TAHİR SAKMAN
YAŞAM KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT
07 Ocak, 2026
TÜRKÜ SÖYLEMEYİ HAK ETMELİ İNSAN
TÜRKÜ SÖYLEMEYİ HAK ETMELİ
İNSAN
Bana, yüreğinden çığ gibi düşen, Hakk aşkıyla yanan
05 Ocak, 2026
EFENDİ SERSERİLER
EFENDİ SERSERİLER
Yıllar, yılları kovalıyor…
Hem de ne kovalama… hızına
yetişmek mümkün değil! Hele bir de 35’i devirmişseniz daha bir hızlanıyor sanki…
Bunu en kolay şekliyle eski fotoğraflara bakınca daha iyi anlıyoruz…
Fotoğraftaki bendeniz…
bendenizin 2000’li yılların başlarındaki hali… hızlı dönemlerimiz, Zafer’de
fink attığımız dönemlerden… Saçlarım olabildiğince özgür ve asi… Hayata
savrulurken asla ödün vermediğimiz günler ne kıyafetimiz ne düşüncelerimiz ne
yaşam biçimlerimiz, hepsi de kendimize özgüydü…
Bir yanımız hep serseri
kaldı, o günlerden hatıra…
Konya gibi kapalı bir toplum
yapısından yetişen bir gençliktik biz ama aslında bizi büyüten hoşgörüydü; terbiyeydi,
saygıydı, sevgiydi… Bizim serseriliğimiz kendimizeydi...
“Ne kaldı şimdiye” diye geriye
bakmaya korkuyoruz…
Belki de bizler efendi
serserilerin son temsileriydik… Konya sokakları bizleri tanırdı, ayak
seslerimizden anlar, rüzgâra karışan saçlarımızın arasına yıldız düşürmek için
yarışırdı…
Şimdi gençler daha farklı
düşünüyor ve yaşıyor… Bizim dönemlerimizde de bizler, bizden öncekilerden
farklı düşünüp farklı yaşıyorduk… belli ki bu bir döngü ama keşke hep ileriye
evrilebilseydi…
“Konyalı Sokaklar” isimli
şiirimde /bu sokaklar anamız/ demiştim, gerçekten öyleydi, sokaklar bize yol
gösterirken efendiliği hiç terk etmemiştik, sokakların kestiği raconlarla
büyüdük. Bizim sokaklarımız çiçek doluydu:
Çünkü, çiçekleri
kalbimizde büyütüp, ay ışıklarında gözyaşlarımızla suluyorduk…
TAHİR SAKMAN
03 Ocak, 2026
ÇUVALDIZ MEVZULARI
ÇUVALDIZ MEVZULARI
Abi, vallahi şu çok bilmiş
hallerinizden sıkıldım.
Dünyaya tek bir gözlükten
bakan, her şeyi çözdüğünü sanan… üstüne üstlük bir de yol gösteren halleriniz vallahi
de sıktı, billahi de…
Her şeye bir yanıtınız var
bunu biliyoruz; kendinizi allame-i cihan sanan… insanları hep bir kategoriye
sığdırmaya çalışan, üstelik bırakın kabul etmeyi farkında bile olamadığınız,
hayatın; yaşamın gerçekleriyle yaşandığını size nasıl anlatmalı bilmem…
Ama biliyorum ki siz de
haklısınız; çünkü en kolay yoldur bu yaptığınız, sallayın gitsin, alıcısı bol
olur ucuz kahramanlıkların…
Sizin nasıl yaşadığınız
beni asla ilgilendirmezken, siz, nasıl olur da birtakım dayatmalarla yaşam
biçimleri üzerine önermelerde bulunursunuz?
Ülkenin ve ülke insanının
hâli ortada… Anlattıklarınızın tam tersi yaşanırken, hiç sesiniz çıkmıyor. Biraz
diyorum şu çuvaldızı, kendinize bir batırsanız mı? Yaşadıklarımız,
gördüklerimiz için iğne yetmiyor artık!..
TAHİR SAKMAN
01 Ocak, 2026
YAZIYA GEÇ KALMAK
![]() |
| Yeni yıla girerken bendeniz... |
YAZIYA GEÇ KALMAK
Aslında bu yazıyı
geçtiğimiz yılın son gününde yazmam gerekirdi, bu yüzden geç kalınmış bir yazı
demek daha uygun olacak!
Geçtiğimiz yıl, yazı hiç
geç kalmadı; geç kalan bendim… özellikle yılın son aylarında biraz tembelliğe
vurdum işi… Kimin umurundaysa artık!..
Sağlık nedeniyle bir ara
versem de baktığım zaman sosyal medyada ve blog sayfamda 159 makale
yayımlamışım. Bu beni çok şaşırttı; çünkü bir önceki yıla göre artış göstermiş
yazılarım. (Bu arada blog sayfamda takipçi sayısı sadece 6, yazıyla da altı…
Youtube kanalımdaysa baya iyi durumdayım(!) abone sayım 60’a yazıyla da altmışa
ulaştı… Takılmıyorum desem de inanmayın baya bir takılıyorum haberiniz olsun!..
Uzun yıllardan sonra merhum
babam Mazhar Sakman’ın vefatının üzerinden 30 yıl geçmesinden sonra ses kayıtlarının kaybolacağı endişesi taşıyarak yayımlamaya başladım. Kayıtların yayımı bittiği
zaman bu benim belki de yaptığım en iyi iş olacak.
Yine hatıraların arasında
dolanırken aslında anlattığım bir şehrin yaşam biçimiydi; her ne kadar
şimdilerde bu yadırganıyorsa da bizim gibi zamana kafa atmaya çalışanların bir
zamanlar yaşamlarıydı. Belki de gençlere garip gelen; hızlı yaşamın temposu
içinde insanların nasıl mutlu ve toplumsal barış ve hoşgörü içinde yaşadıklarıydı.
Bizler bunu başarmıştık; ta ki siyasiler musallat olana kadar…
Zamlar geçtiğimiz yıl hiç
peşimizi bırakmadı doğal olarak(!) bu yılda da temposunu artırmasını bekliyoruz!..
Siyasetin gerginliği halka
da yansımaya başladı; bunu, haberlerde görüp endişeyle izliyoruz. Ahlaki çöküntü
ise zirvelerde dolanırken yeni yılda da yeni zirveleri zorlayacağını şimdiden
söylemek kehanet değil…
Uzun süre siyasetten uzak
yazmaya çalıştım “büyük cami, imam meselesi…” kimse bildiğinden şaşmıyor;
üstelik herkes her şeyi öylesine biliyor ki yani Einstein gelse bizim yanımızda
vallahi cahil kalır, adam strese girer!..
Önyargılar, baştan kabullenişler,
öğrenilmiş cehalet sonra pudra şekeri mevzularına eklenen boğazdaki yalılarda
ortaya çıkan cümbüşlü(!) geceler (siz anladınız) …
Ben muhafazakâr biri
değilim ama gördüklerim, duyduklarım vallahi beni çoktan kat be kat aşar…
Sağlığım, çok şükür
düzeldi, 2026 yılında bomba gibiyim. (Tabii bu patlayacağım anlamına gelmez.)
Yeni yazılara, yeni araştırmalara, daha da önemlisi yeni düşüncelere açığım.
Hayatımın hiçbir döneminde
“tamam, benim yolum bu” demedim, hep yeni yollar aradım, bulduğum zaman da
hemen döndüm. Malum Mevlâna torunuyuz döneriz(!).
Tek kırmızı çizgim vardır
o da Atatürk ilke ve inkılaplarıdır.
Bize bu vatanı emanet eden
Atatürk ve kahraman silah arkadaşlarına, Cumhuriyetin kurucu kadrolarına laf
ettirmem. Bu yüzden hatırını yıktıklarım varsa iyi ki ki yapmışım diyorum asla
pişman olmam… Çünkü Cumhuriyetin nimetlerinden faydalanıp özgür yaşıyorsak, o
insanlara minnet borcumuz hiçbir zaman tükenmeyecektir, bu gerçeği, üzerinden
yüz yılı aşkın süre geçmesine rağmen hâlâ öğrenememişler için yapacağım pek
başka bir şey yoktur. Her türlü etnik ve dinsel ayrımcılığa asla pirim vermem.
Türk vatanı bir bütündür…
Bunun dışında şahsi (olduğunu
çok sanmıyorum ama yine de) konulardan dolayı eğer kırdıklarım varsa onlardan
özür dilemek borcumdur.
Bu yıl “Türkü Hazinesi Mazhar
Sakman” ismiyle bir kitabım yayımlandı. Konya Büyükşehir Belediyesi yayımları
arasında e-kitap formatında çıkan kitabı, Belediyenin internet sitesinden
indirmeniz mümkün. Bir başka kuruma teklif ettiğim kitap ise önce olumlu bulunmasına
rağmen sonra (sanırım istediğim 50 bin lira telif ücreti nedeniyle) başka gerekçeler
öne sürülerek reddedildi, oysa şehrimizde bu konuda yapılmış ikinci bir çalışma
yoktu. Bir yemeğe milyon paralar ödeyen
kurumların telif ücretine yaklaşımları şaşırtıcı olsa da beni yanıltmadı.
Yazarken harcadığınız zaman ve bilgi birikiminiz hep göz ardı edilir nedense;
çünkü yazarlar “taş kökü” yiyerek geçinebilirler(!) … Bu konuda Konya
Büyükşehir Belediyesi yayımladığı kitapların telif ücretini ödeyerek öncülük
yapıyor.
Bu yılda da yine bildiğiniz
Tahir Sakman olarak yazmaya çalışacağım. Sanırım hayatımda yaptığım en iyi iş
bu… bir gün, yazdıklarımın geleceğin araştırmacılarına kaynak olacağını
bilmenin huzuru bana yetiyor.
“Olgunun halinden anlar mı
ham
Sözü kısa kesmek gerektir
vesselam”
diyor Hz. Pir… Onun sözünün
üstüne söz söylemek ne haddimize:
Sağlıklı yıllarınız olsun…
TAHİR SAKMAN
31 Aralık, 2025
YENİ UMUTLARIN BAŞLANGICIDIR YILBAŞI
YENİ
UMUTLARIN BAŞLANGICIDIR YILBAŞI
Çocukluğumun
en renkli anıları arasında yılbaşları önemli bir yer tutar…
Bunların
arasında da kartpostalcıların ayrı bir yeri vardır. Yılbaşından 15 gün önce
Kayalı Park’ta bulunan PTT binasının ön tarafına açılan sergide binlerce
kartpostal arasından büyüklerinize yazacağınız yeni yıl tebrik mesajlarınız
için seçim yapmakta oldukça zorlanırdınız.
Babamın
dükkânına yakın olması nedeniyle saatlerimi bu kartpostalcıların sergisi önünde
geçirirdim. Rengârenk bir dünyanın ortasında kendimi hayallere kaptırırdım;
bazen simli kar manzaralı kartlarla Kül Kedisi Sinderella’nın büyülü dünyasının
kapılarını aralar bazen de kırmızı şapkalı kızın peşindeki kurdun önünü kesmeye
çalışırdım. Kurbağa Prens’in hayalini kurar onu kurtarmanın yollarını arardım.
Konya
manzaralı, Mevlâna’yı simgeleyen kartlar, müzikli kartlar, üç boyutlu;
açtığınız zaman içinden masal kahramanlarının çıktığı kartlar da vardı ama
onlar çok ilgimi çekmezdi. Benim için varsa yoksa; o simli, kar manzaraları
eşliğinde efsunlu bir dünyanın kapılarını araladığım kartlardı.
15
gün önce kartlarımızı özenle seçerek ne yazacağımızı önce boş kağıtlara yazarak,
yüksek sesle okuyarak, beğenmediğimiz zaman silerek defalarca yeniden yazardık.
Şimdiki gibi telefondan bir mesaj yazıp herkese aynı kutlamaları göndermezdik…
PTT ücreti ucuz olsun diye de zarfın
ağzını yapıştırmazdık…
Sonra
bir hızlı bir yaşam döngüsüne girdik… Acelemiz vardı, sabit telefonlar
yaygınlaşınca bir telefon ettik mi tamamdı… O nazik, naif, ince ince
düşünülerek yazılmış cümleler yerini sözlü belki de bazen kuru ifadelere bıraktı...
ama hiçbir zaman günümüzdeki gibi telefon rehberimizdeki yüzlerce insana aynı
mesajı gönderecek kadar duygusuzlaşmamıştı, basitleşmemişti…
Babam
her yılbaşı evde olmazdı, nereye gittiğini yıllar sonra çözecektim… Oturakların
rüzgârına kapılmıştı… Bir yılbaşı gecesi annemle Şahin Sineması’ndaki konsere
gitmiştik. Neşet Ertaş konseriydi bu. Ne kadar şanslıymışım ki o yaşlarda büyük
bir ustayı dinleme fırsatım olmuştu. Sahneye küçük bir adam çıktı ki elindeki
sazın boyu adamı geçiyordu. Sazın tellerinde gezindiği zaman yangınlar çıkıyor,
şimşekler çakıyordu. İsminin yeni duyulduğu yıllardı.
Sonra
televizyonlar çıkınca her yılbaşı dansöz çıksın mı çıkmasın mı tartışmaları
yaşanırdı… Ama hiç sekmez en sonunda yeni yıla girerken birkaç dakika Nesrin
Topkapı çıkardı. Şimdi bu tartışmalar yapılmıyor çünkü dansözler artık
hayatımızın her an içinde!..
Bir
de Orhan Gencebay çıkardı bir veya iki şarkıyla ortalığı yıkar geçerdi…
Şehrin
eğlence mekânları bir hayli dolu olurdu. Konyalı yeni yılı bir şekilde kutlardı,
bizler genelde PTT takılırdık… Portakal, mandalina yer kestane patlatırdık, bir
de tombala oynardık… Bilet alanımız varsa… hayallerimiz yeni yıla saklanırdı…
Şimdi
kestane patlatamazsınız, kilosu 300 olmuş ayrıca sobanız da yok… Ama tombala
bir şekilde devam ediyor…
Ama
bu tombala nedense bizlere çıkmıyor; belki 1. veya 2. çinko… o bile artık
hayallerimizi süsleyemiyor…
Tombala
torbasına dönen hayatımızın akışında yaşayarak gördüğümüz şeyler yine de umutlarımızı
eksiltemedi; tombala bir gün bize çıkacak, tombalayı çeken el…
Bizim
yılbaşlarımızı sevgi süslerdi; kardeşlik süslerdi… Kin nedir bilmezdik, kimseyi
yaşantısından dolayı kınamaya kalkmadığımız gibi değiştirmeye de kalkmazdık.
Yeni
yıl, yeni umutlarımızın başlangıcıdır ve bize yakışan sevgiyle, hoşgörüyle
mutlu yıllar dilemektir:
Yeni
yılın tüm insanlığa sevgi ve barış getirmesini, tüm insanların; zenginliklerin kardeşçe
paylaşıldığı ve refah içinde yaşandığı bir dünyada sağlıklı ve mutlu yaşamasını
seçiyorum ve bu seçimimi kalbimle onaylıyor, sevgimle destekliyorum.
Görünen
görünmeyen, büyük küçük, canlı cansız tüm varlıkları sevgiyle selamlıyorum. Ruhlarının
önünde saygıyla eğiliyorum. Kalbimdeki sevgileri onlarla paylaşıyorum. Herkes
mutlu olsun!
TAHİR
SAKMAN
26 Aralık, 2025
ÇİN FENERİYLE ŞİVLİLİK
ÇİN
FENERİYLE ŞİVLİLİK
Bu
yıl farklı bir coşku vardı…
Şehrin
birçok noktasında, Konya’ya özgü bir gelenek olan şivlilik kutlamaları doruk
noktasına ulaştı. Hiç böyle görmemiştik…
Çocuklara
özgü bir gelenek olmasına rağmen bu yıl büyüklerin de katılımıyla enteresan bir
boyuta ulaştı… Sanki çocukluğundan içinde ukde kalanlar veya çocuklarının
sevincine ortak olmak isteyen aileler park ve ana caddeleri doldurarak katkı
sağladılar.
Bizim
dönemlerimizde… (milattan önce değil tabii milattan sonra) fenerlerimiz vardı;
davul şeklinde olandan tutunuz, tekerlek veya karpuz şekline varana kadar
envaiçeşit, boy boy fenerlerimiz vardı. Kandil gecesinden birkaç gece önce
fenerlerin mumlarını yakar sokaklarda gezdirirdik veya sokakta ip gerer üzerine
asardık…
Sonra
büyüdük; kendi yaptığımız meşaleleri yakardık…
Şimdi
bakıyorum… bir Çin feneri / dilek feneri merakı başlamış… aslında kötü de olmuyor;
baktığınız zaman gökyüzüne yükselen fenerler sanki gökyüzüne asılmış kandil
gibi parlıyor… sonra çata-patlar, atomlar hatta havai fişekleri gökyüzünü
aydınlatıyor. Eskiden bunlar yoktu.
Çocukluğumuzun
fenerlerini beğenen kalmamış gibi… Çin feneriyle şivlilik kutlamak bana biraz
garip geliyor doğrusu… fakat bu kadar da coşkulu bir şivlilik görmedim…
Bu
coşku kandil akşamının sabahında da devam etti. Ellerinde poşetlerle, çantalarla
çocuklar erkenden kapıları çalmaya başladılar. Sitelere giremediler ama site
görevlileri tarafından çocuklar boş çevrilmese de ben şahsen kendim verip
çocuklarla o coşkuyu yaşamak isterdim. Sadece çocuklar da değildi bu sene
şivlilik isteyen; çocukların yanında büyükler… böylesine alışık değildik ama olsun…
Çocukların
dilinde bizim söylediğimiz tekerlemeler yoktu. Bir şekilde siteye girebilen
çocuklar da mahcuptu… oysa biz hiç çekinmezdik. Bazı sitelerin kapısında belli
ki iyi bir şey(!) dağıtılıyordu, kuyruklar oluştu. Tabii bu arada çocukların
büyük bölümü okulu kırmıştı…
Çarşıda da durum pek farklı değildi… Esnaflar “öğleye kadar şivlilik dağıtmaktan
başka bir işe bakamadık” derken, gözlerinin içleri gülüyordu… Tabii ki ekonomiye
de birkaç günlüğüne de olsa can verdiğini de gözden kaçırmamak gerek.
Gecenin
sonunda parklarda oluşan çöpler olumsuz bir görüntü çizse de… İnsanlar senede
bir kere aileleriyle eğlenmişler, çok görülmez, sonuçta belediyeler bunun için
var. Bir konser veya miting sonrası, siyasi parti toplantılarından sonra çok mu
temiz kalıyor? Konyalı bu gelenekle yardımlaşmayı ve kardeşçe yaşamanın
sevincini gösteriyor. Aileler hep birlikte ortak bir duygunun etrafında
kenetlenip eğlenmişler, birbirlerine yiyecek ikram etmişler; götürüsünden
ziyade toplumsal getirisinin oldukça fazla olduğu bir geleneğin tüm yurda
yayılması hatta neden olmasın, tüm dünyaya yayılması ve barış getirmesi de pekâlâ
mümkün…
Sabah
erken saatlerde şivlilik toplamaya çıkan çocukların Şefikcan Parkı’nda çöp
toplanmasına yardım etmeleri de ayrı bir sorumluluk duygusuydu…
Bu
âdet sadece Konya’ya özgü… Merkez ve ilçelerde sürdürülüyor ve ne zaman nasıl
başladığı hakkında kesin bir bilgi yok ancak Konya Ansiklopedisi’nde Ali Işık
tarafından yazılan “Şivlilik” maddesinde İmamı Şibli’ye izafe edildiğini veya
şehrin İslam öncesi Frigyalılar döneminden kalmış olabileceğinden söz ediyor.
Bu
coğrafyaya özgü olması nedeniyle; Frigler veya başka bir milletin geleneğinin
toprağın ruhuna sinerek günümüze ulaşması pekâlâ mümkün ayrıca dinî motiflere
bürünmesi de yaşamasına imkân vermiş olabilir.
Her
ne kadar Çin fenerine biraz soğuk dursak da zamanla bazı şeylerin değişimi
kaçınılmaz. Ne kadar değişirse değişsin, şehrin hafızasına kazınan bu geleneğin
daha binlerce yıl süreceğinden, geleceğin Konyalısının da bunu devam
ettireceğinden hiç kuşkumuz yok…
Ama
manilerimizi lütfen unutmayın:
“Şivli
şivli şişirdik
Erken
olan pişirmiş
İki
börek bir çörek
Bize
namazlık gerek”
“Şivlilik,
şivlilik…”
TAHİR
SAKMAN
24 Aralık, 2025
ŞURADA BİRKAÇ YÜZYILIM KALDI
ŞURADA
BİRKAÇ YÜZYILIM KALDI
Karlı,
çok soğuk bir Konya akşamında… akşam ezanları okunurken doğmuşum, anam öyle
anlatmıştı…
Neler
yaşadım neler… radyonun lüks sayıldığı günlerden cep telefonlarına, gazocağı
iğnesinden bilgisayarlara, at arabasına binmek ciddi parayken şahsi
otomobillere… İdare lambalarından avizelere… hepsi iyiydi de… şu anamın
maltızının yerine koyduğunuz tüp gazlar ve üzerindeki düdüklü tencere olmasa
iyiydi… Kalaylı bakır tastan su içmeyi özledim…
Kuru
fasulyelerin tadını bozdunuz, onu anladık ithal, peki, etli ekmekten, küflü
peynirli çarşı böreğinden ne istediniz de hamurunu mayasız yapıyorsunuz?
Ama
hep ileriydi yürüyüşümüz; ufuklar bizim içindi…
Çok
yaşadım, şikayetçi değilim tabii ki… “Daha” diyorum ki “birkaç yüzyıl daha
yaşarım!..”
“Sonra”
diyorum “anılarım bu şehrin kaldırımlarına hani bir şiirimde “paslı jilet gibi
kaldırımların/ yüreğimi çizer sessiz duruşun” dediğim, kaldırımların
çığlıklarına emanet… Ay dolanınca yüreğime boğum boğum, altında ağlayanın ben
olduğumu bir tek onlar hatırlayacak…”
Sizler
olmazsanız tadı olmaz biliyorum; onun için kendinize iyi bakın, nice yaşlara
hep birlikte sağlık ve huzur içinde…
TAHİR
SAKMAN
22 Aralık, 2025
MAZHAR SAKMAN’IN SES KAYITLARININ YAYIMI ÜZERİNE
MAZHAR
SAKMAN’IN SES KAYITLARININ YAYIMI ÜZERİNE
Geçenlerde
bir dostum yazmış özellikle türkü paylaşımlarımın altındaki beğeni azlığı
üzerine…
Merhum
babam Mazhar Sakman’ın türkü arşivini paylaşırken beğeni sayısını düşünüp
yayımlamıyorum. Kimseden de bir beklentim olmadı; tıpkı, hayatımın tüm
dönemlerinde olduğu gibi… Asıl beğeniyi, geleceğin edebiyat ve kültür tarihçisiyle
halk bilimcileri tarafından yapılacağını bilmenin onuru bana yetiyor.
Ben
sadece şehir kültürü adına üzerime düşeni yapmaya çalışıyorum ki bu üzerime
düşen kısmı tamamen kendi inisiyatifimdir. Ben de pekala saatlerimi bilgisayar
başında geçireceğime çıkıp gezebilirim, kendime zaman ayırabilirim elbette ama
kendimizi adadığımız Konya kültürü için hassaten türkü kültürü için pek çok
şeyden vazgeçip zamanımı böylesine önemli bir işe harcıyorum.
Tabii
ki zaman zaman aklıma gelmiyor değil; birkaç bin arkadaşım var ve bunların
tamamına yakın bölümüyle de ortak değerleri paylaşıyoruz. Bazen saatlerimi,
günlerimi harcayıp yayımladığım yazıların beğeni sayısına bakınca ister istemez
hüzünleniyorum… Bu aralar Facebook da paylaşımlarımı sanırım yeterince göstermiyor.
Benim için beğeni sayısından ziyade gösterim sayısı daha da önemli, baktığım
zaman 300-500 gösterim sayısı verilen bunca emeğin yanında oldukça düşük
kalıyor.
Belki
de ara vermem gerekiyor; çünkü kolay ulaştığımız zaman bazı şeylerin değerini
bilemiyoruz. Ulaşamadığımız veya zor ulaştığımız şeylerin değeri daha yüksek
oluyor nedense…
Asla
şikayetçi de olmadım, tek amacım türkülerin yitip gitmeden yayımıdır. Biliyorum,
onlar orada, bir gün internetin fişi çekilinceye kadar duracaklar.
Yayımların
arasına reklam da almıyorum, şehre mâl olmuş türkülerimizin gelecek kuşaklara
aktarılmasından da başkaca bir gayem yoktur.
An itibariyle 48 türkünün ses kaydını yayımladım. Başlangıçta 100'e yakın olan ses kayıtları gerek dostların elinde bulunan kayıtları vermesiyle ve gerekse arşivimi titiz bir çalışmayla incelemem neticesi kenarda köşede kalmış kayıtlarla 150’ye yakın olacağını şimdiden söylemek mümkün.
Yayımladığım
bu türküler bittiğinde, Konya türkü kültürü için eşsiz bir arşiv ve kaynak
olacağının da bilincindeyim. Konya oturaklarında seslendirilen türkülerin külliyatı ilk defa böyle bir bütün halinde yayımlanıyor. Zaman zaman bazı dostlar benden kayıt istiyorlar,
onların bu taleplerini karşılayamadığım için üzgünüm; ancak yayımladığım mecralarda,
Youtube, Facebook veya blog sayfamdan bilgisayarlarına, tabletlerine,
telefonlarına indirip saklamaları mümkün. Ayrıca kayıtların altına hasbelkader
edindiğim bilgileri de eklediğimden onları da ayrıca kaydetmeleri bir bütün
olması açısından önemlidir.
80’li
yıllarda çok istedim; Mazhar Sakman hayattayken görüntülü kayıtlar
yapılarak türkülerimizin arşivlenmesini ama ne yazık ki hiçbir kurum tarafından ki buna üniversite
de dahil ilgilenilmedi. Günümüzde Nuri Cennet hayattayken bu yapılabilir ama
aynı duyarsızlık sürüyor. En azından meraklıların elinde bulunan ses ve görüntü
kayıtları kopyalanarak bir “Konya Türkü Bankası” kurmak mümkün… Tabii ki bu da
mümkün olmayacak, birkaç türkü sevdalısı insanın arşivinde türkülerimiz yitip
gidecek… Geleceğin folklorcusu tarihe not düşerken elbette şehrin kendi
türkülerine, ecdadının sesine sırtını dönmesini de kaydedecektir.
Yaşantımın
büyük bölümünü Konya türkü kültürüne adamış birisi olarak en büyük mutluluğum;
türkülerimizin otantik haliyle geleceğe intikal etmesidir. Bu amacımın kısmen
gerçekleşmesini görmek en büyük servetim olacaktır.
Konya’nın,
Konyalının yaşantısını anlatan türkülerimiz, inanıyorum ki kıyamete kadar
söylenecektir…
Ecdadımızın
sesleri, şehrin semalarında yankılanırken bizim payımıza düşen dinlemekten başka
ne olabilir ki?
TAHİR
SAKMAN
17 Aralık, 2025
ÜZÜM YARATILMADAN ÖNCE SARHOŞTUK
ÜZÜM YARATILMADAN ÖNCE
SARHOŞTUK
Bir akşamüstü yollarına
düşseydim…
Can kanatlarımı sana doğru
açıp, başımı sır kapısının önüne koysaydım… seher vakti rahmetin kokularına
gark olabilseydim:
“Aklım her an tövbe
eder.
Nefsim her an tövbemi
bozar.
Arada kalmış biçareyim
İyi ki senin kapın
var.”
Seni kapın hep açık…
Gazi Mustafa Kemal
Atatürk… Ülkemizin kurtarıcısı, Cumhuriyetimizin kurucusu, sık geldiği Konya’ya
18 Şubat 1931 günü 9’uncu defa geldiğinde, on bir gün kalmıştır. 21 Şubat 1931
gününü ise tamamen Mevlâna Müzesi’nde geçirmiştir.
Bu ziyaret sırasında eski
Konya Milletvekillerinden Fuat Gökbudak ve o günlerde Konya Asarı Atika Müzesi
Müdürü olan Yusuf Akyurt’un ayrı ayrı anlattıklarına göre Atatürk, müze
müdürünün odasına girer girmez, “niyaz penceresi” üzerindeki Hz. Pir’in Allah’a
seslendiği rubaisini görmüş ve çevirisini Hasan Ali Yücel’e yaptırmıştır:
“Ey keremde, yücelikte
ve nur saçıcılıkta güneşin, ayın, yıldızların kul olduğu sen. Garip âşıklar,
senin kapından başka bir kapıya yol bulmasınlar diye öteki bütün kapılar
kapanmış, yalnız senin kapın açık kalmıştır.”
Atatürk bunu duyunca çok
duygulanmış, derin düşüncelere dalmış ve sonra şöyle demiştir:
"Hey koca Sultan!
Evet, bütün tekkeleri kapattık; fakat senin kapın kapanmadı."
Senin kapın, kıyamete
kadar ışık olmaya devam edecek…
“Duydum ki, kapıma
gelmiş, tokmağı olmadığı için, kapıyı vurmadan geri dönmüşsün. Bilmez misin?
Kalp kapısının tokmağı yoktur. O ancak içeriden açılır...”
Benden, bana açılan
kapılar…
Vahdet nurlarında…
okyanusun içinde damla… okyanusta damla ararsan bil ki okyanusta okyanustan
başka bir şey yoktur… Damla; okyanustur… Evde, ev sahibinden başka kimse
yoktur:
“Bir damlayım, ama;
denizim aslında
görünüşte küçüğüm
bir zerrenin yarısından
da.
Aşk terazisinde
tartılsam eğer;
daha büyüğüm âlemden
de.
Bir damlayım,
bir damlayım, ama;
denizim aslında.
Bunu ben demiyorum,
bu aşkın sözü
bir “hiç”im ben;
bir “hiç” aslında.” ***
Sonrası yolu olmayan bir
yoldur; elsiz ayaksız gidilen:
“Sen kapları, testileri
hele bir kır, sular nasıl bir yol tutar, gider.”
Ne testiye kıyabildik ne
kaplara… Şimdi çelik çomak oynamakla meşgulüz:
“Testinin şekliyle ne
vakte kadar oyalanıp duracaksın? Nakşından geç, ırmağa, suya yürü...”
Bu çelik çomak oyununda
payımıza düşen bu mudur?
Hz. Pir’in kutsadığı
belde-i muhayyere’de semalarınızı kaç aydınlattı Hz. Pir? Şekille oyalanmaktan
görebildiniz mi? Dünya gamından kapanmış
gözleriniz, yasınızı bile tutmaktan…
“Kardeş, mezarıma
tefsiz gelme. Çünkü Tanrı meclisinde dertli olmak yaraşmaz...”
A Pirim, biz seni sekiz
asır anlamaktan aciz kalmışız, bize susmaktan başka ne yakışır:
“Anladım ki susmak bir
cüsse işi, derin denizlerin işi. Sığ suları en hafif rüzgârlar bile
coşturabiliyor. Derin denizleri ise ancak derin sevdalar. Anladım ki, derin ve
esrarengiz olan her şey susuyor. Anladım ki susan her şey derin ve heybetli…”
Ne kendimizi bilebildik ne
haddimizi:
“Bin sene de okusam, ne
biliyorsun diye sorsalar bana, haddimi bilirim derim.”
“Aşk” diye diye içini
boşalttık, kelime anlamını yitirdi ne kelime kaldı ne işaret ettiği:
“Aşk nedir? Benim gibi
olursan anlarsın.”
Ne kendimiz olabildik ne
de senin gibi… kimliksiz rüzgârların önünde savrulduk:
“Anam aşk, babam aşk,
peygamberim aşk, Allah'ım aşk. Ben bir aşk çocuğuyum, bu âleme aşkı ve sevgiyi
söylemeye geldim.”
Sonrası söz mülkünün
bittiği yerdir:
“Tanrı beni aşk
şarabından yaratmıştır. Ölsem, çürüsem bile gene o aşkım ben. Ben öylesine bir
sarhoşum ki, aslım aşk şarabı.”
Bizim sarhoşluğumuz
şımarıklığımızdandır… Âşıkların ah çekerken:
“Cihanda üzüm
yaratılmamışken bizim canımız sarhoştu.”
Korkularımız firakındandır
artık:
“Batmayı, gözden
kaybolmayı gördün ya, bir de doğmayı gör. Güneş ve aya batmaktan hiç ziyan gelir
mi?”
Eyvallah Pirim, eyvallah
Hu…
Nasıl ki doğduk ışığına,
vuslatın bize helaldir!
Her ânımız şeb-i arus, her
ışığımız sensin artık…
***Mevlâna, “Divan-ı
Kebir”, çev. Doç. Dr. Nuri Şimşekler.
TAHİR SAKMAN
16 Aralık, 2025
HAYATIMA DOKUNAN İKİ MİSTİK RUH (EKMEK HER ZAMAN TAZE!)
HAYATIMA
DOKUNAN İKİ MİSTİK RUH (EKMEK HER ZAMAN TAZE!)
Hayatıma,
düşünce dünyama dokunan iki mistik ruhun birisi şehrimizden Hz. Mevlâna diğeri
Hindistan’dan Osho…
Bu
iki ruh farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda olsa da… İkisi de tüm dünyaya
mâl olmuş değerler… Aslında bu insanları zamana ve mekâna sığdırmak mümkün
değil…
Hz.
Pir yakınımızda olunca, biz Konyalılar değerini çok sonraları anlamış olsak da
ki en azından benim için öyledir; mistik arayışlar içinde olduğum dönemlerde… önce
çok şey öğrendiğim Amerikalı Bayan Charletto Anderson sormuştu (ışıklar içinde
olsun, bedenini geçtiğimiz yıllarda bıraktı) Anadolu mistiklerini… utanmıştım
hem de çok, yanı başımdaki değerden haberim yoktu… Duyardık, sadece o kadar…
Dönerdi (haşa) niye dönerdi amaç neydi, mesaj neydi? Sema neydi?
Sonra
Mevlâna okumaya başlayınca… çok şanslı bir adamım ki Hakkı Dede ile tanıştım ve
dizinin dibinde geçen 5-6 yıl içerisinde tasavvufun kokularıyla nasiplenmeye
çalıştım…
Mutasavvıflar
çok enteresan ruhlardır… Katı hükümlerin, kesin yargıların yerine insana
hoşgörüyü, varlığın aslında bir olduğunu şiirlerle, sema ile müzik ile
anlatırlar… ve tabii ki aşk ile…
Hz.
Pir’in ruhunda kopan fırtınaları… “Birisi âşıklık nedir diye sordu/ Bizim gibi
olursan anlarsın dedim” diyor Hz. Pir… Daha ötesi de var, varlığı birlemeyi
anlatan ama… öncesi olmadan sonrasını anlatmak yanlış olur, bilenler zaten
anladı…
Osho
da zaman zaman saygıyla söz eder Mevlâna’dan…
Elimde
bir sayfa fotoğrafı var; Osho’nun hangi kitabından çektiğimi hatırlamıyorum ama
bilgiler hep yeni… “Ekmeğin yapımı binlerce yıl öncesiyle aynı olsa da ekmek
her zaman taze…”
Yıllarca
meditasyon yapıp riyazetle meşgul olan bir adamın hikâyesini anlatıyor ve
yaşamın gerçeğini:
“Yıllarca
didindim sonra uçtum” diyor… Osho, “kargalar da uçar” diyor… 18 yıl çalıştıktan
sonra Ganj’ın üzerinde yürümeyi başaran adama da “bir lira verirsen sandalcı
seni karşıya geçirir” diyerek bunca yılın heba olduğunu anlatıyor…
Ve
asıl yolun “farkındalık” olması gerektiğini anlatıyor. Yaşamı; ezberden,
otomatiğe bağlayarak yaşamak yerine her ânın farkına vararak yaşanılması
gerektiğini anlatıyor.
Muhittin
Arabi, bir eserinde “vaktin oğullarından” söz eder yani ânın farkında olan
sufilerden…
Ve
devam eder Osho, “bunlar oyuncak, oyuncakların peşinden gitme” der…
Bütün
sufiler aynı şeyi söylerler; çünkü hakikat aynıdır, dünyanın neresine
giderseniz aynıdır, değişmez… “Kıyamete dek bir Musa örneği vardır. Işık
değişmez, değişen lambadır” der, Mevlâna…
Eğer
gönül coğrafyanızı hakikate açtınızsa, o hakikat sizi bulacaktır… Öğrenilmesi
gereken farkındalıktır…
Yemek
yerken, su içerken, her ne yapıyorsanız yaptığınız işin kendisi olursak
başarabiliriz… Ruh gibi yüce bir emanete bedenimiz ev sahipliği yaparken,
oyuncaklarla oynamak!..
Hayatıma
dokunan bu iki ruha saygılarımı sunuyorum…
Kendinizin
farkında olursanız, kim olduğunuzu hatırlayabilirsiniz…
TAHİR
SAKMAN
15 Aralık, 2025
KERPİÇ EVLERİN ŞANLI DİRENİŞİ
KERPİÇ
EVLERİN ŞANLI DİRENİŞİ
Bizim
asıl sıkıntımız ne biliyor musunuz?
Hani
eskiye özentimiz var ya, ah vah ettiğimiz! Önce elbirliğiyle yok ettik sonra
şöyleydi böyleydi diye konuşuyoruz… Yok ederken neredeydiniz beyim?
Sizi,
o anlı şanlı günlerden silah zoruyla mı getirdiler, kendinizin hiç mi katkısı
yok, hepimiz sütten çıkmış ak kaşık mıyız? Kerpiç evlerin şanlı direnişlerini
birlikte kırmadık mı? Önce o evleri, içindeki yaşanmışlıklara bakmadan,
hatıraları bir kalemde silen bizler değil miyiz?
Kata
çıktık… katlanmak olduğunu çok sonraları öğrenecektik oysa…
Şimdi
hangimiz gider katları bırakıp? El cevap, hiçbirimiz… ama ah vah etmeye
bayılırız yani yeni deyimle “nostalji” yaparız, arkası gelmez… en cesurumuz,
bir yerlerde bir arsa bulup veya köyümüz varsa arada bir gidip mangal yakıp
geliriz o kadar…
Sonra
yine başlarız; kalorifer peteğine sırtımızı verip soba yaktığımız günleri
hatırlamaya… Eğer torun torba
sahibiysek, ballandıra ballandıra anlatma yarışına gireriz…
Soba
kurmayı gençler elbette bilmez ama bizler âlâsını biliriz…
Her
yıl, ağustosun 15’inden sonra odun kömür stoklandıktan sonra ekim ayının
sonlarına doğru soba telaşesi başlardı. Boru ne kadar uzun olursa, duman evin
içinde ne kadar dolaşırsa o kadar verimli olacağından cambazlıklar da başlardı…
Eğreti merdivenlerin, sandalyelerin üzerinde borular, dirsekler birbirine doğru
geçirilir ve arada bir soba teliyle sarılarak hatta tavana çiviyle asılarak
desteklenirdi. Baca bağlantısı yapılmadan önce mutlaka bir gazete kâğıdı
yakılarak bacanın çekişine bakılırdı. Aslında tam bir eğlenceydi… Sizi bilmem
ama ben çok eğlenirdim…
Elimiz
yüzümüz kara olurdu ama… ama o kara, günümüzün karaları yanında hiç kalırdı, o
kesin…
Sonra
gelsin soba keyifleri… eğer bir de kuzine kurmuşsanız en kolayı fırınında
patates pişirmekti… Hani kumpir diyerek, bir ton para verip alıyorsunuz ya,
işte onun babası bu kuzinenin fırınında pişen patatestir. Kuzine yoksa düz
sobanın üzerinde de aynı lezzeti alabilirsiniz… Tabi kuzinenin üzerinde
yemekler imil imil pişerken (mesela kuru fasulye) fırınında da tel kadayıf
kızartılırdı… Ayrıca üzerinde boy boy güğümler… Aşım suyu, başım suyu
mevzuları!
Ama
asıl zirve kestane patlatılıncaydı…
Kalorifer
peteklerinin üzerinde kestane… fiyatını söylemeye gerek var mı, var mı
cesaretiniz bir kilo kestane almaya… Yılbaşı da yakın ne güzel olur değil mi?
(Bu soru bizim yaştakilere!)
Eğri
oturup doğru konuşalım artık hiçbirimiz, o evlere geri dönemeyiz ama çenemiz de
hiç durmaz!
Babaannem
Vesile Hanım’ın Akbaş Mahallesi’ndeki (şimdi Sahipata Mahallesi olmuş!) kerpiç
evleri yüz yıl ayakta kaldı… Çelenleri sağlamsa, su almazsa kerpiç evler
betondan sağlam ve aynı zamanda ekonomik… (Çatıdan üzerinize yağan hasır
parçaları da ikramiye!..) Peki, şimdi “haydi bir kerpiç ev yapıp, oturalım”
desem, kimse gitmez…
Peki
bunca nostalji nereye gitti?
Galiba
yaş aldıkça çenemiz düşüyor ve kendimize mevzu arıyoruz… Durum bundan ibaret…
/direnir kerpiç evler
damları baharda yeşil
-ve kışın naylon
kaplıdır-
boyunları bükükse de çocukların
sedirler altın kalplidir/
demiştim
“Sedirler” başlıklı şiirimde… kerpiç evlerin direndiği kadar bizler direnemedik
ve yenildik beton kutulara…
Şimdi
kalkmışız, beton ve demir yığını çok katlı kutuların içinde nostalji yapıyoruz;
asıl nostaljinin yakında kendimiz olacağını hiç aklımıza getirmeden…
Konyaolay.com
TAHİR
SAKMAN
10 Aralık, 2025
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 48 BÜLBÜLDEN BİR NİDA GELDİ GÜLLERE (BÜLBÜL)
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 48 BÜLBÜLDEN BİR NİDA GELDİ GÜLLERE (BÜLBÜL)
BÜLBÜLDEN
BIR NIDA GELDI GÜLLERE (BÜLBÜL)
Bülbülden bir nida geldi güllere
Sefasın sürmeden geçti gidiyor
Üftâdeler yalın ayak yollara
Ağlayı ağlayı düştü gidiyor
Bahar eyyâmında bülbül sesinden
Çıkarmış perçemin fino fesinden
Eyvah gönül kuşu can kafesinden
Pervâz edip uçtu uçtu gidiyor
Yiğitlik bâbında beysin paşasın
Mevlâm ömür virsin binler yaşasın
Gelin ey bi-vefâ helâllaşasın
Şem’i ecel câmın içti gidiyor
Günümüzde
gerek Konya’da ve gerekse TRT’ de çok değişik şekillerde okunmakta olan bu
türkümüz, 1783-1839 yılları arasında yaşayan ünlü Âşık Şem’î’ye aittir.
Yaşadığı yıllarda büyük üne kavuşan, muamma düzme ve çözmede büyük hünere sahip
Âşık Şem’î, döneminde bütün âşıkları mat etmiş ve Padişah III. Selim’in katında
saz çalıp, şiir okuma mutluluğuna da erişmiş... Mükafat olarak da Konya
Subaşılığı ihsan edilen Âşık Şem’i bundan dolayı da şehrin ilk belediye başkanı
olarak kabul edilir.
Konya’nın
bir âşıklar şehri olduğu yıllarda ünlü âşık Dertli ile birlikte Türbe Önü’ndeki
Sulu Kahve ismiyle bilinen âşıklar kahvesini işleten Âşık Şem’i, divan
şairlerimizden Silleli Sururi’nin de ustası olarak bilinir.
Padişah
huzuruna kabul edilmeden önce İstanbul’da bir âşıklar kahvesinde kendi şiirlerinin
çalınıp okunduğunu görerek kimliğini gizler ve saz çalmak, şiir söylemek istediğini
söyleyince kendisiyle, kılığına kıyafetine bakılarak alay edilse de sazı eline
alır ve hiçbir âşığın çözemediği şu muammayı söyler:
Erenler
dünyaya gelmezden evvel
Bir
ezan okunda sedası nerde
Cümle
kitap gökten inmezden evvel
Bir
elif okundu noktası nerde
………………………………
………………………………
Ne
el değmiş ne göz görmüş bir nesne
Kendisi
yapılmış binası nerde
Zahidin
döktüğü kanlı yaşlarda
Kantar
ile dert bulunur başlarda
Hüma
derler bir kuş vardır kuşlarda
Gökten
yere inmez yuvası nerde
Çok
cehdettim indiremem bir dala
Akranı
bulunmaz hayyale’s salâ
Anlanıp
dinlenmez böyle bir mâna
Bunu
Şem’i söyler ustası nerde
Mahlasını
tapşırınca bütün âşıklar Şem’i’nin ellerine sarılır, özür dilerler. Muammanın
aylarca âşıklar kahvesinde asılı kaldığı ve çözülemediği söylenir. Nihayet ünü
saraya ulaşınca padişah huzuruna çıkar saz çalıp, şiir söyler. Bununla ilgili
olarak bir gazelinde şöyle söyler:
“Dinlenilmez
oldu şimdi dürr-i meknun söylesen
Şah iken elfazını Sultan Selim Han dinledi”
Konuyla
ilgili olarak Şair Feyzi Halıcı tarafından 1982 yılında Kültür Bakanlığı
Yayınları arasında çıkan “Âşık Şem’i Hayatı Ve Şiirleri” isimli eserde daha
detaylı bilgiye erişmek mümkün.
![]() |
| Fotoğraf Kemal Soylu. 26 Mart 1987 tarihinde Yeni Meram gazetesinde yayımlanmıştır Mazhar Sakman oğlu Tahir ile birlikte Âşık Şem'i'nin mezarı başında... |
Türkünün
notası Mazhar Sakman tarafından yazılarak Konya’da, 30 Mart 1963 tarihinde
Şehir Postası gazetesinde yayımlanmıştır.
TAHİR
SAKMAN
Kaydol:
Yorumlar (Atom)




















