TAHİR SAKMAN
YAŞAM KÜLTÜR SANAT EDEBİYAT
19 Ocak, 2026
18 Ocak, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 51 EŞMEKAYA’NIN KAVAKLARI GÖLGELİ
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ
HAZİNESİ 51 EŞMEKAYA’NIN KAVAKLARI GÖLGELİ
Konya oturaklarının vazgeçilmez
türküleri arasında yer alan bu eser serbest usullü kısımlarıyla dikkat çekiyor.
Mazhar Sakman’ın otantik tavrıyla kayıtlarımızın arasında yer alan türkünün
metni de yine Mazhar Sakman’ın okuyuşu şekliyle şöyle:
EŞMEGAYA’NIN GAVAKLARI GÖLGELİ
(Yâr yâr ey) Eşmegaya’nın
(da) gavakları gölgeli (yâr yâr ey)
Yel vurdukça denizleri (deryaları)
dalgalı (aman aman) (2)
(Aman) Bugün
(de) efelerin başı gavgalı (yâr yâr ey)
Beyleri
beyleri (vay anam) Eşmegaya beyleri (aman aman)
Benleri
aklıma düştükçe yitiriyom evleri (aman aman)
(Yâr yâr ey) Karşıdan geliyor bir buhur deve (yâr yâr
ey)
Ağzında
yandağı (belâlım) yer geve geve (aman aman) (2)
(Aman) Gız Mevlâ’yı seversen gel bizim eve (yâr
yâr ey)
Benleri
benleri (vay anam) Zarife’nin benleri (aman aman)
Benleri
aklıma düştükçe şaşırıyom evleri (aman aman)
(Yâr yâr ey)
Karşıdan geliyor üş beş kır atlı (yâr yâr ey)
İçinizde
var mı Hacı Osman Bey adlı (aman aman)
(Aman) Nazlı yârimin cilvesi pek tatlı (yâr yâr
ey)
Beyleri
beyleri (vay anam) Eşmegaya beyleri (aman aman)
Benleri
aklıma düştükçe ağlarım geceleri (aman aman)
Bugün Aksaray ilinin Eskil ilçesine bağlı bir belde
olan Eşmekaya, eskiden Konya’ya bağlıymış ve kavakları kadar zengin hovarda
beyleriyle de meşhurmuş... Konya’nın Meram’dan sonra ikinci bir mesiresi gibi,
Konya’dan kalkıp gelen hovardalar, Eşmekaya beylerinin himayesinde günlerce
süren oturaklar düzenlerlermiş.
Bin dokuz yüzlü yıllarda “Hacı Osman Bey” adlı bir Eşmekaya beyinin maiyetinde “Benli Zarife” adıyla tanınan çok güzel
bir oyuncu kadın varmış... Türkü ona yakılmış (Kaynak: Mazhar Sakman). Mazhar
Sakman’ın türkü defterinde yukarıdaki nakarat ek olarak şu nakarat yazılıdır;
Evlerim
evlerim hanay yüksek evlerim
Hanay
yüksek evlerimde deli gönlüm eğlerim
https://www.youtube.com/@tahirsakman-Konya
https://youtu.be/xvu3tj1EtrU?si=WejBYse9nC3NVT_x
TAHİR SAKMAN
17 Ocak, 2026
ATATÜRK’E SÖZ VERDİK!
ATATÜRK’E SÖZ VERDİK!
Biz Atatürk’e söz
vermişiz…
“Onu görmesek de" diyemem çünkü biliyoruz ki o ve kahraman silah arkadaşları olmasaydı bugün asla özgür
olamayacaktık…
Eserlerini görmekten öte
yaşıyoruz: Cumhuriyetin tüm kurumlarıyla, vatanın her karışında, bayrağımızın
dalgalandığı her yerde onun ismi, onun resmi yüreğimizdedir…
Ben, yolumu Atatürk ilke ve inkılaplarına göre
çizdim ve bu rotadan asla şaşmayacağım.
Aslında bu yolu; Yüce Önderim Atatürk çizmiştir ve kıyamete dek baki kalacaktır…
Tabii bu demek değildir ki
1930’ların dünyasına hapsolacağız; bilakis, tam aksine,
uygarlığın gerektirdiği çağın donanımlarıyla daima ileriye; Türk Ulusunun bekası
için kimseden icazet almadan, tam bağımsız, özgür Türkiye için çalışacağız.
Bu ülkede ezan dinmemişse,
bayrak inmemişse, bunu Kuvayı Milliye’ye ve Cumhuriyetin kurucu kadrolarına
borçlu olduğumuzu asla unutmayız.
Ulu Önderimiz Atatürk, yüce
bir fikir olarak aramızda yaşamaktadır.
Biz, her baktığımız yerde
onu ve silah arkadaşlarının eserlerini görmekle, her an onurlanıyoruz…
O, Türk’ün atasıdır…
Türklüğü yeniden ayağa kaldırmış, kurduğu devlete, Türk ismini vermiştir. Türk’ün
olması gereken yeri göstermiştir.
Bizler Atatürk’e söz
verdik; kurduğu Cumhuriyeti ilelebet yaşatmak boynumuzun borcudur…
TAHİR SAKMAN
16 Ocak, 2026
ÖLÜM GİBİ BİR ŞEY
ÖLÜM GİBİ BİR ŞEY
Konya
kültüründe yaprak dökümü sürüyor…
Hayat;
gerçeğini çok çarpıcı bir şekilde suratlarımıza çarpmaya devam ediyor. “Ne
zaman unutsam adını/Ölüm gelir vurur tokadını” demiştim…
Ölüm;
sürekli tokadını vururken… bir başka şiirimde de “ne çok ölüyoruz” demiştim…
Ölümden miydi korkularımız yoksa yalnız ve bilinmez bir yolculuğa çıkmanın
korkusu muydu bu?
Sonuçta,
yalnızlaşıyoruz…
Onu
ilk tanığımda, çocuk yaşlarımdan yeni yeni çıktığım yıllardı… 70’li yıllarda
babamın Tevkifiye Caddesi’ndeki mütevazı saatçi dükkânına gelirdi. Gepegenç bir
avukattı ve iş yerimizin karşısında bulunan Dedeler Hanı’nda büro açmıştı.
Konya Kültür ve Turizm Derneği’nde Feyzi Halıcı’nın sohbetlerine de katılırdı.
İyi
bir hukukçuydu ama bizler onun hukuk yönünden ziyade kitaplarıyla tanımaya
başladık… Şiirleriyle ve düşünce kitaplarıyla ismini kalplerimize kazıdı… O
şair kimliğini hiçbir zaman ön plana çıkarmayı istemedi, kendini hep gizledi…
İşin hep mutfağında kalmayı tercih etti. Gençlere yol gösterdi, evindeki eşsiz
kütüphanesinin kapılarını onlara açtı, yazar adaylarına rehberlik etti…
Uzun
bir ömürdü… ama hangi ömür uzun olabilirdi ki? Şehir kültürüne kazandırdığı kitaplarla
ölümsüzlüğün kapılarını aralamayı başarmış, sessiz ama vakur duruşlu bir can
olarak gönüllerde yer etti… 82 yıllık ömründe okumaktan, çok okumaktan gözleri
yorulmuştu; önce gözlerini bıraktı sonra bedenini…
Bugün
Ali Uğur Gündem ağabeyimizi ebediyete uğurladık…
Şiirlerini
kalbimize gömmedik; onları gökyüzünün saf bulutlarına emanet ederken, şehir
yine aynı umursamaz tavırlarıyla savruluyordu…
Ali
Uğur Gündem abimiz “Yorgun Ümitler” isimli kitabında seslenirken:
BİR ŞEY
Bu da bitti hatıralar
Dumanında seni saklar
Tutar nabzını gecenin
Gelir kanar gider kanar
Artık bitti her şey
Bir soru ki hayat
Ölüm gibi bir şey
Sanki
şiirle son sözünü söylüyordu…
Ölüm gibi bir şey… Hayat; ölüm gibi bir şey işte…
TAHİR SAKMAN
“GİR AĞLA ÇIK AĞLA” KONYA
“GİR AĞLA ÇIK AĞLA” KONYA
Şimdi
ağlama zamanı…
Yaşadığım
ve sevdiğim şehrin mütedeyyin, muhafazakâr halkının önemli bir özelliği vardır…
Cebine dokunmayacaksın…
Kim
bu şehrin halkının cebine dokunursa kaybeder…
Sessiz
sedasız gelen elektrik, su, doğal gaz faturaları can yakarken… Üstüne bir de
emlak vergilerinin yüzde 500‘e varan artışı, tuz biberin de ötesine geçerek halkın
canını acıtmıştır…
Doğal
gaza ve elektriğe yapılan zamdan haberimiz yoktu ve nedenlerinin ne olduğu hakkında
da hiçbir açıklama yok… Allah için sudan haberliyiz; zamlar ortalama üç ayda
bir otomatiğe bağlandı…
Ve
bir açıklama geldi ki evlere şenlik…
Barajlar
kurumuş, şehre su vermek için yüzün üzerinde kuyu kazılmış ve bu kuyuların 84
adedi şehir içindeymiş… Sözü Ankara Belediyesi’ne getirip bak biz yaptık diyorlar…
ama şehrin 84 yerinden oyulduğu gerçeğini de göz ardı ediyorlar.
Geçen
haberlerde okumuştum; şehre 30 km mesafede obruk oluşmuş… Peki sizin açtığınız
bu kuyular yarın bir obruk oluşumuna sebep olursa? Ovadaki çöküntülerden de ders
alınmadığı görülüyor…
Yeraltı
sularını çekmenin bir başka tehlikesi de sürekli görmezden geliniyor. Rezerv
sularının yerine gelmesi 150 yıl sürüyormuş…
Bunu
yapacağınıza tasarruf çağrıları yapsanız, kesintiler dahil tedbirler alsanız
olmaz mı?
Bunu
yapmıyorlar ama şehrin altına kuyular kazıyorlar, ne derece doğru… İlgili
kuruluşlardan bir tavır almasını ve halka açıklama yapmasını bekliyoruz…
Emlak
vergilerine gelince… Emekli maaşlarına, memur maaşlarına, asgari ücrete yüzde
500’e varan zam yapıldı da siz de ona dayanarak, enflasyon budur diye mi
yaptınız? Vatandaşlar mevcut vergileri ödemekte zorlanırken, bunu nasıl
ödeyecek hiç düşündünüz mü?
Konyalının
cebine dokunursanız kaybedersiniz…
Mesele
siyaset üstü… Böyle bir zam nerede görülmüş ki? Umarım halkın sesine kulak
kapatılmaz ve zamlar geri alınır…
Değilse;
“gir ağla, çık ağla” Konya…
TAHİR
SAKMAN
15 Ocak, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 50 ELMALARIN YONGASI
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 50 ELMALARIN YONGASI
Bu eski kayıtta; Mazhar Sakman çalıp söylerken kendisine udi Cenap kendi ile kanuni Kazım Büyükşalvarcı eşlik ediyor.
https://www.youtube.com/@tahirsakman-Konya
https://youtu.be/8TusGIJwdDc?si=nImmnjd_kXcjY-Aa
TAHİR SAKMAN
GELDİ İSMET (PAŞA) GİTTİ CEHALET
GELDİ İSMET (PAŞA) GİTTİ CEHALET
Yani
böyle bir lafa ne denir? Gaflet mi cehalet mi?
Sayesinde
meclisinde oturduğunuz… eğer o insanlar; o meclisin kurulması ve yurdun
selamete çıkması için kelle koltukta… hani seçim meydanlarında
değil; savaş meydanlarında, yeri geldiği zaman göğüs göğse süngüyle mücadele
ederek…
İki
meydan muharebesi kazanarak “Türk’ün makus talihini yenmiş”, kulağının duyarlılığını
yitirmiş, yetmemiş; Lozan’da bu ülkenin tapusunu yedi düvele rağmen kazandırmış
bir kahramana kalkmışınız “geldi İsmet, gitti kısmet” diyebiliyorsunuz… Pes
yani!
O
İsmet gelmeseydi… Bugün siz o koltukta oturamazdınız dahası ne bayrağımız
dalgalanırdı ne ezanımız okunurdu… İsterseniz kendinizi, “İsmet” diyerek her
türlü nezaketten uzak hitap ettiğinizi sandığınız kişiyle bir kıyaslayın…
Bakın,
İsmet değil; o, milletin “İsmet Paşa”sıdır, soyadını kazandığı iki büyük meydan
muharebesinden almıştır, o İsmet İnönü’dür… Lozan’da dehası, sabrı ve kararlı
duruşuyla Lozan’ın yani ülkemizin de mimarıdır.
Bir
taraftan da tersine okumaya çalıştım…
İsmet
Paşa geldiği zaman doğrudur; kimilerinin kısmeti kıyamete dek kesilmiştir.
Mesela
kapitülasyonların, imtiyazların, din baronlarının, din tüccarlarının; halkın
yüce duygularını istismar ederek onların sırtından geçinen asalakların elbette
ki kısmeti kesilmiştir.
Bu
konuda yerden göğe kadar hakkınız var beyim; vallahi de haklısınız billahi de…
İsmet
Paşa’yla istiklalimiz gelmiştir, Türk aydınlanmasının önü açılmış, ülkemiz yedi
düvele rağmen kazandığı özgürlüğünü, sanayi ve tarımda yapılan atılımlarla, çiftçilikten
başka iş bilmeyen Anadolu insanının ticaret ve sanayi alanlarında önü açılarak kurulan
fabrikalarda, Türk yükselmesine öncülük etmiştir…
Bu
yüzden size kızamıyorum; kimlerin kısmetinin gittiğini bu vesileyle hatırlattığınız
için belki de size teşekkür etmeliyim…
Geldi
İsmet (Paşa) gitti cehalet… Minnettarız…
TAHİR
SAKMAN
13 Ocak, 2026
TAKKELİ'DE KAR SESİ
TAKKELİ'DE KAR
SESİ
Bugün
öğleden sonra “Takkeli’de karın sesini duyunca” Altınapa Barajına doğru
yollandım…
İyi ki de
gitmişim… Hani ne zamandır özlediğimiz karı gördüm; Akyokuş’u geçip baraja
yaklaşırken kar atıştırmaya başladı, zaten önceden yağmış ve her tarafı temiz,
tertemiz beyaz bir örtüyle kaplamıştı… Konya kent merkezine yağmayan kar,
buraları az da olsa örtmüştü…
Çocuklar
gibi sevindim… Sadece ben de değildim sevinen; arabalarıyla gelen birkaç aile,
çocuklarıyla kardan adam yapıp çoktan kar topu oynamaya bile başlamışlardı…
Umarım bu
yağışlar az da olsa baraja bir can suyu olur; çünkü buna çok ihtiyacımız var…
Konya’ya
kuş uçuşu 10 dakikalık bir mesafeye yağan kar nedense bu sene şehir merkezini
sürekli teğet geçiyor. Bir kar yağsa; belki doğal gaza ödediğimiz… sahi sizin
de şikâyetiniz vardı değil mi?
Bütün bir
şehir şimdi feryat figan; kimisi doğal gazdan kimisi elektrikten, sudan… ama
vatandaşların gerekçeleri asla sudan değil… Dikkate alınır mı?...
Bir de
emlak vergileri var… Aşırı artışların olduğu söyleniyor… şahsen ben bakmaya
korktuğum için bakamadım…
Asgari
ücret, emekli maaşları, hayat pahalılığı, enflasyon vs. vs. … Liste uzadıkça
uzuyor.
Bir kar
yağsa hepsini unutup, sokağa çıkacağım, kar topu atacağım; halkın sesine kulak
kapatan kim varsa…
![]() |
Eskiden kış günlerinde kar küreyicileri olurdu; ellerinde fırın küreğine benzeyen küreklerle, toprak damlara çıkar karları kürerlerdi… Küremezseniz ne olur? Toprak, çorak toprakla kaplı damlar, karlar erimeye başlayınca “esnaf dükkânı, akmazsa damlar” sözü gereği damlamaya başlardı. Tabii bir de bu kerpiç evlerin karın ağırlığını çekemeyip çökmesi gibi bir tehlike de söz konusu olurdu. Çözümü basitti, karları küremek…
Kürenen karlar… Eski Konya fotoğraflarında görmüşünüzdür; evlerin boyuna kadar yükselen karların ortasında bir patika gibi yol açıp ilerlemeye çalışan Konyalıları… Aslında o kadar kar yağmıyordu ama damlardan kürenen karlar nedeniyle yığınlar oluşuyordu.
Bolluk ve
bereket zamanlarıymış… Yemek destanı… Konyalı Şerife Hanım, Konyalıların taktığı
isimle “Bülbül Hoca” geldi aklıma, rahmet olsun… Yemek Destanı’nda şöyle
sesleniyor:
/Bihamdülillâh yedik
nimet ve nanı
Bizim zamanımız bolluk
zamanı/
Destanın mısraları
arasında mı kalacak bu “bolluk zamanı?”
Öğleden
sonra Altınapa Barajı ve etrafını beyaza bürüyen kar, akşamüzeri Konya’ya ulaştı…
Ben bu yazıyı yazarken zaman zaman savrulan kar taneleri aslında buğday
başaklarının müjdecisi…
Bizim gördüğümüz
bu bolluk zamanlarını, gelecek kuşakların da görmesi ve tek dileğimizin kar
tanelerinin arasında yitip gitmemesi, tek umudumuz…
Şehir
beyaza bürünürken, umutlarımızı gelecek için hep diri tutuyorum…
TAHİR
SAKMAN
12 Ocak, 2026
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 49 SÜPÜRGESİ YONCADAN
MAZHAR SAKMAN TÜRKÜ HAZİNESİ 49 SÜPÜRGESİ YONCADAN
Konya oturaklarında çalıp söylenen bu zarif türkünün o dönemlerde Konya'ya bağlı bir ilçe olan Karaman'da çok çalınıp söylendiği ve bir Karaman türküsü olduğu merhum Mazhar Sakman tarafından sıkça dile getirilirdi.
https://www.youtube.com/@tahirsakman-Konya
TAHİR SAKMAN
10 Ocak, 2026
SALINCAKTAKİ KIZ
SALINCAKTAKİ
KIZ
Çıraklık
dönemlerinde ben de onunla sallanırdım; gamsız kedersiz…
O
sallandıkça, ona dokunmak için mutlaka bir bahane bulurdum. Merhum babam Mazhar Sakman, her seferinde
çalıştığı tezgâhtan başını kaldırır gözündeki pertavsızı çıkarmadan bana
bakardı. Bir şey demezdi ama “ben kuş uçurma” dediğini anlardım.
Buradaki
kuş, işine bak anlamındaydı. Değilse “kuş vardı da uçurmadık mı” deme şansım
yoktu; çünkü guguklu saatlerdeki kuşları çoktan uçurmuştum…
O
kadar gamsızdı ki sanki dünyayı salıncağın ucuna takmış sallanıyordu. Oldukça
neşeli bir kızdı; gece gündüz, yaz kış, yağmurda karda asla sallanmaktan
vazgeçmiyordu. Nasıl sallandığını en sonunda çözmüştüm; kurmak gerekiyordu. O
sallandıkça zemberek boşalıyordu ama tükenen ömürler oluyordu…
Keşke,
babamın Tevkifiye Caddesi’ndeki o merdiven altındaki dükkânda hep çırak olarak
kalsaydım… Çok mutlu günlerimdi, ne vardı da büyüdük sanki!
O sallanan
kıza bakıp ne hikâyeler kurmuştum… Lambadan çıkan cin… yok, istemem ama uyuyan
bir prenses olsaydı… Sallandıkça uyanırdı belki…
Sonra
çevremizde sarraflar çoğaldıkça; onlar çoğaldıkça bizler, zanaatkârlar azaldık…
Onlar kadar kira ödememiz mümkün değildi. Bir eylül ayında, hazan mevsiminde
dükkânı boşaltmak zorunda bırakıldık. Size bu hüznü anlatamam, tarifi yok… O
hengâmede nereye kaçtı bilmiyorum sanki hikâyeden kaçan başrol oyuncusu gibi
sır oldu…
O
dükkândan sonra babamın bedenini bırakmasından ve bendenizin de birkaç dükkân
değiştirmesinden; İstanbul Caddesi’nde bir yıl sonra Türbe Caddesi’nde geçen uzun
uzun yıllardan sonra (tam tamına 22 yıl) pilli saatlerin yaygınlaşmasıyla, yıllardır
ekmek yediğim mesleğimi, saatçiliği bırakmaya karar vermiştim.
Bu
kaçıncı hüzündü; yine bir başka eylül hüznünde dükkânımı boşaltırken, o
sallanan kız çıkageldi…
Belli
ki saatini yitirmişti sallanmıyordu ama hâlâ hayat doluydu. Tozlanmıştı. Uzun
zamandır sallanmadığı her halinden belli oluyordu. Dükkânı boşaltmanın hüznü,
yerini eski bir dosta kavuşmanın heyecanına bırakmıştı…
O,
salıncaktaki kız bende hâlâ duruyor: eski zaman masallarından efsunlarla gelen bir
hatıranın izlerini taşıyor. İkimizden başka bir tanığı yok bu dostluğun… Ben
ölünce o sallanmasa da o günlerin anısını yaşatmaya devam edecek…
Geçtiğimiz
günlerde bir benzeri, internette yapılan bir mezatta karşıma çıktı…
Bir kanadı
kırık bir kuş gibiydi; ilgiye ve sevgiye muhtaç bir haldeydi. Bu tamir değildi;
eski bir dosta yıllar sonra rastlayıp hal hatır sormak, yaralarını sarmak,
acılarını paylaşmak gibiydi.
Ve
şimdi oyuncağına hasret kalmış çocuk sevinçleriyle, çalışma odamı sallanarak
şenlendiriyor… Aslında onunla ben
sallanıyorum:
Bu
dünyanın gelmişine geçmişine…
TAHİR
SAKMAN
07 Ocak, 2026
TÜRKÜ SÖYLEMEYİ HAK ETMELİ İNSAN
TÜRKÜ SÖYLEMEYİ HAK ETMELİ
İNSAN
Hani zaman zaman dilimize
takılan türküler olur; bazen istemsiz bir şekilde bazen de yüreğimizden kopan bir
sesle söylemeye çalışırız…
O türküleri sizlerden önce
yüreklerinde hisseden ve yıllarını o türküleri çalıp söylemek için harcayan
insanlar vardır. O insanlar ki kendilerini türkülerin yanık ezgileri içerisine
saklarlar. Söyledikleri türküler aslında kendilerinin yaşam biçimidir. Onlar
türkülerle ölümsüzlük kapısını aralamış insanlardır.
Geçmişten günümüze
lütfedilen bir altın zincir gibi olan bu ustalar, altın halkaların bitmemesi
için çabalarlar; el verirler el alırlar, yeni kuşaklara dünün seslerini
yansıtırken o heyecanı içlerinde hissetmemeleri mümkün mü?
Bu insanlardan bir tanesi
de… sizler tanıyorsunuz zaten Nuri Cennet ağabeyimizdir… O ilerlemiş yaşına
rağmen türkülerimizi yanık ve gür sesiyle tıpkı ustalarından el aldığı gibi,
onlardan öğrendiği gibi hâlâ okuyor…
84 yaşına merdiven
dayamasına rağmen hâlâ o, kırk yılı aşkın bir süredir tanıdığım Cennet abi;
aynı özü sözü tok, tabiri caizse taşı gediğine koyan, söyleyeceğini kısa yoldan
söyleyiveren…
Ah Cennet abi, senin gibi
insanların, senin gibi Konyalıların nesli çoktan tükenmek üzere…
Bana, yüreğinden çığ gibi düşen, Hakk aşkıyla yanan yüreğinden kopup gelen duygularla kaleme aldığı iki tane şiirini emanet etti, onları da önümüzdeki günlerde yayımlayacağım.
Dün Cennet abiyle biraz
sohbet ettik, tabii ki türküler, Konya türküleri üzerine… Birlikte üzüldük,
Konya türkülerini Konya ağzı yerine, Abdal ağzıyla veya “Angara” ağzıyla,
Kırşehir ağzıyla okumaya yeltenenleri duymanın verdiği hüzünle… Öz be öz bir
Konya türküsü olan İnce Çayır’ı bile “Angara’nın tren yolu” diye okumaya
çalışanlara hayıflandık…
Oysa türkülerimizin
hafızaları hâlâ aramızda varken, bunca imkâna rağmen bir Konya diskografisi
yapamamanın ayıbı mı desem yoksa bilinçli ihmali mi? Karar sizin… Hepimizin bu
konuda yapabileceğimiz çok şey varken… Hepimiz kabahatliyiz…
Sonra kalktık bir başka
ustanın ziyaretine gittik. Muammer Ezder ağabeyimiz 94 yaşında dev bir çınar… Konya
divan sazının önemli ustası Mazhar Sakman’ın yanında en çok çalanlardan… Yıllar
önce kendisiyle, 2013 yılında, Anadolu Manşet gazetesinde çalıştığım dönemde “Güneşi
doğdurduğumuz zamanlar” başlıklı bir söyleşi yapmıştım ayrıca birçok oturakta
sazını dinleme fırsatım olmuştu…
Tertemiz bir can… Konya
oturaklarının işret ortamlarında asla içki içmemiş… hatta sigara içmemiş, bunu
muhterem eşi Ayten Hanım ki o da 87 yaşında, doğruluyor “tertemiz bir insan”
diyor…
Ayten Hanım, Ankara’dan
Konya’ya gelin geldiğinde 16 yaşında olduğunu söylüyor. Dile kolay 71 yıldır
müzisyen bir eşin yanında bir ömür, mutlu… Ayten Hanım, çok hareketli, cevval
oldukça güler yüzlü, hayat dolu…
İki müzisyen bir araya
gelince… Cennet abi zaten bahane arıyor ve yanık sesiyle önce türkü sonra ilahi
okuyor ve bana da kaydetmek kalıyor…
Konyalılara da kendi
değerlerine sahip çıkmamanın aslında ecdadımızın sesine sahip çıkmamak
olduğunun bile farkında olmayarak yaşamak kalıyor…
Dilindeki o türküyü söylemeye
ne kadar hakkı varsa…
Fotoğraflar, Tahir Sakman
Koleksiyonu:
1-Soldan sağa; Tahir
Sakman, Muharrem Ezder, Nuri Cennet
2-Video; Nuri Cennet Konya
Methiyesi.
3-Muharrem Ezder muhterem
eşi Ayten Hanım’la.
4-Nuri Cennet, Muharrem
Ezder ve eşi Ayten Hanım.
5-Video; Nuri Cennet Fırın
üstünde fırın
6-199 yılından bir hatıra,
soldan sağa; Abdullah Baldan, Ali Korkal, Nuri Cennet, Tahir Sakman, Prof. Ali
Osman Öztürk. Ön sırada; Muharrem Ezder, Yasin Bağcı.
7-Nuri Cennet
8- Yaklaşık 1965’li
yıllarda Konya Kitaplık Salonunda yapılan bir Konya Gecesi’nden hatıra. Soldan
sağa ayaktakiler: Tataroğlu Mehmet Gülgen (Keman), Rahmi Konak (Ritim),
Muharrem Ezder (Divan Saz). Oturanlar: Tepeköylü Mevlüt Belgen (Kanun), Mustafa
Kazanova (Ut)
TAHİR SAKMAN
05 Ocak, 2026
EFENDİ SERSERİLER
EFENDİ SERSERİLER
Yıllar, yılları kovalıyor…
Hem de ne kovalama… hızına
yetişmek mümkün değil! Hele bir de 35’i devirmişseniz daha bir hızlanıyor sanki…
Bunu en kolay şekliyle eski fotoğraflara bakınca daha iyi anlıyoruz…
Fotoğraftaki bendeniz…
bendenizin 2000’li yılların başlarındaki hali… hızlı dönemlerimiz, Zafer’de
fink attığımız dönemlerden… Saçlarım olabildiğince özgür ve asi… Hayata
savrulurken asla ödün vermediğimiz günler ne kıyafetimiz ne düşüncelerimiz ne
yaşam biçimlerimiz, hepsi de kendimize özgüydü…
Bir yanımız hep serseri
kaldı, o günlerden hatıra…
Konya gibi kapalı bir toplum
yapısından yetişen bir gençliktik biz ama aslında bizi büyüten hoşgörüydü; terbiyeydi,
saygıydı, sevgiydi… Bizim serseriliğimiz kendimizeydi...
“Ne kaldı şimdiye” diye geriye
bakmaya korkuyoruz…
Belki de bizler efendi
serserilerin son temsileriydik… Konya sokakları bizleri tanırdı, ayak
seslerimizden anlar, rüzgâra karışan saçlarımızın arasına yıldız düşürmek için
yarışırdı…
Şimdi gençler daha farklı
düşünüyor ve yaşıyor… Bizim dönemlerimizde de bizler, bizden öncekilerden
farklı düşünüp farklı yaşıyorduk… belli ki bu bir döngü ama keşke hep ileriye
evrilebilseydi…
“Konyalı Sokaklar” isimli
şiirimde /bu sokaklar anamız/ demiştim, gerçekten öyleydi, sokaklar bize yol
gösterirken efendiliği hiç terk etmemiştik, sokakların kestiği raconlarla
büyüdük. Bizim sokaklarımız çiçek doluydu:
Çünkü, çiçekleri
kalbimizde büyütüp, ay ışıklarında gözyaşlarımızla suluyorduk…
TAHİR SAKMAN
03 Ocak, 2026
ÇUVALDIZ MEVZULARI
ÇUVALDIZ MEVZULARI
Abi, vallahi şu çok bilmiş
hallerinizden sıkıldım.
Dünyaya tek bir gözlükten
bakan, her şeyi çözdüğünü sanan… üstüne üstlük bir de yol gösteren halleriniz vallahi
de sıktı, billahi de…
Her şeye bir yanıtınız var
bunu biliyoruz; kendinizi allame-i cihan sanan… insanları hep bir kategoriye
sığdırmaya çalışan, üstelik bırakın kabul etmeyi farkında bile olamadığınız,
hayatın; yaşamın gerçekleriyle yaşandığını size nasıl anlatmalı bilmem…
Ama biliyorum ki siz de
haklısınız; çünkü en kolay yoldur bu yaptığınız, sallayın gitsin, alıcısı bol
olur ucuz kahramanlıkların…
Sizin nasıl yaşadığınız
beni asla ilgilendirmezken, siz, nasıl olur da birtakım dayatmalarla yaşam
biçimleri üzerine önermelerde bulunursunuz?
Ülkenin ve ülke insanının
hâli ortada… Anlattıklarınızın tam tersi yaşanırken, hiç sesiniz çıkmıyor. Biraz
diyorum şu çuvaldızı, kendinize bir batırsanız mı? Yaşadıklarımız,
gördüklerimiz için iğne yetmiyor artık!..
TAHİR SAKMAN
01 Ocak, 2026
YAZIYA GEÇ KALMAK
![]() |
| Yeni yıla girerken bendeniz... |
YAZIYA GEÇ KALMAK
Aslında bu yazıyı
geçtiğimiz yılın son gününde yazmam gerekirdi, bu yüzden geç kalınmış bir yazı
demek daha uygun olacak!
Geçtiğimiz yıl, yazı hiç
geç kalmadı; geç kalan bendim… özellikle yılın son aylarında biraz tembelliğe
vurdum işi… Kimin umurundaysa artık!..
Sağlık nedeniyle bir ara
versem de baktığım zaman sosyal medyada ve blog sayfamda 159 makale
yayımlamışım. Bu beni çok şaşırttı; çünkü bir önceki yıla göre artış göstermiş
yazılarım. (Bu arada blog sayfamda takipçi sayısı sadece 6, yazıyla da altı…
Youtube kanalımdaysa baya iyi durumdayım(!) abone sayım 60’a yazıyla da altmışa
ulaştı… Takılmıyorum desem de inanmayın baya bir takılıyorum haberiniz olsun!..
Uzun yıllardan sonra merhum
babam Mazhar Sakman’ın vefatının üzerinden 30 yıl geçmesinden sonra ses kayıtlarının kaybolacağı endişesi taşıyarak yayımlamaya başladım. Kayıtların yayımı bittiği
zaman bu benim belki de yaptığım en iyi iş olacak.
Yine hatıraların arasında
dolanırken aslında anlattığım bir şehrin yaşam biçimiydi; her ne kadar
şimdilerde bu yadırganıyorsa da bizim gibi zamana kafa atmaya çalışanların bir
zamanlar yaşamlarıydı. Belki de gençlere garip gelen; hızlı yaşamın temposu
içinde insanların nasıl mutlu ve toplumsal barış ve hoşgörü içinde yaşadıklarıydı.
Bizler bunu başarmıştık; ta ki siyasiler musallat olana kadar…
Zamlar geçtiğimiz yıl hiç
peşimizi bırakmadı doğal olarak(!) bu yılda da temposunu artırmasını bekliyoruz!..
Siyasetin gerginliği halka
da yansımaya başladı; bunu, haberlerde görüp endişeyle izliyoruz. Ahlaki çöküntü
ise zirvelerde dolanırken yeni yılda da yeni zirveleri zorlayacağını şimdiden
söylemek kehanet değil…
Uzun süre siyasetten uzak
yazmaya çalıştım “büyük cami, imam meselesi…” kimse bildiğinden şaşmıyor;
üstelik herkes her şeyi öylesine biliyor ki yani Einstein gelse bizim yanımızda
vallahi cahil kalır, adam strese girer!..
Önyargılar, baştan kabullenişler,
öğrenilmiş cehalet sonra pudra şekeri mevzularına eklenen boğazdaki yalılarda
ortaya çıkan cümbüşlü(!) geceler (siz anladınız) …
Ben muhafazakâr biri
değilim ama gördüklerim, duyduklarım vallahi beni çoktan kat be kat aşar…
Sağlığım, çok şükür
düzeldi, 2026 yılında bomba gibiyim. (Tabii bu patlayacağım anlamına gelmez.)
Yeni yazılara, yeni araştırmalara, daha da önemlisi yeni düşüncelere açığım.
Hayatımın hiçbir döneminde
“tamam, benim yolum bu” demedim, hep yeni yollar aradım, bulduğum zaman da
hemen döndüm. Malum Mevlâna torunuyuz döneriz(!).
Tek kırmızı çizgim vardır
o da Atatürk ilke ve inkılaplarıdır.
Bize bu vatanı emanet eden
Atatürk ve kahraman silah arkadaşlarına, Cumhuriyetin kurucu kadrolarına laf
ettirmem. Bu yüzden hatırını yıktıklarım varsa iyi ki ki yapmışım diyorum asla
pişman olmam… Çünkü Cumhuriyetin nimetlerinden faydalanıp özgür yaşıyorsak, o
insanlara minnet borcumuz hiçbir zaman tükenmeyecektir, bu gerçeği, üzerinden
yüz yılı aşkın süre geçmesine rağmen hâlâ öğrenememişler için yapacağım pek
başka bir şey yoktur. Her türlü etnik ve dinsel ayrımcılığa asla pirim vermem.
Türk vatanı bir bütündür…
Bunun dışında şahsi (olduğunu
çok sanmıyorum ama yine de) konulardan dolayı eğer kırdıklarım varsa onlardan
özür dilemek borcumdur.
Bu yıl “Türkü Hazinesi Mazhar
Sakman” ismiyle bir kitabım yayımlandı. Konya Büyükşehir Belediyesi yayımları
arasında e-kitap formatında çıkan kitabı, Belediyenin internet sitesinden
indirmeniz mümkün. Bir başka kuruma teklif ettiğim kitap ise önce olumlu bulunmasına
rağmen sonra (sanırım istediğim 50 bin lira telif ücreti nedeniyle) başka gerekçeler
öne sürülerek reddedildi, oysa şehrimizde bu konuda yapılmış ikinci bir çalışma
yoktu. Bir yemeğe milyon paralar ödeyen
kurumların telif ücretine yaklaşımları şaşırtıcı olsa da beni yanıltmadı.
Yazarken harcadığınız zaman ve bilgi birikiminiz hep göz ardı edilir nedense;
çünkü yazarlar “taş kökü” yiyerek geçinebilirler(!) … Bu konuda Konya
Büyükşehir Belediyesi yayımladığı kitapların telif ücretini ödeyerek öncülük
yapıyor.
Bu yılda da yine bildiğiniz
Tahir Sakman olarak yazmaya çalışacağım. Sanırım hayatımda yaptığım en iyi iş
bu… bir gün, yazdıklarımın geleceğin araştırmacılarına kaynak olacağını
bilmenin huzuru bana yetiyor.
“Olgunun halinden anlar mı
ham
Sözü kısa kesmek gerektir
vesselam”
diyor Hz. Pir… Onun sözünün
üstüne söz söylemek ne haddimize:
Sağlıklı yıllarınız olsun…
TAHİR SAKMAN
31 Aralık, 2025
YENİ UMUTLARIN BAŞLANGICIDIR YILBAŞI
YENİ
UMUTLARIN BAŞLANGICIDIR YILBAŞI
Çocukluğumun
en renkli anıları arasında yılbaşları önemli bir yer tutar…
Bunların
arasında da kartpostalcıların ayrı bir yeri vardır. Yılbaşından 15 gün önce
Kayalı Park’ta bulunan PTT binasının ön tarafına açılan sergide binlerce
kartpostal arasından büyüklerinize yazacağınız yeni yıl tebrik mesajlarınız
için seçim yapmakta oldukça zorlanırdınız.
Babamın
dükkânına yakın olması nedeniyle saatlerimi bu kartpostalcıların sergisi önünde
geçirirdim. Rengârenk bir dünyanın ortasında kendimi hayallere kaptırırdım;
bazen simli kar manzaralı kartlarla Kül Kedisi Sinderella’nın büyülü dünyasının
kapılarını aralar bazen de kırmızı şapkalı kızın peşindeki kurdun önünü kesmeye
çalışırdım. Kurbağa Prens’in hayalini kurar onu kurtarmanın yollarını arardım.
Konya
manzaralı, Mevlâna’yı simgeleyen kartlar, müzikli kartlar, üç boyutlu;
açtığınız zaman içinden masal kahramanlarının çıktığı kartlar da vardı ama
onlar çok ilgimi çekmezdi. Benim için varsa yoksa; o simli, kar manzaraları
eşliğinde efsunlu bir dünyanın kapılarını araladığım kartlardı.
15
gün önce kartlarımızı özenle seçerek ne yazacağımızı önce boş kağıtlara yazarak,
yüksek sesle okuyarak, beğenmediğimiz zaman silerek defalarca yeniden yazardık.
Şimdiki gibi telefondan bir mesaj yazıp herkese aynı kutlamaları göndermezdik…
PTT ücreti ucuz olsun diye de zarfın
ağzını yapıştırmazdık…
Sonra
bir hızlı bir yaşam döngüsüne girdik… Acelemiz vardı, sabit telefonlar
yaygınlaşınca bir telefon ettik mi tamamdı… O nazik, naif, ince ince
düşünülerek yazılmış cümleler yerini sözlü belki de bazen kuru ifadelere bıraktı...
ama hiçbir zaman günümüzdeki gibi telefon rehberimizdeki yüzlerce insana aynı
mesajı gönderecek kadar duygusuzlaşmamıştı, basitleşmemişti…
Babam
her yılbaşı evde olmazdı, nereye gittiğini yıllar sonra çözecektim… Oturakların
rüzgârına kapılmıştı… Bir yılbaşı gecesi annemle Şahin Sineması’ndaki konsere
gitmiştik. Neşet Ertaş konseriydi bu. Ne kadar şanslıymışım ki o yaşlarda büyük
bir ustayı dinleme fırsatım olmuştu. Sahneye küçük bir adam çıktı ki elindeki
sazın boyu adamı geçiyordu. Sazın tellerinde gezindiği zaman yangınlar çıkıyor,
şimşekler çakıyordu. İsminin yeni duyulduğu yıllardı.
Sonra
televizyonlar çıkınca her yılbaşı dansöz çıksın mı çıkmasın mı tartışmaları
yaşanırdı… Ama hiç sekmez en sonunda yeni yıla girerken birkaç dakika Nesrin
Topkapı çıkardı. Şimdi bu tartışmalar yapılmıyor çünkü dansözler artık
hayatımızın her an içinde!..
Bir
de Orhan Gencebay çıkardı bir veya iki şarkıyla ortalığı yıkar geçerdi…
Şehrin
eğlence mekânları bir hayli dolu olurdu. Konyalı yeni yılı bir şekilde kutlardı,
bizler genelde PTT takılırdık… Portakal, mandalina yer kestane patlatırdık, bir
de tombala oynardık… Bilet alanımız varsa… hayallerimiz yeni yıla saklanırdı…
Şimdi
kestane patlatamazsınız, kilosu 300 olmuş ayrıca sobanız da yok… Ama tombala
bir şekilde devam ediyor…
Ama
bu tombala nedense bizlere çıkmıyor; belki 1. veya 2. çinko… o bile artık
hayallerimizi süsleyemiyor…
Tombala
torbasına dönen hayatımızın akışında yaşayarak gördüğümüz şeyler yine de umutlarımızı
eksiltemedi; tombala bir gün bize çıkacak, tombalayı çeken el…
Bizim
yılbaşlarımızı sevgi süslerdi; kardeşlik süslerdi… Kin nedir bilmezdik, kimseyi
yaşantısından dolayı kınamaya kalkmadığımız gibi değiştirmeye de kalkmazdık.
Yeni
yıl, yeni umutlarımızın başlangıcıdır ve bize yakışan sevgiyle, hoşgörüyle
mutlu yıllar dilemektir:
Yeni
yılın tüm insanlığa sevgi ve barış getirmesini, tüm insanların; zenginliklerin kardeşçe
paylaşıldığı ve refah içinde yaşandığı bir dünyada sağlıklı ve mutlu yaşamasını
seçiyorum ve bu seçimimi kalbimle onaylıyor, sevgimle destekliyorum.
Görünen
görünmeyen, büyük küçük, canlı cansız tüm varlıkları sevgiyle selamlıyorum. Ruhlarının
önünde saygıyla eğiliyorum. Kalbimdeki sevgileri onlarla paylaşıyorum. Herkes
mutlu olsun!
TAHİR
SAKMAN
Kaydol:
Yorumlar (Atom)










.jpeg)












