YAŞAM SEVGİYLE BAŞLAR

07 Ocak, 2026

TÜRKÜ SÖYLEMEYİ HAK ETMELİ İNSAN


TÜRKÜ SÖYLEMEYİ HAK ETMELİ İNSAN
 
 
Hani zaman zaman dilimize takılan türküler olur; bazen istemsiz bir şekilde bazen de yüreğimizden kopan bir sesle söylemeye çalışırız…
 
O türküleri sizlerden önce yüreklerinde hisseden ve yıllarını o türküleri çalıp söylemek için harcayan insanlar vardır. O insanlar ki kendilerini türkülerin yanık ezgileri içerisine saklarlar. Söyledikleri türküler aslında kendilerinin yaşam biçimidir. Onlar türkülerle ölümsüzlük kapısını aralamış insanlardır.



 
Geçmişten günümüze lütfedilen bir altın zincir gibi olan bu ustalar, altın halkaların bitmemesi için çabalarlar; el verirler el alırlar, yeni kuşaklara dünün seslerini yansıtırken o heyecanı içlerinde hissetmemeleri mümkün mü?
 
Bu insanlardan bir tanesi de… sizler tanıyorsunuz zaten Nuri Cennet ağabeyimizdir… O ilerlemiş yaşına rağmen türkülerimizi yanık ve gür sesiyle tıpkı ustalarından el aldığı gibi, onlardan öğrendiği gibi hâlâ okuyor…




 
84 yaşına merdiven dayamasına rağmen hâlâ o, kırk yılı aşkın bir süredir tanıdığım Cennet abi; aynı özü sözü tok, tabiri caizse taşı gediğine koyan, söyleyeceğini kısa yoldan söyleyiveren… 
 
Ah Cennet abi, senin gibi insanların, senin gibi Konyalıların nesli çoktan tükenmek üzere… 


Bana, yüreğinden çığ gibi düşen, Hakk aşkıyla yanan yüreğinden kopup gelen duygularla kaleme aldığı iki tane şiirini emanet etti, onları da önümüzdeki günlerde yayımlayacağım.

 
Dün Cennet abiyle biraz sohbet ettik, tabii ki türküler, Konya türküleri üzerine… Birlikte üzüldük, Konya türkülerini Konya ağzı yerine, Abdal ağzıyla veya “Angara” ağzıyla, Kırşehir ağzıyla okumaya yeltenenleri duymanın verdiği hüzünle… Öz be öz bir Konya türküsü olan İnce Çayır’ı bile “Angara’nın tren yolu” diye okumaya çalışanlara hayıflandık…



 
Oysa türkülerimizin hafızaları hâlâ aramızda varken, bunca imkâna rağmen bir Konya diskografisi yapamamanın ayıbı mı desem yoksa bilinçli ihmali mi? Karar sizin… Hepimizin bu konuda yapabileceğimiz çok şey varken… Hepimiz kabahatliyiz…




Sonra kalktık bir başka ustanın ziyaretine gittik. Muammer Ezder ağabeyimiz 94 yaşında dev bir çınar… Konya divan sazının önemli ustası Mazhar Sakman’ın yanında en çok çalanlardan… Yıllar önce kendisiyle, 2013 yılında, Anadolu Manşet gazetesinde çalıştığım dönemde “Güneşi doğdurduğumuz zamanlar” başlıklı bir söyleşi yapmıştım ayrıca birçok oturakta sazını dinleme fırsatım olmuştu…



 
Tertemiz bir can… Konya oturaklarının işret ortamlarında asla içki içmemiş… hatta sigara içmemiş, bunu muhterem eşi Ayten Hanım ki o da 87 yaşında, doğruluyor “tertemiz bir insan” diyor…
 
Ayten Hanım, Ankara’dan Konya’ya gelin geldiğinde 16 yaşında olduğunu söylüyor. Dile kolay 71 yıldır müzisyen bir eşin yanında bir ömür, mutlu… Ayten Hanım, çok hareketli, cevval oldukça güler yüzlü, hayat dolu…



 
İki müzisyen bir araya gelince… Cennet abi zaten bahane arıyor ve yanık sesiyle önce türkü sonra ilahi okuyor ve bana da kaydetmek kalıyor…
 
Konyalılara da kendi değerlerine sahip çıkmamanın aslında ecdadımızın sesine sahip çıkmamak olduğunun bile farkında olmayarak yaşamak kalıyor…
 
Dilindeki o türküyü söylemeye ne kadar hakkı varsa…


Fotoğraflar, Tahir Sakman Koleksiyonu:
1-Soldan sağa; Tahir Sakman, Muharrem Ezder, Nuri Cennet
2-Video; Nuri Cennet Konya Methiyesi.
3-Muharrem Ezder muhterem eşi Ayten Hanım’la.
4-Nuri Cennet, Muharrem Ezder ve eşi Ayten Hanım.
5-Video; Nuri Cennet Fırın üstünde fırın
6-199 yılından bir hatıra, soldan sağa; Abdullah Baldan, Ali Korkal, Nuri Cennet, Tahir Sakman, Prof. Ali Osman Öztürk. Ön sırada; Muharrem Ezder, Yasin Bağcı.
7-Nuri Cennet
8- Yaklaşık 1965’li yıllarda Konya Kitaplık Salonunda yapılan bir Konya Gecesi’nden hatıra. Soldan sağa ayaktakiler: Tataroğlu Mehmet Gülgen (Keman), Rahmi Konak (Ritim), Muharrem Ezder (Divan Saz). Oturanlar: Tepeköylü Mevlüt Belgen (Kanun), Mustafa Kazanova (Ut)
 
TAHİR SAKMAN




 


05 Ocak, 2026

EFENDİ SERSERİLER

 


EFENDİ SERSERİLER
 
Yıllar, yılları kovalıyor…
 
Hem de ne kovalama… hızına yetişmek mümkün değil! Hele bir de 35’i devirmişseniz daha bir hızlanıyor sanki… Bunu en kolay şekliyle eski fotoğraflara bakınca daha iyi anlıyoruz…
 
Fotoğraftaki bendeniz… bendenizin 2000’li yılların başlarındaki hali… hızlı dönemlerimiz, Zafer’de fink attığımız dönemlerden… Saçlarım olabildiğince özgür ve asi… Hayata savrulurken asla ödün vermediğimiz günler ne kıyafetimiz ne düşüncelerimiz ne yaşam biçimlerimiz, hepsi de kendimize özgüydü…
 
Bir yanımız hep serseri kaldı, o günlerden hatıra…
 
Konya gibi kapalı bir toplum yapısından yetişen bir gençliktik biz ama aslında bizi büyüten hoşgörüydü; terbiyeydi, saygıydı, sevgiydi… Bizim serseriliğimiz kendimizeydi...
 
“Ne kaldı şimdiye” diye geriye bakmaya korkuyoruz…
 
Belki de bizler efendi serserilerin son temsileriydik… Konya sokakları bizleri tanırdı, ayak seslerimizden anlar, rüzgâra karışan saçlarımızın arasına yıldız düşürmek için yarışırdı…
 
Şimdi gençler daha farklı düşünüyor ve yaşıyor… Bizim dönemlerimizde de bizler, bizden öncekilerden farklı düşünüp farklı yaşıyorduk… belli ki bu bir döngü ama keşke hep ileriye evrilebilseydi…





 
“Konyalı Sokaklar” isimli şiirimde /bu sokaklar anamız/ demiştim, gerçekten öyleydi, sokaklar bize yol gösterirken efendiliği hiç terk etmemiştik, sokakların kestiği raconlarla büyüdük. Bizim sokaklarımız çiçek doluydu:
 
Çünkü, çiçekleri kalbimizde büyütüp, ay ışıklarında gözyaşlarımızla suluyorduk…
 
TAHİR SAKMAN
 
 

 

 

 



03 Ocak, 2026

ÇUVALDIZ MEVZULARI

 

ÇUVALDIZ MEVZULARI
 
Abi, vallahi şu çok bilmiş hallerinizden sıkıldım.
 
Dünyaya tek bir gözlükten bakan, her şeyi çözdüğünü sanan… üstüne üstlük bir de yol gösteren halleriniz vallahi de sıktı, billahi de…
 
Her şeye bir yanıtınız var bunu biliyoruz; kendinizi allame-i cihan sanan… insanları hep bir kategoriye sığdırmaya çalışan, üstelik bırakın kabul etmeyi farkında bile olamadığınız, hayatın; yaşamın gerçekleriyle yaşandığını size nasıl anlatmalı bilmem…
 
Ama biliyorum ki siz de haklısınız; çünkü en kolay yoldur bu yaptığınız, sallayın gitsin, alıcısı bol olur ucuz kahramanlıkların…
 
Sizin nasıl yaşadığınız beni asla ilgilendirmezken, siz, nasıl olur da birtakım dayatmalarla yaşam biçimleri üzerine önermelerde bulunursunuz?
 
Ülkenin ve ülke insanının hâli ortada… Anlattıklarınızın tam tersi yaşanırken, hiç sesiniz çıkmıyor. Biraz diyorum şu çuvaldızı, kendinize bir batırsanız mı? Yaşadıklarımız, gördüklerimiz için iğne yetmiyor artık!..
 
TAHİR SAKMAN





01 Ocak, 2026

YAZIYA GEÇ KALMAK

Yeni yıla girerken bendeniz...


YAZIYA GEÇ KALMAK
 
Aslında bu yazıyı geçtiğimiz yılın son gününde yazmam gerekirdi, bu yüzden geç kalınmış bir yazı demek daha uygun olacak!
 
Geçtiğimiz yıl, yazı hiç geç kalmadı; geç kalan bendim… özellikle yılın son aylarında biraz tembelliğe vurdum işi… Kimin umurundaysa artık!..
 
Sağlık nedeniyle bir ara versem de baktığım zaman sosyal medyada ve blog sayfamda 159 makale yayımlamışım. Bu beni çok şaşırttı; çünkü bir önceki yıla göre artış göstermiş yazılarım. (Bu arada blog sayfamda takipçi sayısı sadece 6, yazıyla da altı… Youtube kanalımdaysa baya iyi durumdayım(!) abone sayım 60’a yazıyla da altmışa ulaştı… Takılmıyorum desem de inanmayın baya bir takılıyorum haberiniz olsun!..
 
Uzun yıllardan sonra merhum babam Mazhar Sakman’ın vefatının üzerinden 30 yıl geçmesinden sonra ses kayıtlarının kaybolacağı endişesi taşıyarak yayımlamaya başladım. Kayıtların yayımı bittiği zaman bu benim belki de yaptığım en iyi iş olacak.
 
Yine hatıraların arasında dolanırken aslında anlattığım bir şehrin yaşam biçimiydi; her ne kadar şimdilerde bu yadırganıyorsa da bizim gibi zamana kafa atmaya çalışanların bir zamanlar yaşamlarıydı. Belki de gençlere garip gelen; hızlı yaşamın temposu içinde insanların nasıl mutlu ve toplumsal barış ve hoşgörü içinde yaşadıklarıydı. Bizler bunu başarmıştık; ta ki siyasiler musallat olana kadar…
 
Zamlar geçtiğimiz yıl hiç peşimizi bırakmadı doğal olarak(!) bu yılda da temposunu artırmasını bekliyoruz!..
 
Siyasetin gerginliği halka da yansımaya başladı; bunu, haberlerde görüp endişeyle izliyoruz. Ahlaki çöküntü ise zirvelerde dolanırken yeni yılda da yeni zirveleri zorlayacağını şimdiden söylemek kehanet değil…
 
Uzun süre siyasetten uzak yazmaya çalıştım “büyük cami, imam meselesi…” kimse bildiğinden şaşmıyor; üstelik herkes her şeyi öylesine biliyor ki yani Einstein gelse bizim yanımızda vallahi cahil kalır, adam strese girer!..
 
Önyargılar, baştan kabullenişler, öğrenilmiş cehalet sonra pudra şekeri mevzularına eklenen boğazdaki yalılarda ortaya çıkan cümbüşlü(!) geceler (siz anladınız) …
 
Ben muhafazakâr biri değilim ama gördüklerim, duyduklarım vallahi beni çoktan kat be kat aşar…
 
Sağlığım, çok şükür düzeldi, 2026 yılında bomba gibiyim. (Tabii bu patlayacağım anlamına gelmez.) Yeni yazılara, yeni araştırmalara, daha da önemlisi yeni düşüncelere açığım.
 
Hayatımın hiçbir döneminde “tamam, benim yolum bu” demedim, hep yeni yollar aradım, bulduğum zaman da hemen döndüm. Malum Mevlâna torunuyuz döneriz(!).
 
Tek kırmızı çizgim vardır o da Atatürk ilke ve inkılaplarıdır.
 
Bize bu vatanı emanet eden Atatürk ve kahraman silah arkadaşlarına, Cumhuriyetin kurucu kadrolarına laf ettirmem. Bu yüzden hatırını yıktıklarım varsa iyi ki ki yapmışım diyorum asla pişman olmam… Çünkü Cumhuriyetin nimetlerinden faydalanıp özgür yaşıyorsak, o insanlara minnet borcumuz hiçbir zaman tükenmeyecektir, bu gerçeği, üzerinden yüz yılı aşkın süre geçmesine rağmen hâlâ öğrenememişler için yapacağım pek başka bir şey yoktur. Her türlü etnik ve dinsel ayrımcılığa asla pirim vermem. Türk vatanı bir bütündür…
 
Bunun dışında şahsi (olduğunu çok sanmıyorum ama yine de) konulardan dolayı eğer kırdıklarım varsa onlardan özür dilemek borcumdur.
 
Bu yıl “Türkü Hazinesi Mazhar Sakman” ismiyle bir kitabım yayımlandı. Konya Büyükşehir Belediyesi yayımları arasında e-kitap formatında çıkan kitabı, Belediyenin internet sitesinden indirmeniz mümkün. Bir başka kuruma teklif ettiğim kitap ise önce olumlu bulunmasına rağmen sonra (sanırım istediğim 50 bin lira telif ücreti nedeniyle) başka gerekçeler öne sürülerek reddedildi, oysa şehrimizde bu konuda yapılmış ikinci bir çalışma yoktu.  Bir yemeğe milyon paralar ödeyen kurumların telif ücretine yaklaşımları şaşırtıcı olsa da beni yanıltmadı. Yazarken harcadığınız zaman ve bilgi birikiminiz hep göz ardı edilir nedense; çünkü yazarlar “taş kökü” yiyerek geçinebilirler(!) … Bu konuda Konya Büyükşehir Belediyesi yayımladığı kitapların telif ücretini ödeyerek öncülük yapıyor.
 
Bu yılda da yine bildiğiniz Tahir Sakman olarak yazmaya çalışacağım. Sanırım hayatımda yaptığım en iyi iş bu… bir gün, yazdıklarımın geleceğin araştırmacılarına kaynak olacağını bilmenin huzuru bana yetiyor.
 
“Olgunun halinden anlar mı ham
Sözü kısa kesmek gerektir vesselam”
 
diyor Hz. Pir… Onun sözünün üstüne söz söylemek ne haddimize:
 
Sağlıklı yıllarınız olsun…
 
TAHİR SAKMAN
 
 

 

31 Aralık, 2025

YENİ UMUTLARIN BAŞLANGICIDIR YILBAŞI


 

YENİ UMUTLARIN BAŞLANGICIDIR YILBAŞI
 
Çocukluğumun en renkli anıları arasında yılbaşları önemli bir yer tutar…
 
Bunların arasında da kartpostalcıların ayrı bir yeri vardır. Yılbaşından 15 gün önce Kayalı Park’ta bulunan PTT binasının ön tarafına açılan sergide binlerce kartpostal arasından büyüklerinize yazacağınız yeni yıl tebrik mesajlarınız için seçim yapmakta oldukça zorlanırdınız.
 
Babamın dükkânına yakın olması nedeniyle saatlerimi bu kartpostalcıların sergisi önünde geçirirdim. Rengârenk bir dünyanın ortasında kendimi hayallere kaptırırdım; bazen simli kar manzaralı kartlarla Kül Kedisi Sinderella’nın büyülü dünyasının kapılarını aralar bazen de kırmızı şapkalı kızın peşindeki kurdun önünü kesmeye çalışırdım. Kurbağa Prens’in hayalini kurar onu kurtarmanın yollarını arardım.
 
Konya manzaralı, Mevlâna’yı simgeleyen kartlar, müzikli kartlar, üç boyutlu; açtığınız zaman içinden masal kahramanlarının çıktığı kartlar da vardı ama onlar çok ilgimi çekmezdi. Benim için varsa yoksa; o simli, kar manzaraları eşliğinde efsunlu bir dünyanın kapılarını araladığım kartlardı.
 
15 gün önce kartlarımızı özenle seçerek ne yazacağımızı önce boş kağıtlara yazarak, yüksek sesle okuyarak, beğenmediğimiz zaman silerek defalarca yeniden yazardık. Şimdiki gibi telefondan bir mesaj yazıp herkese aynı kutlamaları göndermezdik…
 
PTT ücreti ucuz olsun diye de zarfın ağzını yapıştırmazdık…


Sonra bir hızlı bir yaşam döngüsüne girdik… Acelemiz vardı, sabit telefonlar yaygınlaşınca bir telefon ettik mi tamamdı… O nazik, naif, ince ince düşünülerek yazılmış cümleler yerini sözlü belki de bazen kuru ifadelere bıraktı... ama hiçbir zaman günümüzdeki gibi telefon rehberimizdeki yüzlerce insana aynı mesajı gönderecek kadar duygusuzlaşmamıştı, basitleşmemişti…
 
Babam her yılbaşı evde olmazdı, nereye gittiğini yıllar sonra çözecektim… Oturakların rüzgârına kapılmıştı… Bir yılbaşı gecesi annemle Şahin Sineması’ndaki konsere gitmiştik. Neşet Ertaş konseriydi bu. Ne kadar şanslıymışım ki o yaşlarda büyük bir ustayı dinleme fırsatım olmuştu. Sahneye küçük bir adam çıktı ki elindeki sazın boyu adamı geçiyordu. Sazın tellerinde gezindiği zaman yangınlar çıkıyor, şimşekler çakıyordu. İsminin yeni duyulduğu yıllardı.
 
Sonra televizyonlar çıkınca her yılbaşı dansöz çıksın mı çıkmasın mı tartışmaları yaşanırdı… Ama hiç sekmez en sonunda yeni yıla girerken birkaç dakika Nesrin Topkapı çıkardı. Şimdi bu tartışmalar yapılmıyor çünkü dansözler artık hayatımızın her an içinde!..
 
Bir de Orhan Gencebay çıkardı bir veya iki şarkıyla ortalığı yıkar geçerdi…
 
Şehrin eğlence mekânları bir hayli dolu olurdu. Konyalı yeni yılı bir şekilde kutlardı, bizler genelde PTT takılırdık… Portakal, mandalina yer kestane patlatırdık, bir de tombala oynardık… Bilet alanımız varsa… hayallerimiz yeni yıla saklanırdı…
 
Şimdi kestane patlatamazsınız, kilosu 300 olmuş ayrıca sobanız da yok… Ama tombala bir şekilde devam ediyor…
 
Ama bu tombala nedense bizlere çıkmıyor; belki 1. veya 2. çinko… o bile artık hayallerimizi süsleyemiyor…
 
Tombala torbasına dönen hayatımızın akışında yaşayarak gördüğümüz şeyler yine de umutlarımızı eksiltemedi; tombala bir gün bize çıkacak, tombalayı çeken el…
 
Bizim yılbaşlarımızı sevgi süslerdi; kardeşlik süslerdi… Kin nedir bilmezdik, kimseyi yaşantısından dolayı kınamaya kalkmadığımız gibi değiştirmeye de kalkmazdık.
 
Yeni yıl, yeni umutlarımızın başlangıcıdır ve bize yakışan sevgiyle, hoşgörüyle mutlu yıllar dilemektir:
 
Yeni yılın tüm insanlığa sevgi ve barış getirmesini, tüm insanların; zenginliklerin kardeşçe paylaşıldığı ve refah içinde yaşandığı bir dünyada sağlıklı ve mutlu yaşamasını seçiyorum ve bu seçimimi kalbimle onaylıyor, sevgimle destekliyorum.
 
Görünen görünmeyen, büyük küçük, canlı cansız tüm varlıkları sevgiyle selamlıyorum. Ruhlarının önünde saygıyla eğiliyorum. Kalbimdeki sevgileri onlarla paylaşıyorum. Herkes mutlu olsun!
 
TAHİR SAKMAN
 
 

26 Aralık, 2025

ÇİN FENERİYLE ŞİVLİLİK

 


ÇİN FENERİYLE ŞİVLİLİK
 
Bu yıl farklı bir coşku vardı…
 
Şehrin birçok noktasında, Konya’ya özgü bir gelenek olan şivlilik kutlamaları doruk noktasına ulaştı. Hiç böyle görmemiştik…
 
Çocuklara özgü bir gelenek olmasına rağmen bu yıl büyüklerin de katılımıyla enteresan bir boyuta ulaştı… Sanki çocukluğundan içinde ukde kalanlar veya çocuklarının sevincine ortak olmak isteyen aileler park ve ana caddeleri doldurarak katkı sağladılar.




 
Bizim dönemlerimizde… (milattan önce değil tabii milattan sonra) fenerlerimiz vardı; davul şeklinde olandan tutunuz, tekerlek veya karpuz şekline varana kadar envaiçeşit, boy boy fenerlerimiz vardı. Kandil gecesinden birkaç gece önce fenerlerin mumlarını yakar sokaklarda gezdirirdik veya sokakta ip gerer üzerine asardık…
 
Sonra büyüdük; kendi yaptığımız meşaleleri yakardık…




 
Şimdi bakıyorum… bir Çin feneri / dilek feneri merakı başlamış… aslında kötü de olmuyor; baktığınız zaman gökyüzüne yükselen fenerler sanki gökyüzüne asılmış kandil gibi parlıyor… sonra çata-patlar, atomlar hatta havai fişekleri gökyüzünü aydınlatıyor. Eskiden bunlar yoktu.
 
Çocukluğumuzun fenerlerini beğenen kalmamış gibi… Çin feneriyle şivlilik kutlamak bana biraz garip geliyor doğrusu… fakat bu kadar da coşkulu bir şivlilik görmedim…
 
Bu coşku kandil akşamının sabahında da devam etti. Ellerinde poşetlerle, çantalarla çocuklar erkenden kapıları çalmaya başladılar. Sitelere giremediler ama site görevlileri tarafından çocuklar boş çevrilmese de ben şahsen kendim verip çocuklarla o coşkuyu yaşamak isterdim. Sadece çocuklar da değildi bu sene şivlilik isteyen; çocukların yanında büyükler… böylesine alışık değildik ama olsun…
 
Çocukların dilinde bizim söylediğimiz tekerlemeler yoktu. Bir şekilde siteye girebilen çocuklar da mahcuptu… oysa biz hiç çekinmezdik. Bazı sitelerin kapısında belli ki iyi bir şey(!) dağıtılıyordu, kuyruklar oluştu. Tabii bu arada çocukların büyük bölümü okulu kırmıştı…
 
Çarşıda da durum pek farklı değildi… Esnaflar “öğleye kadar şivlilik dağıtmaktan başka bir işe bakamadık” derken, gözlerinin içleri gülüyordu… Tabii ki ekonomiye de birkaç günlüğüne de olsa can verdiğini de gözden kaçırmamak gerek.
 
Gecenin sonunda parklarda oluşan çöpler olumsuz bir görüntü çizse de… İnsanlar senede bir kere aileleriyle eğlenmişler, çok görülmez, sonuçta belediyeler bunun için var. Bir konser veya miting sonrası, siyasi parti toplantılarından sonra çok mu temiz kalıyor? Konyalı bu gelenekle yardımlaşmayı ve kardeşçe yaşamanın sevincini gösteriyor. Aileler hep birlikte ortak bir duygunun etrafında kenetlenip eğlenmişler, birbirlerine yiyecek ikram etmişler; götürüsünden ziyade toplumsal getirisinin oldukça fazla olduğu bir geleneğin tüm yurda yayılması hatta neden olmasın, tüm dünyaya yayılması ve barış getirmesi de pekâlâ mümkün…
 
Sabah erken saatlerde şivlilik toplamaya çıkan çocukların Şefikcan Parkı’nda çöp toplanmasına yardım etmeleri de ayrı bir sorumluluk duygusuydu…




 
Bu âdet sadece Konya’ya özgü… Merkez ve ilçelerde sürdürülüyor ve ne zaman nasıl başladığı hakkında kesin bir bilgi yok ancak Konya Ansiklopedisi’nde Ali Işık tarafından yazılan “Şivlilik” maddesinde İmamı Şibli’ye izafe edildiğini veya şehrin İslam öncesi Frigyalılar döneminden kalmış olabileceğinden söz ediyor.
 
Bu coğrafyaya özgü olması nedeniyle; Frigler veya başka bir milletin geleneğinin toprağın ruhuna sinerek günümüze ulaşması pekâlâ mümkün ayrıca dinî motiflere bürünmesi de yaşamasına imkân vermiş olabilir.
 
Her ne kadar Çin fenerine biraz soğuk dursak da zamanla bazı şeylerin değişimi kaçınılmaz. Ne kadar değişirse değişsin, şehrin hafızasına kazınan bu geleneğin daha binlerce yıl süreceğinden, geleceğin Konyalısının da bunu devam ettireceğinden hiç kuşkumuz yok…
 
Ama manilerimizi lütfen unutmayın:
 
“Şivli şivli şişirdik
Erken olan pişirmiş
İki börek bir çörek
Bize namazlık gerek”
 
“Şivlilik, şivlilik…”
 
TAHİR SAKMAN
 
 


24 Aralık, 2025

ŞURADA BİRKAÇ YÜZYILIM KALDI



ŞURADA BİRKAÇ YÜZYILIM KALDI
 
Karlı, çok soğuk bir Konya akşamında… akşam ezanları okunurken doğmuşum, anam öyle anlatmıştı…
 
Neler yaşadım neler… radyonun lüks sayıldığı günlerden cep telefonlarına, gazocağı iğnesinden bilgisayarlara, at arabasına binmek ciddi parayken şahsi otomobillere… İdare lambalarından avizelere… hepsi iyiydi de… şu anamın maltızının yerine koyduğunuz tüp gazlar ve üzerindeki düdüklü tencere olmasa iyiydi… Kalaylı bakır tastan su içmeyi özledim…
 
Kuru fasulyelerin tadını bozdunuz, onu anladık ithal, peki, etli ekmekten, küflü peynirli çarşı böreğinden ne istediniz de hamurunu mayasız yapıyorsunuz?
 
Ama hep ileriydi yürüyüşümüz; ufuklar bizim içindi…
 
Çok yaşadım, şikayetçi değilim tabii ki… “Daha” diyorum ki “birkaç yüzyıl daha yaşarım!..”
 
“Sonra” diyorum “anılarım bu şehrin kaldırımlarına hani bir şiirimde “paslı jilet gibi kaldırımların/ yüreğimi çizer sessiz duruşun” dediğim, kaldırımların çığlıklarına emanet… Ay dolanınca yüreğime boğum boğum, altında ağlayanın ben olduğumu bir tek onlar hatırlayacak…”
 
Sizler olmazsanız tadı olmaz biliyorum; onun için kendinize iyi bakın, nice yaşlara hep birlikte sağlık ve huzur içinde…
 
TAHİR SAKMAN
 

22 Aralık, 2025

MAZHAR SAKMAN’IN SES KAYITLARININ YAYIMI ÜZERİNE


 

MAZHAR SAKMAN’IN SES KAYITLARININ YAYIMI ÜZERİNE
 
Geçenlerde bir dostum yazmış özellikle türkü paylaşımlarımın altındaki beğeni azlığı üzerine…
 
Merhum babam Mazhar Sakman’ın türkü arşivini paylaşırken beğeni sayısını düşünüp yayımlamıyorum. Kimseden de bir beklentim olmadı; tıpkı, hayatımın tüm dönemlerinde olduğu gibi… Asıl beğeniyi, geleceğin edebiyat ve kültür tarihçisiyle halk bilimcileri tarafından yapılacağını bilmenin onuru bana yetiyor.
 
Ben sadece şehir kültürü adına üzerime düşeni yapmaya çalışıyorum ki bu üzerime düşen kısmı tamamen kendi inisiyatifimdir. Ben de pekala saatlerimi bilgisayar başında geçireceğime çıkıp gezebilirim, kendime zaman ayırabilirim elbette ama kendimizi adadığımız Konya kültürü için hassaten türkü kültürü için pek çok şeyden vazgeçip zamanımı böylesine önemli bir işe harcıyorum.
 
Tabii ki zaman zaman aklıma gelmiyor değil; birkaç bin arkadaşım var ve bunların tamamına yakın bölümüyle de ortak değerleri paylaşıyoruz. Bazen saatlerimi, günlerimi harcayıp yayımladığım yazıların beğeni sayısına bakınca ister istemez hüzünleniyorum… Bu aralar Facebook da paylaşımlarımı sanırım yeterince göstermiyor. Benim için beğeni sayısından ziyade gösterim sayısı daha da önemli, baktığım zaman 300-500 gösterim sayısı verilen bunca emeğin yanında oldukça düşük kalıyor.
 
Belki de ara vermem gerekiyor; çünkü kolay ulaştığımız zaman bazı şeylerin değerini bilemiyoruz. Ulaşamadığımız veya zor ulaştığımız şeylerin değeri daha yüksek oluyor nedense…
 
Asla şikayetçi de olmadım, tek amacım türkülerin yitip gitmeden yayımıdır. Biliyorum, onlar orada, bir gün internetin fişi çekilinceye kadar duracaklar.
 
Yayımların arasına reklam da almıyorum, şehre mâl olmuş türkülerimizin gelecek kuşaklara aktarılmasından da başkaca bir gayem yoktur.


An itibariyle 48 türkünün ses kaydını yayımladım. Başlangıçta 100'e yakın olan ses kayıtları gerek dostların elinde bulunan kayıtları vermesiyle ve gerekse arşivimi titiz bir çalışmayla incelemem neticesi kenarda köşede kalmış kayıtlarla 150’ye yakın olacağını şimdiden söylemek mümkün.


Yayımladığım bu türküler bittiğinde, Konya türkü kültürü için eşsiz bir arşiv ve kaynak olacağının da bilincindeyim. Konya oturaklarında seslendirilen türkülerin külliyatı ilk defa böyle bir bütün halinde yayımlanıyor. Zaman zaman bazı dostlar benden kayıt istiyorlar, onların bu taleplerini karşılayamadığım için üzgünüm; ancak yayımladığım mecralarda, Youtube, Facebook veya blog sayfamdan bilgisayarlarına, tabletlerine, telefonlarına indirip saklamaları mümkün. Ayrıca kayıtların altına hasbelkader edindiğim bilgileri de eklediğimden onları da ayrıca kaydetmeleri bir bütün olması açısından önemlidir.
 
80’li yıllarda çok istedim; Mazhar Sakman hayattayken görüntülü kayıtlar yapılarak türkülerimizin arşivlenmesini ama ne yazık ki hiçbir kurum tarafından ki buna üniversite de dahil ilgilenilmedi. Günümüzde Nuri Cennet hayattayken bu yapılabilir ama aynı duyarsızlık sürüyor. En azından meraklıların elinde bulunan ses ve görüntü kayıtları kopyalanarak bir “Konya Türkü Bankası” kurmak mümkün… Tabii ki bu da mümkün olmayacak, birkaç türkü sevdalısı insanın arşivinde türkülerimiz yitip gidecek… Geleceğin folklorcusu tarihe not düşerken elbette şehrin kendi türkülerine, ecdadının sesine sırtını dönmesini de kaydedecektir.
 
Yaşantımın büyük bölümünü Konya türkü kültürüne adamış birisi olarak en büyük mutluluğum; türkülerimizin otantik haliyle geleceğe intikal etmesidir. Bu amacımın kısmen gerçekleşmesini görmek en büyük servetim olacaktır.
 
Konya’nın, Konyalının yaşantısını anlatan türkülerimiz, inanıyorum ki kıyamete kadar söylenecektir…
 
Ecdadımızın sesleri, şehrin semalarında yankılanırken bizim payımıza düşen dinlemekten başka ne olabilir ki?
 
TAHİR SAKMAN
 
 

 

17 Aralık, 2025

ÜZÜM YARATILMADAN ÖNCE SARHOŞTUK

 


ÜZÜM YARATILMADAN ÖNCE SARHOŞTUK
 
Bir akşamüstü yollarına düşseydim…
 
Can kanatlarımı sana doğru açıp, başımı sır kapısının önüne koysaydım… seher vakti rahmetin kokularına gark olabilseydim:
 
“Aklım her an tövbe eder.
Nefsim her an tövbemi bozar.
Arada kalmış biçareyim
İyi ki senin kapın var.”
 
Seni kapın hep açık…
 
Gazi Mustafa Kemal Atatürk… Ülkemizin kurtarıcısı, Cumhuriyetimizin kurucusu, sık geldiği Konya’ya 18 Şubat 1931 günü 9’uncu defa geldiğinde, on bir gün kalmıştır. 21 Şubat 1931 gününü ise tamamen Mevlâna Müzesi’nde geçirmiştir.
 
Bu ziyaret sırasında eski Konya Milletvekillerinden Fuat Gökbudak ve o günlerde Konya Asarı Atika Müzesi Müdürü olan Yusuf Akyurt’un ayrı ayrı anlattıklarına göre Atatürk, müze müdürünün odasına girer girmez, “niyaz penceresi” üzerindeki Hz. Pir’in Allah’a seslendiği rubaisini görmüş ve çevirisini Hasan Ali Yücel’e yaptırmıştır:
 
“Ey keremde, yücelikte ve nur saçıcılıkta güneşin, ayın, yıldızların kul olduğu sen. Garip âşıklar, senin kapından başka bir kapıya yol bulmasınlar diye öteki bütün kapılar kapanmış, yalnız senin kapın açık kalmıştır.”
 
Atatürk bunu duyunca çok duygulanmış, derin düşüncelere dalmış ve sonra şöyle demiştir:
 
"Hey koca Sultan! Evet, bütün tekkeleri kapattık; fakat senin kapın kapanmadı."
Senin kapın, kıyamete kadar ışık olmaya devam edecek…
 
“Duydum ki, kapıma gelmiş, tokmağı olmadığı için, kapıyı vurmadan geri dönmüşsün. Bilmez misin? Kalp kapısının tokmağı yoktur. O ancak içeriden açılır...”
 
Benden, bana açılan kapılar…
 
Vahdet nurlarında… okyanusun içinde damla… okyanusta damla ararsan bil ki okyanusta okyanustan başka bir şey yoktur… Damla; okyanustur… Evde, ev sahibinden başka kimse yoktur:
 
“Bir damlayım, ama;
denizim aslında
görünüşte küçüğüm
bir zerrenin yarısından da.
Aşk terazisinde tartılsam eğer;
daha büyüğüm âlemden de.
Bir damlayım,
bir damlayım, ama;
denizim aslında.
Bunu ben demiyorum,
bu aşkın sözü
bir “hiç”im ben;
bir “hiç” aslında.” ***
 
Sonrası yolu olmayan bir yoldur; elsiz ayaksız gidilen:
 
“Sen kapları, testileri hele bir kır, sular nasıl bir yol tutar, gider.”
 
Ne testiye kıyabildik ne kaplara… Şimdi çelik çomak oynamakla meşgulüz:
 
“Testinin şekliyle ne vakte kadar oyalanıp duracaksın? Nakşından geç, ırmağa, suya yürü...”
 
Bu çelik çomak oyununda payımıza düşen bu mudur?
 
Hz. Pir’in kutsadığı belde-i muhayyere’de semalarınızı kaç aydınlattı Hz. Pir? Şekille oyalanmaktan görebildiniz mi?  Dünya gamından kapanmış gözleriniz, yasınızı bile tutmaktan…
 
“Kardeş, mezarıma tefsiz gelme. Çünkü Tanrı meclisinde dertli olmak yaraşmaz...”
 
A Pirim, biz seni sekiz asır anlamaktan aciz kalmışız, bize susmaktan başka ne yakışır:
 
“Anladım ki susmak bir cüsse işi, derin denizlerin işi. Sığ suları en hafif rüzgârlar bile coşturabiliyor. Derin denizleri ise ancak derin sevdalar. Anladım ki, derin ve esrarengiz olan her şey susuyor. Anladım ki susan her şey derin ve heybetli…”
 
Ne kendimizi bilebildik ne haddimizi:
 
“Bin sene de okusam, ne biliyorsun diye sorsalar bana, haddimi bilirim derim.”
 
“Aşk” diye diye içini boşalttık, kelime anlamını yitirdi ne kelime kaldı ne işaret ettiği:
 
“Aşk nedir? Benim gibi olursan anlarsın.”
 
Ne kendimiz olabildik ne de senin gibi… kimliksiz rüzgârların önünde savrulduk:
 
“Anam aşk, babam aşk, peygamberim aşk, Allah'ım aşk. Ben bir aşk çocuğuyum, bu âleme aşkı ve sevgiyi söylemeye geldim.” 
 
Sonrası söz mülkünün bittiği yerdir:
 
“Tanrı beni aşk şarabından yaratmıştır. Ölsem, çürüsem bile gene o aşkım ben. Ben öylesine bir sarhoşum ki, aslım aşk şarabı.”
 
Bizim sarhoşluğumuz şımarıklığımızdandır… Âşıkların ah çekerken:
 
“Cihanda üzüm yaratılmamışken bizim canımız sarhoştu.”
 
Korkularımız firakındandır artık:
 
“Batmayı, gözden kaybolmayı gördün ya, bir de doğmayı gör. Güneş ve aya batmaktan hiç ziyan gelir mi?”
 
Eyvallah Pirim, eyvallah Hu…
 
Nasıl ki doğduk ışığına, vuslatın bize helaldir!
 
Her ânımız şeb-i arus, her ışığımız sensin artık…


 
***Mevlâna, “Divan-ı Kebir”, çev. Doç. Dr. Nuri Şimşekler.


 
TAHİR SAKMAN


16 Aralık, 2025

HAYATIMA DOKUNAN İKİ MİSTİK RUH (EKMEK HER ZAMAN TAZE!)



HAYATIMA DOKUNAN İKİ MİSTİK RUH (EKMEK HER ZAMAN TAZE!)
 
Hayatıma, düşünce dünyama dokunan iki mistik ruhun birisi şehrimizden Hz. Mevlâna diğeri Hindistan’dan Osho…
 
Bu iki ruh farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda olsa da… İkisi de tüm dünyaya mâl olmuş değerler… Aslında bu insanları zamana ve mekâna sığdırmak mümkün değil…
 
Hz. Pir yakınımızda olunca, biz Konyalılar değerini çok sonraları anlamış olsak da ki en azından benim için öyledir; mistik arayışlar içinde olduğum dönemlerde… önce çok şey öğrendiğim Amerikalı Bayan Charletto Anderson sormuştu (ışıklar içinde olsun, bedenini geçtiğimiz yıllarda bıraktı) Anadolu mistiklerini… utanmıştım hem de çok, yanı başımdaki değerden haberim yoktu… Duyardık, sadece o kadar… Dönerdi (haşa) niye dönerdi amaç neydi, mesaj neydi? Sema neydi?
 
Sonra Mevlâna okumaya başlayınca… çok şanslı bir adamım ki Hakkı Dede ile tanıştım ve dizinin dibinde geçen 5-6 yıl içerisinde tasavvufun kokularıyla nasiplenmeye çalıştım…
 
Mutasavvıflar çok enteresan ruhlardır… Katı hükümlerin, kesin yargıların yerine insana hoşgörüyü, varlığın aslında bir olduğunu şiirlerle, sema ile müzik ile anlatırlar… ve tabii ki aşk ile…




 
Hz. Pir’in ruhunda kopan fırtınaları… “Birisi âşıklık nedir diye sordu/ Bizim gibi olursan anlarsın dedim” diyor Hz. Pir… Daha ötesi de var, varlığı birlemeyi anlatan ama… öncesi olmadan sonrasını anlatmak yanlış olur, bilenler zaten anladı…
 
Osho da zaman zaman saygıyla söz eder Mevlâna’dan…
 
Elimde bir sayfa fotoğrafı var; Osho’nun hangi kitabından çektiğimi hatırlamıyorum ama bilgiler hep yeni… “Ekmeğin yapımı binlerce yıl öncesiyle aynı olsa da ekmek her zaman taze…”
 
Yıllarca meditasyon yapıp riyazetle meşgul olan bir adamın hikâyesini anlatıyor ve yaşamın gerçeğini:
 
“Yıllarca didindim sonra uçtum” diyor… Osho, “kargalar da uçar” diyor… 18 yıl çalıştıktan sonra Ganj’ın üzerinde yürümeyi başaran adama da “bir lira verirsen sandalcı seni karşıya geçirir” diyerek bunca yılın heba olduğunu anlatıyor…
 
Ve asıl yolun “farkındalık” olması gerektiğini anlatıyor. Yaşamı; ezberden, otomatiğe bağlayarak yaşamak yerine her ânın farkına vararak yaşanılması gerektiğini anlatıyor.
 
Muhittin Arabi, bir eserinde “vaktin oğullarından” söz eder yani ânın farkında olan sufilerden…
 
Ve devam eder Osho, “bunlar oyuncak, oyuncakların peşinden gitme” der…
 
Bütün sufiler aynı şeyi söylerler; çünkü hakikat aynıdır, dünyanın neresine giderseniz aynıdır, değişmez… “Kıyamete dek bir Musa örneği vardır. Işık değişmez, değişen lambadır” der, Mevlâna…
 
Eğer gönül coğrafyanızı hakikate açtınızsa, o hakikat sizi bulacaktır… Öğrenilmesi gereken farkındalıktır…
 
Yemek yerken, su içerken, her ne yapıyorsanız yaptığınız işin kendisi olursak başarabiliriz… Ruh gibi yüce bir emanete bedenimiz ev sahipliği yaparken, oyuncaklarla oynamak!..
 
Hayatıma dokunan bu iki ruha saygılarımı sunuyorum…
 
Kendinizin farkında olursanız, kim olduğunuzu hatırlayabilirsiniz…
 
TAHİR SAKMAN
 
 

 

 

 


 

15 Aralık, 2025

KERPİÇ EVLERİN ŞANLI DİRENİŞİ


 

KERPİÇ EVLERİN ŞANLI DİRENİŞİ
 
Bizim asıl sıkıntımız ne biliyor musunuz?
 
Hani eskiye özentimiz var ya, ah vah ettiğimiz! Önce elbirliğiyle yok ettik sonra şöyleydi böyleydi diye konuşuyoruz… Yok ederken neredeydiniz beyim?
 
Sizi, o anlı şanlı günlerden silah zoruyla mı getirdiler, kendinizin hiç mi katkısı yok, hepimiz sütten çıkmış ak kaşık mıyız? Kerpiç evlerin şanlı direnişlerini birlikte kırmadık mı? Önce o evleri, içindeki yaşanmışlıklara bakmadan, hatıraları bir kalemde silen bizler değil miyiz?
 
Kata çıktık… katlanmak olduğunu çok sonraları öğrenecektik oysa…
 
Şimdi hangimiz gider katları bırakıp? El cevap, hiçbirimiz… ama ah vah etmeye bayılırız yani yeni deyimle “nostalji” yaparız, arkası gelmez… en cesurumuz, bir yerlerde bir arsa bulup veya köyümüz varsa arada bir gidip mangal yakıp geliriz o kadar…
 
Sonra yine başlarız; kalorifer peteğine sırtımızı verip soba yaktığımız günleri hatırlamaya…  Eğer torun torba sahibiysek, ballandıra ballandıra anlatma yarışına gireriz…
 
Soba kurmayı gençler elbette bilmez ama bizler âlâsını biliriz…
 
Her yıl, ağustosun 15’inden sonra odun kömür stoklandıktan sonra ekim ayının sonlarına doğru soba telaşesi başlardı. Boru ne kadar uzun olursa, duman evin içinde ne kadar dolaşırsa o kadar verimli olacağından cambazlıklar da başlardı… Eğreti merdivenlerin, sandalyelerin üzerinde borular, dirsekler birbirine doğru geçirilir ve arada bir soba teliyle sarılarak hatta tavana çiviyle asılarak desteklenirdi. Baca bağlantısı yapılmadan önce mutlaka bir gazete kâğıdı yakılarak bacanın çekişine bakılırdı. Aslında tam bir eğlenceydi… Sizi bilmem ama ben çok eğlenirdim…
 
Elimiz yüzümüz kara olurdu ama… ama o kara, günümüzün karaları yanında hiç kalırdı, o kesin…
 
Sonra gelsin soba keyifleri… eğer bir de kuzine kurmuşsanız en kolayı fırınında patates pişirmekti… Hani kumpir diyerek, bir ton para verip alıyorsunuz ya, işte onun babası bu kuzinenin fırınında pişen patatestir. Kuzine yoksa düz sobanın üzerinde de aynı lezzeti alabilirsiniz… Tabi kuzinenin üzerinde yemekler imil imil pişerken (mesela kuru fasulye) fırınında da tel kadayıf kızartılırdı… Ayrıca üzerinde boy boy güğümler… Aşım suyu, başım suyu mevzuları!
 
Ama asıl zirve kestane patlatılıncaydı…
 
Kalorifer peteklerinin üzerinde kestane… fiyatını söylemeye gerek var mı, var mı cesaretiniz bir kilo kestane almaya… Yılbaşı da yakın ne güzel olur değil mi? (Bu soru bizim yaştakilere!)
 
Eğri oturup doğru konuşalım artık hiçbirimiz, o evlere geri dönemeyiz ama çenemiz de hiç durmaz!
 
Babaannem Vesile Hanım’ın Akbaş Mahallesi’ndeki (şimdi Sahipata Mahallesi olmuş!) kerpiç evleri yüz yıl ayakta kaldı… Çelenleri sağlamsa, su almazsa kerpiç evler betondan sağlam ve aynı zamanda ekonomik… (Çatıdan üzerinize yağan hasır parçaları da ikramiye!..) Peki, şimdi “haydi bir kerpiç ev yapıp, oturalım” desem, kimse gitmez…
 
Peki bunca nostalji nereye gitti?
 
Galiba yaş aldıkça çenemiz düşüyor ve kendimize mevzu arıyoruz… Durum bundan ibaret…
 
 /direnir kerpiç evler
damları baharda yeşil
                               -ve kışın naylon kaplıdır-
boyunları bükükse de çocukların
sedirler altın kalplidir/
 
demiştim “Sedirler” başlıklı şiirimde… kerpiç evlerin direndiği kadar bizler direnemedik ve yenildik beton kutulara…
 
Şimdi kalkmışız, beton ve demir yığını çok katlı kutuların içinde nostalji yapıyoruz; asıl nostaljinin yakında kendimiz olacağını hiç aklımıza getirmeden…

 Konyaolay.com


TAHİR SAKMAN
 
 

10 Aralık, 2025

MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 48 BÜLBÜLDEN BİR NİDA GELDİ GÜLLERE (BÜLBÜL)


MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 48 BÜLBÜLDEN BİR NİDA GELDİ GÜLLERE (BÜLBÜL)


BÜLBÜLDEN BIR NIDA GELDI GÜLLERE (BÜLBÜL)
 
 Bülbülden bir nida geldi güllere  
 Sefasın sürmeden geçti gidiyor  
 Üftâdeler yalın ayak yollara  
 Ağlayı ağlayı düştü gidiyor
 
 Bahar eyyâmında bülbül sesinden  
 Çıkarmış perçemin fino fesinden  
 Eyvah gönül kuşu can kafesinden  
 Pervâz edip uçtu uçtu gidiyor  
 
 Yiğitlik bâbında beysin paşasın  
 Mevlâm ömür virsin binler yaşasın  
 Gelin ey bi-vefâ helâllaşasın  
 Şem’i ecel câmın içti gidiyor  


Günümüzde gerek Konya’da ve gerekse TRT’ de çok değişik şekillerde okunmakta olan bu türkümüz, 1783-1839 yılları arasında yaşayan ünlü Âşık Şem’î’ye aittir. Yaşadığı yıllarda büyük üne kavuşan, muamma düzme ve çözmede büyük hünere sahip Âşık Şem’î, döneminde bütün âşıkları mat etmiş ve Padişah III. Selim’in katında saz çalıp, şiir okuma mutluluğuna da erişmiş... Mükafat olarak da Konya Subaşılığı ihsan edilen Âşık Şem’i bundan dolayı da şehrin ilk belediye başkanı olarak kabul edilir.
 
Konya’nın bir âşıklar şehri olduğu yıllarda ünlü âşık Dertli ile birlikte Türbe Önü’ndeki Sulu Kahve ismiyle bilinen âşıklar kahvesini işleten Âşık Şem’i, divan şairlerimizden Silleli Sururi’nin de ustası olarak bilinir.
 
Padişah huzuruna kabul edilmeden önce İstanbul’da bir âşıklar kahvesinde kendi şiirlerinin çalınıp okunduğunu görerek kimliğini gizler ve saz çalmak, şiir söylemek istediğini söyleyince kendisiyle, kılığına kıyafetine bakılarak alay edilse de sazı eline alır ve hiçbir âşığın çözemediği şu muammayı söyler:
 
Erenler dünyaya gelmezden evvel    
Bir ezan okunda sedası nerde
Cümle kitap gökten inmezden evvel
Bir elif okundu noktası nerde
 
………………………………
………………………………
Ne el değmiş ne göz görmüş bir nesne
Kendisi yapılmış binası nerde
 
Zahidin döktüğü kanlı yaşlarda
Kantar ile dert bulunur başlarda
Hüma derler bir kuş vardır kuşlarda
Gökten yere inmez yuvası nerde
 
Çok cehdettim indiremem bir dala
Akranı bulunmaz hayyale’s salâ
Anlanıp dinlenmez böyle bir mâna
Bunu Şem’i söyler ustası nerde
 
Mahlasını tapşırınca bütün âşıklar Şem’i’nin ellerine sarılır, özür dilerler. Muammanın aylarca âşıklar kahvesinde asılı kaldığı ve çözülemediği söylenir. Nihayet ünü saraya ulaşınca padişah huzuruna çıkar saz çalıp, şiir söyler. Bununla ilgili olarak bir gazelinde şöyle söyler:
 
“Dinlenilmez oldu şimdi dürr-i meknun söylesen
 Şah iken elfazını Sultan Selim Han dinledi”
 
Konuyla ilgili olarak Şair Feyzi Halıcı tarafından 1982 yılında Kültür Bakanlığı Yayınları arasında çıkan “Âşık Şem’i Hayatı Ve Şiirleri” isimli eserde daha detaylı bilgiye erişmek mümkün.


Fotoğraf Kemal Soylu. 26 Mart 1987 tarihinde Yeni Meram gazetesinde yayımlanmıştır Mazhar Sakman oğlu Tahir ile birlikte Âşık Şem'i'nin mezarı başında...

 
Konya’nın en içli âşıklarından olan ve bendenizin de Derviş Ozan mahlaslı şiir söylediğim zamanlarda manevi üstadım olarak kabul ettiğim Âşık Şem’i’nin mezarı, hatırasına hürmeten yol yapım çalışmaları sırasında kaldırılmamış, Mevlâna Türbesi’nin güney tarafında âşıkların terennümlerini dinlercesine yatmaktadır.
 
Menkıbeler ölmeden önce bu koşmayı söylediğini ve bedenini bıraktığını söyler, ruhu şad olsun…




 
Türkünün notası Mazhar Sakman tarafından yazılarak Konya’da, 30 Mart 1963 tarihinde Şehir Postası gazetesinde yayımlanmıştır.
 
TAHİR SAKMAN