendi serserilerin son temsileriydik… Konya sokakları bizleri tanırdı, ayak seslerimizden anlar, rüzgâra karışan saçlarımızın arasına yıldız düşürmek için yarışırdı…
 
Şimdi gençler daha farklı düşünüyor ve yaşıyor… Bizim dönemlerimizde de bizler, bizden öncekilerden farklı düşünüp farklı yaşıyorduk… belli ki bu bir döngü ama keşke hep ileriye evrilebilseydi…





 
“Konyalı Sokaklar” isimli şiirimde /bu sokaklar anamız/ demiştim, gerçekten öyleydi, sokaklar bize yol gösterirken efendiliği hiç terk etmemiştik, sokakların kestiği raconlarla büyüdük. Bizim sokaklarımız çiçek doluydu:
 
Çünkü, çiçekleri kalbimizde büyütüp, ay ışıklarında gözyaşlarımızla suluyorduk…
 
TAHİR SAKMAN
 
 

 

 

 



03 Ocak, 2026

ÇUVALDIZ MEVZULARI

 

ÇUVALDIZ MEVZULARI
 
Abi, vallahi şu çok bilmiş hallerinizden sıkıldım.
 
Dünyaya tek bir gözlükten bakan, her şeyi çözdüğünü sanan… üstüne üstlük bir de yol gösteren halleriniz vallahi de sıktı, billahi de…
 
Her şeye bir yanıtınız var bunu biliyoruz; kendinizi allame-i cihan sanan… insanları hep bir kategoriye sığdırmaya çalışan, üstelik bırakın kabul etmeyi farkında bile olamadığınız, hayatın; yaşamın gerçekleriyle yaşandığını size nasıl anlatmalı bilmem…
 
Ama biliyorum ki siz de haklısınız; çünkü en kolay yoldur bu yaptığınız, sallayın gitsin, alıcısı bol olur ucuz kahramanlıkların…
 
Sizin nasıl yaşadığınız beni asla ilgilendirmezken, siz, nasıl olur da birtakım dayatmalarla yaşam biçimleri üzerine önermelerde bulunursunuz?
 
Ülkenin ve ülke insanının hâli ortada… Anlattıklarınızın tam tersi yaşanırken, hiç sesiniz çıkmıyor. Biraz diyorum şu çuvaldızı, kendinize bir batırsanız mı? Yaşadıklarımız, gördüklerimiz için iğne yetmiyor artık!..
 
TAHİR SAKMAN