Âşık Salihi'nin çok takdir ettiği Çetin Körükçü tarafından 1971 yılında okunan, ölümsüz şarkı Unutursun Diye...
O BİR MÜZİSYEN O BİR ÂŞIK SALİHİ BENZERİ YOK! Bizim nesil onun şarkılarıyla büyüdü… Sadece biz de değil elbette; bizden sonraki nesiller de onun şarkılarını dillerinden hiç düşürmedi. Şimdi sorsam “Unutursun Diye…” Hiçbiriniz unutmadı ki… unutmadığınız gibi çocuklarınıza bile öğrettiniz ve hâlâ söylüyorsunuz… El ele tutuşup gezdiğim ânı Unutursun diye çok korkuyorum Yeni bir sevgili bulunca beni Unutursun diye çok korkuyorum Bu öyle bir büyülü besteydi ki… ülkemizde neredeyse bu şarkıyı okumayan sanatçı kalmadı. Kim okuduysa plakları, kasetleri yüzbinler sattı...
İstersen inkar et istersen övün İster kurtuldum de istersen dövün Nikahın kıyılıp evlendiğin gün Unutursun diye çok korkuyorum
Siyah saçlarını kokladığımı Her gece kapını yokladığımı Aşkını kalbimde sakladığımı Unutursun diye çok korkuyorum
"Aşık Salihi" ismiyle bilinen Halil Yılmaz abimiz...
Ama hayranları asla unutmadı; kalplerinin en nadide yerinde inşa ettikleri köşklerde sakladı. Birçok sanatçı bu şarkıyla “altın plak” aldı. Tabii ki böyle bir şarkının bestecisi de ölümsüz olacaktı ve diğer şarkılarıyla birlikte tam 5 tane altın plak aldı…
2006 Yılında NKM (Nüve Kültür Merkezi) tarafından yayımlanan ve Âşık Salihi'nin hayatını ve eserlerini konu alan bu önemli kitabın kitabın kapağı...
Unutursun Diye, arka kapak
Onun öyle bir yüreği var ki… Altın… altından daha değerli, nice sevdaları yüreğine sarmış bir sanatçımız, bir Konya çocuğu… Kovanağzı’nın serin bahçelerinde, akan çayların verdiği ilhamlarla büyüyen, kadim şehir Konya’nın, eski bir başkentin vakarını üzerinde taşıyan bir Konyalı…
Soldan sağa; Tahir Sakman, Mustafa Güçlü, Âşık Salihi, Tayyar Yıldırım...
Daha ne olsun… “Saliha” isimli şarkıyla başlayan sanat hayatı… tabii öncesi de var; şehrin büyülü atmosferlerinde, Konya oturaklarında, yanında meşk ettiği büyük ustaların isimlerini itinayla anan, anarken de ilerleyen yaşına rağmen ayağa kalkan bir sanatçının hayatı da elbette efsunlu olacaktı…
Hayalin karşıma gelip durunca Her gece uyumak haram oluyor Güzel gözlerini açıp yumunca Kalbimde devasız yaran oluyor “Liseli Sevdiğim İçin”, “Kalbime Misafir Oldun Sevgilim”, “Çıkma Karşıma Karşıma”, “Dayanılmaz bir çile bu Allah’ım”… Bir şarkısı daha var ki ne zaman duysam içimde fırtınalar kopar, kırık bir aşk hikâyesinin yürekleri dağlayan çığlığı gibidir ama asla umutsuz değildir: “Işığımsın ümidimsin sen benim…”
2007 yılında NKM tarafından yayımlanan "Aşk Yoksa Yaşam Yok" isimli kitabımın tanıtım toplantısında, soldan sağa; Âşık Salihi, Tahir Sakman, İsmail Çalışkan...
Ne zaman hüzünlensem ufuklarımda bu şarkının sözleri parlar ve ışığımsın derken birden ümitlerim yeşeriverir… Onu anlamak için kalbinizin sevgiyle dolması ve sonrası yaralı olmanız gerek… O, hüzünlerini, tebessümüne yüklemiş bir büyük sanatçıdır. Yüzün üzerinde hit olmuş şarkılara imza atmış bir büyük bestecidir. Şehrin yetiştirdiği en önemli sanatçılar arasındaki yeri daima gönüllerdeki yeriyle birlikte anılan bir sanatçımızdır… Koca çınarların dallarında kopan fırtınaları o müziğiyle anlatır. Ne hüznü tam anlatabilirsiniz ne sevgiyi… söz bitmiş müzik başlamıştır. Bağlamasının perdelerinden uçan güvercinler, dünyayı dolaşıp gelir ve yüreğinize nota olarak düşer… Bağlamasının telleri yüreğinize bir köprü kurar sevgiden… İşte o zaman onu anlayabilirsiniz… O, bu şehrin öz evladıdır. Eğer insanı, doğayı, yaşamı sevmiyorsanız onu asla anlayamazsınız; o kocaman yüreğiyle sadece Konya’yı değil bütün bir ülkeyi ve cihanı sarmıştır. Çünkü o bir âşıktır; Âşık Salihi’dir… Dün, Dr. Mustafa Güçlü ve şair Tayyar Yıldırım ile birlikte bizi evinde misafir etme lütfunda bulundu. Birkaç saat içinde şarkılarından ve onların hikâyelerinden söz etti. Müzikle iç içe geçen bir hayatın özünü gösterdi. Ne kadar eksik yaşamışız meğer… Hayatın anlamını müzikle nasıl koyduğunu anlattı. “Ben bir Kovanağzı çocuğuyum, Konya çocuğuyum” derken mütevazılığı karşısında bizlere eğilmek düştü… uzun yıllar sahnelerin tozunu yutan Âşık Salihi abimiz, hatıralarını anlatırken dünyanın sonlu olduğunu da bizlere hatırlatmaktan geri kalmadı. Bir yanıyla da derviş teslimiyetiyle yaşama nasıl saygı duyduğunu gösterdi. Güvercin merakı olduğunu bilmiyordum. Çok hayıflandım; şarkılarındaki güvercin sesleri boşuna değilmiş meğer nasıl kaçırmışım? Şehrin kültüründe yer alan güvercin isimlerini sayarken sanki hep birlikte, o güvercinlerle birlikte Selçuklu asırlarına kanat çırpıyorduk…
"
Âşık Salihi abimiz 2006 yılında "Unutursun Diye" isimli kitabını bana imzalamak lütfunda bulunmuş ve onore etmişti...
O bir müzisyen… Şehrin geçmişteki sanatçılarını, kültür adamlarını hayırla yâd ederken müzik hayatının temelinde Konya olduğunun farkındaydı… Birkaç saat, bize dakikalar gibi geldi. Sohbetin detaylarını yazsam kitap olur…
Merhum Rıza Konyalı, Âşık Salihi ile birlikte söz konusu programda Unutursun diye isimli şarkıyı birlikte okuyorlar. Sağ baştaki Tahir Sakman...
Yıllar önce, Meram Belediyesi
Konevi Kültür Merkezi’nde Sanat Yönetmeni olduğum yıllarda merhum Rıza Konyalı
ile Âşık Salihi abimizle 21 Şubat 2015 tarihinde bir program yapmak nasip
olmuştu. İki büyük ustanın yaşantısından kesitler sunduğum bu program bende
derin hisler bırakmıştı. Belgesel tadındaki bu program, iki ustanın nasıl güçlü
bir müzisyen olduğunu bir parça anlatmak için fırsat olmuştu benim için…
Söz konusu programın afişi...
Bu programı izleme isteyenler aşağıdaki linke tıklayarak blog sayfamda izleyebilirler:
Hey, Konya! Şurada yanı başında büyük bir sanatçı var… Ne zaman ismini, onun büyüklüğüne yakışır bir kültür merkezine vereceksin? Onunu ismini bir kültür merkezine vermekle kendini onurlandıracağını da asla unutma. Çünkü onların isimleri zaten kıyamete kadar eserleriyle yaşayacak. Sen, onun ismiyle onurlanacaksın...
Günün anısına çekilen fotoğrafta Âşık Salihi, Tahir Sakman ile...
Âşık Salihi abimin ellerinden öptüm; şehir kültürüne yaptığı önemli katkıları unutmamız mümkün değil. Dağların zirvelerini yer tutan koca çınarlarımız gibi o, Selçuklu kültürünün günümüzdeki yansıması gibi dimdik ayakta duruyor: Çünkü o bir besteci, o bir müzisyen, o bir Âşık Salihi… benzeri yok…
BEN NANKÖR DEĞİLİM Ben, nankör değilim… Ekmeğini yediğim ülkeme nankörlük
edemem… Ben nankör değilim;
pınarlarından suyunu kana kana içtiğim ülkemin toprağına, taşına sevdalıyım… Bu ülkeyi, bu cennet
toprağı bize yurt yapan kim varsa; başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere
tüm aziz şehitlerimizin emanetine asla nankörlük etmem… Bizi tebaalıktan kurtarıp
yurttaş yapan… Dağlarda çobanlık yaparken okutup en üst makamlarda hizmet etmeme imkân veren Cumhuriyet’e nankörlük etmem; ben nankör değilim… Hakimiyeti, kayıtsız
şartsız ait olduğu yere; Türk Ulusuna veren… Milletin sesini Meclis’e taşıyan
ve bir ülkenin kurtuluşunu Meclis’e bağlayan Ulu Önder Atatürk’e ve onların
silah arkadaşlarına nankörlük etmem…
Dünyada bir örneği olmayan
kurtuluş mücadelesini, en zor şartlarda, milletin iradesini arkasına alarak
yöneten bir başka Meclis yoktur, böyle bir Meclis’e ve onun ordusuna, Kuvayı
Milliye’ye kim nankörlük edebilir ki, ben etmem… Yolumuz Atatürk’ün çizdiği
yoldur; çağdaş medeniyetin çok çok ötesine geçerek Yüce Türk Milleti’ni
kıyamete kadar her alanda özgür yaşatmaktır… Ben Atatürkçü’yüm, ben
Kemalist’im, ben yurduma ve onun halkına; Türk Ulusuna nankörlük etmem: Çünkü, ben nankör
değilim!.. TAHİR SAKMAN
ÖNDERİMİZ ATATÜRK Bu ülkede özgürce
dolaşabiliyorsanız… Nefes alabiliyorsanız… Konya’dan İzmir’e gitmek
için pasaport taşımıyorsanız… Dini vecibelerinizi yerine getirebiliyorsanız… Daha
sayayım mı? Yaşadığımız toprakları
düşman çizmesinden kim kurtardı? Mandacılık tartışmaları
yapılırken Türk’ün istikbalinin ancak istiklali ile kurtarılabileceğini kim gördü? Onun kurduğu Cumhuriyet
sayesinde rahatça evinizde oturup kahvenizi içerken… Elbette minnet
duygularınızı da ifade ediyorsunuzdur… Ediyorsunuz değil mi? Başka bir şeyi
düşünemiyorum… Dünyanın tanıdığı en büyük
liderler arasında yer alan Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ten başka kim
olabilir ki? İkbalini Türk Milleti’nin
geleceğine adayan, kısa ömründe yaptığı kalkınma hamleleri ile yurdu baştan
başa sanayi tesisleriyle, o yokluk günlerinde donatan kim? Bir ulus yaratan kim? Yaptığı devrimlerle çağdaş
medeniyetin de ötesine geçmeyi hedefleyen lider kim olabilir, kim? Ömrünü Türk Milleti’nin
geleceğine adayan bu büyük liderin anısı önünde saygıyla eğilmek de bize
kalıyor… Ulu önderimiz Atatürk’tür…
ve kurduğu Cumhuriyet; ilkeleri doğrultusunda ilelebet yaşayacaktır. TAHİR SAKMAN
50 yıllık bir kayıtta, Konya oturaklarında okunan Çadır altı minare (Helvacı) ismiyle bilinen türküyü seslendiriyor Mazhar Sakman... Merhum Sakman'ın okuduğu şekliyle türkünün metni şöyle:
Çadır altı minare El ettim eski yâre [Çadır altı minare El ettim eski yâre] Anan gurban ben gurban Setre pantollu yâre [Annen gurban ben gurban Setre pantollu yâre] Helvacı
helva helva Keten
tohumlu helva Gara goyun etl’olur Gavurması datl’olur [Gara goyun etl’olur Gavurması datl’olur] Dul yerine varan gızlar Ölmez amma dertl’olur [Dul yerine varan gızlar Ölmez amma dertl’olur] Helvacı
helva helva Keten
tohumlu helva Helvacı
helva Şeker
lokumlu helva Köşe başı beklerim Oy benim emeklerim [Köşe başı beklerim Oy benim emeklerim] Yâr garşıdan gelirken Sızılar kemiklerim [Yar garşıdan gelirken Sızılar kemiklerim] Helvacı
helva helva Keten
tohumlu helva Helvacı
helva Şeker
lokumlu helva
MİLLİ İRADE TARLADA SAPANDIR
DÜŞMANA SİLAH Ne zamandır özlemişiz; şehirde
Atatürkçü gür bir sesin yankılanmasını… Yıllardır söylediğimiz bir
şeydi bu; Atatürk’ü gençlere anlatmak… Gerçi Atatürk’ü gençlerin bizden daha
iyi anladığını gösterdi dün Sinan Meydan ve yerden göğe kadar da haklıydı ama
olsun yine de yetkin, gerçek bir tarihçiden dinlemek çok daha başkaydı…
Dün Konya, özlediği bir
günü yaşadı; tarihçi Sinan Meydan’ın, Eğitim İş Sendikası Konya Şubesi’nin
düzenlediği “Dünden Bugüne Ulusal Egemenlik” konulu konferansıyla, ufuklarımızı
geçmişin ışığıyla, günümüz ve geleceğimizi yeniden Atatürkçü bir bakışla aydınlatma
fırsatı yakaladık. Hani hep denir ya “tarih
tekerrürden ibarettir” önce dünü anlattı belgeleriyle Sinan Meydan sonra mukayeseler
yaptı… Nereden nereye geldiğimizi sonra neler yitirmeye başladığımızı net bir
şekilde bir bilim adamının, gerçek bir tarihçinin gözüyle ortaya koydu. O anlattıkça… salondaki
duygusal hava gözlerimize hücum ederken, yaşlarımızı yüreğimize akıttık… “İşte milli irade bu”
derken, Türk halkının asla boyun eğmeyeceğini söylüyordu; Kara Fatmaları,
Halide Edipleri ve daha nice isimsiz kahramanlarımızın yaptıklarını anlatırken. Türk Milleti her şeyden
ödün verir ama özgürlüğünden asla… Atatürk’ün “geldikleri gibi giderler” sözünü
anımsatırken Sayın Meydan, Milli Mücadele’nin merhalelerini ve zaferi Yüce
Meclis’in kazandığını anlatırken, bir anlamda da Türk halkının tebaalığı nasıl
reddettiğini ve yurttaş olmanın onurunu kanı pahasına kazandığını ve bu
kazanımlarından vazgeçirmeye hiçbir gücün yetmeyeceğini anlatıyordu. Dürrizade haininin fetvasının
İngiliz uçaklarıyla nasıl dağıtıldığını, Kuvayı İnzibatiye’nin neden
kurulduğunu, Kuvayı Milliye’nin üzerine nasıl saldırtıldığını, Atatürk ve silah
arkadaşlarına nasıl idam fermanlarının yayımlandığını… ama Türk Milleti’nin
asla yılmadığını ve olmaz denilen bir kurtuluşu kanının son damlasına kadar
vererek, Cumhuriyet’i nasıl hak ettiğini bir kez daha hatırladık. İşte diyordu “Milli irade
budur. Tarlada sapandır, düşmana silahtır…” Bütün Konya orada olup
dinleyebilseydi Sinan Hocamı… Öğreneceğimiz veya hatırlayıp ders çıkaracağımız
o kadar çok şey var ki… Atatürk’ün ilke ve devrimlerini,
gençlerimizin bizden daha çok özümsediklerini ve sahiplendiklerini gösterdi
Sinan Meydan, belki konferansın en önemli tarafı buydu ve bundan hepimiz gurur
duyduk… Atatürkçü STK’ların
şehirde bu tür etkinlikleri artırmasını diliyoruz; dünkü Sinan Meydan
konferansı gösterdi ki Konya halkı buna susamış…
Eğitim İş’e teşekkür
ederken, gerçek bir tarihçi olduğunu bir kez daha gösteren Sayın Sinan Meydan’a
da sonsuz şükranlarımızı sunuyoruz. İyi ki Atatürk gibi devrimce
bir liderimiz ve özgürlüğüne düşkün bir halkımız var… TAHİR SAKMAN
/Şerif Hanım su doldurur dereden Her yanların görünmüyor bereden/ 2000’li yıllardı… Konya
Fuarı’nda şehrin folkloruna/türkülerine yer verilmesi için uzun uzun yazılar
yazmıştım ve nihayet bizi davet etmişlerdi, çok mutluyduk; Konya Türküleri
Meram’da yaptığımız türkü şenliğinden sonra Konya Fuarı’nın en önemli
etkinlikleri arasında yer alan Altın başak etkinliklerinde de sahne alacaktı.
Türkülerimizi kıyıda bucakta, ıssız bağ evlerinde, ahır sekilerinde okunmasının
ötesine geçmiştik… Tam da bu türküyü
okuyorduk, /Şerif Hanım su doldurur dereden…/ Bir kişi koşarak yanıma gelmişti ve çok önemli bir şey söyler gibi bir hali
vardı: “Tahir Bey, bu türküyü okumasak!
“Her yanların görünmüyor bereden…” Konuyu anlamıştım; birçok TV’de “Dam üstünde
un eler/Tombul tombul…” diye türküler okunurken kimsenin sesi çıkmıyor da biz
öz be öz bir Konya türküsü okurken mi sorun olacak?” demiştim ve okumaya devam
etmişti arkadaşlar. Hatta gençler nereden buldularsa tahta kaşıklarla oynamışlar
ve herkes katılmıştı… Müthiş bir ambiyans yakalamıştık o gece… Kendi türkülerimize
sırtımızı döndüğümüz yıllar umuyorum ki artık çok geride kaldı. Ama yetmez. Gençlerimize
daha çok dinletme imkânı bulmalıyız. Ecdadımızın seslerini, Selçuklu
asırlarından bizlere miras kalan ceddimizin sesini aktarmak, eski bir başkentin
çocukları olarak bize düşmezse kime düşecek? Mazhar Sakman’ın vefatından
30 yıl sonra onun arşivini sunmaya devam ediyorum ki o türküler gerçek bir
hazine… Dinlemek de size kalıyor… Mazhar Sakman’ın söz
konusu türküde okuduğu güftelerden bir demet:
Şerif Hanım su doldurur dereden Her yanların görünmüyor bereden Aman aman Şerif Hanım Öptüğüme peşimanım Bize gel de konuşalım Avrupa’da buluşalım Abdest aldım ikindiyi
kılmaya Efelerin gelmiş beni vurmaya Aman aman Şerif Hanım Kaküllerin benim canım Öptüğüme peşimanım Avrupa’da buluşalım
TÜRKÜLERİMİZİN SON ÇINARI:
NURİ CENNET Dün, bir koca çınarı
evinde ziyaret ettik… 83 yaşında olması sizi
yanıltmasın; aslında o daha da yaşlı, türkülerimizin yaşında; yüzyılların
ötesinden kopup gelen bir kültürün seslerini, o günlerin özlemiyle günümüze
taşımanın onurunu ve heyecanını yaşıyor… Türkü der geçersiniz… eğer
gerçekten geçiyorsanız, geçmeyin; düşünün… üç, beş dakikada okunan bir türkü
sandığınız ezginin, yüzyılların hatta bin yılların gönülden gönle düşen hisleri,
yaşanmışlıkları olduğunu hatırlayın… Hatırlayın ki Orta Asya
steplerinden kopup gelen bir kültürün, Anadolu’da nasıl şekillendiğine ve
erişilmez duygular eşliğinde nasıl sese, saza dönüştüğüne şahit olun… Sanırım bizler son şanslı
nesiliz…Kültürümüzün koca çınarlarını yakından dinlemek şansına eriştik, onları
yazıyla da olsa kalemimizin yettiği ölçüde anlatmaya çalıştık. Korkarım ki
bizden sonra birçok değerimiz, anıların sisleri arasında yitecek… Ama bir şey var;
biliyorum, sesleri Konya semalarından hiç eksilmeyecek; bir bulutun ötesinde Türkmen kocalarının nal
sesleri arasında hep duyulacak. Horasan Erleri’nin, Hoca Ahmet Yesevi’nin
dervişlerinin mütevazılığında adım adım her gökyüzüne baktığımızda ufuklarımızı
nasıl aydınlattıklarına şahit olacağız… Dr. Mustafa Güçlü, şair
Tayyar Yıldırım ve bir misafir ile birlikte Nuri Cennet (Büyükbahçıvan) abimizi
evinde ziyaret ettik. O ilerleyen yaşına rağmen hâlâ dinç ve gür sesiyle bize
birkaç türkü ile birlikte ilahiler de okudu. Gözlerine dolan yaşları
yüreğine akıtıp mazimizden bize sesler sundu. Aslında Cennet abi türkülerimizin
son şansı… Hafızasındaki sesleri neden üniversitelerimiz, belediyelerimiz kayıt
altına almaz ki? Anlamak mümkün değil… Merhum babam Mazhar Sakman
hayattayken de çok çabalamıştım türkülerimiz kayıt altına alınsın diye ama
malum… Aynı şey şimdi Cennet abi için de geçerli… O son çınarımız son türkü
babamız… Sen istemelisin Konya,
önce sen… Sonra çok ah vah edersiniz, haberiniz olsun! TAHİR SAKMAN
TÜRKÜ HAZİNESİ MAZHAR
SAKMAN’IN SES KAYITLARI 11 Ekim 1974… Mazhar
Sakman 64 yaşının son demlerini yaşarken kaydın girişinde bizlere yani
evlatlarına hatıra olsun diye seslenmiş. Merhum abim eczacı Raci Hakkı,
müzisyen abim Mustafa Vedat, bendeniz Mehmet Tahir ve ressam kız kardeşimiz
Vesile’ye… Cumartesi günleri haftalık
toplantılarda Sarıyakup Caddesi’ndeki bağ evimizde akşamları udi Cenap Kendi,
kanun Kazım Büyükşalvarcı ile birlikte gece geç vakitlere kadar makara bantlara
kayıt yapmışlardı. Bu kayıtların ne zaman bittiği hakkında bir tahminde
bulunamıyorum ama birkaç yıl sürdüğünü söylemek zor değil. Kayıt yapıldığı tarihler,
babamın en sıkıntılı maddi manevi sorunlar yaşadığı bir dönemidir; sağlık
sorunlarının başladığı ve ağzında eksilen dişlere rağmen yaşının getirdiği dinginlikle
ve son bir gayretle türküleri seslendirmiş, çalıp söylemiştir. Onun işrete olan
düşkünlüğü nedeniyle kayıtlarda zaman zaman anlaşılamayan güfteler olsa da o
nasıl bir miras bıraktığının daima bilincindedir. Dönemin imkânları ölçüsünde
yapılan bu kayıtları dinlerken bu hususları dikkate almamız gerekmektedir. Makara bantlarda olan bu
kayıtlar, müzisyen abim Vedat Sakman tarafından önce kasetlere daha sonra da dijital
ortama aktarılmıştır. Yıllar yılı sakladığımız bu kayıtların nasıl bir hazine
olduğunu söylememe gerek yoktur sanırım. Bu kayıtları deşifre
ettikten sonra önce “Konyalı Mazhar Sakman’dan Türküler” ismiyle daha sonra
daha da geliştirerek “Türkü Hazinesi Mazhar Sakman” ismiyle yayımlama imkânı
buldum. Şehrimizdeki güzide
üniversitelerimizin ne yazık ki Mazhar Sakman ile ilgili ciddi bir çalışması
yoktur. Sakman’ın vefatının üzerinden 30 yıl gibi bir zaman süreci geçmesine
rağmen şehrin semaları onun okuduğu coşkun türkülerin ezgileriyle dolmaktadır. Arşivimizde bulunan
kayıtları bizden sonraki nesillere de aktarmak için önce -Konya oturak
geleneğinde türkülerimiz birbirini takip eden makamlarda okunduğu için- onları
birer türkü olarak ayırdım. Ayırdığım bu türküleri abim Vedat Sakman dijital
ortamda gerekli temizliği yaptıktan sonra onlara bir de kapak yaparak video
haline getirdi. Bu arşiv geleceğin
araştırmacıları yanında şehrimizin türkü kültürüne gönül veren insanlar için de
ciddi bir kaynak olacaktır. Sosyal medyada, blog sayfamda ve Youtube’de
paylaşacağım türkülerle ilgili kısa açıklamalar da yapmayı planlıyorum. Bu uzun soluklu bir
çalışma olacak. Muhtemelen yaz sonu gibi paylaşımlara başlayacağım. Örnek
olması açısından 21 Kasım 1975 tarihinde yapılan ve dönemin Bölge Yazma Eserler
Müdürü olan Lütfi İkiz’in takdimiyle başlayan gecede okunan Konya Methiyesi’ni takdim
ediyorum. Hayatımızda iyi ki
türkülerimiz var, türkülerimiz gibi sevgi dolu bir dünya dilemek de bize
düşüyor. TAHİR SAKMAN
TÜRKÜ HAZİNESİ MAZHAR
SAKMAN Kitaplarım, benim
çocuğum gibidir… Her yeni kitabımı elime
alınca ilk heyecanımı hatırlarım; ilk çocuğumu hatırlar gibi… Onlar benim bir
parçam, farklı olsaydı garip olurdu sanırım. Konya Büyükşehir
Belediyesi’nin “Bana Konya’yı anlat, İz Bırakanlar, Hatırat Serisinin 14.” kitabı
olarak “Türkü Hazinesi Mazhar Sakman” ismiyle yayımlanan hatıra baskısını bugün
elime aldığım zamanki sevincimi anlatamam. Konya türkü kültürünün
önemli kaynaklarından birisi olan merhum babam Mazhar Sakman’ın türkü dünyasının
kapılarını aralamaya çalıştığım bu kitabım aslında e-kitap olarak yayımlanacak.
Konya Büyükşehir Belediyesi’nin sitesinde meraklısına dijital olarak sunulacak.
Hatıra kabilinden az miktarda basımı gerçekleştirilen bu kitabı fiziksel baskı
olarak alamayacaksınız ama dijital olarak inceleme imkânınız olacak.
Gelecekte bu kitabın farklı projelerle de gündeme gelmesi için çalışmalarım sürüyor. Kitabımın yayım sürecinde;
sevgili dostum İTÜ akademisyenlerinden Sayın Süleyman Şenel’e, bilgi dağarcığını
ve fotoğraflarını paylaşarak kitabın içeriğini zenginleştirdiği için
teşekkürlerimi sunarım. Keza sevgili
arkadaşım, gazeteci Sayın Kemal Soylu’ya da arşivinde bulunan fotoğraflarıyla
katkıda bulunduğu için teşekkür ederim. Konya Büyükşehir
Belediyesi Kültür Müdürlüğü personelinden, kitabın editörlüğünü üstlenen, şair
dostum Sayın Vural Kaya’nın şahsında tüm emeği geçenlere de hassaten teşekkür
ederim. Şehrin türkü kültürünün
yaşatılmasında ve geleceğe aktarılmasında yazılı kaynaklarımızın önemi herkesin
malumudur. Kitabımın bu amaç doğrultusunda çok küçük de olsa bir katkı sağlaması
beni sonsuza dek mutlu kılacaktır. Yakın bir gelecekte
yayımlanmayı bekleyen kitaplarımla da sizlerle buluşmayı umuyorum; iyi ki bu
dünyada kitaplar var, türküler var… Türküler de sesli kitaplarımız
değil midir? TAHİR SAKMAN
YAZAMADIKLARIMIZ KANATIR
İÇİMİZİ Ne zamandır yazmıyorum… Yazdıklarımızdan çok;
yazamadıklarımızdır, içimizi acıtan… Bizim gibi yaşantısını
yazmak üzerine kurmuş insanların yazacakları bir şeyler mutlaka vardır;
özellikle ülkemizde…
Susmak; gizli bir
kabulleniş gibi görünse de asla öyle değildir; susmak, buz dağının görünen yüzü
gibi; susmak, yanardağın için için patlayacağı günü beklemesi gibi… bazen günlerce, haftalarca
gelmez ilham perileri sonra şiir olur, duygu olur akar bir nehir gibi… Yeter ki
yüreğinizden sevgiler eksilmesin…
Tarih elbette kimin ne
yazdığına bakacaktır, eyvallah, ama ne zaman yazdığına da bakacaktır ve bu
zamanlama sizin gerçek kimliğinizi de ortaya koyacaktır… Susmanın konforu, yazmanın
sorumluluğunu asla bertaraf etmiyor, tam aksine üzerinize daha ağır bir yük
bindiriyor. Eskiden; çok eskiden,
internetin olmadığı, bilgiyi kitaptan edindiğimiz günlerde, yazdıklarımızı
klavye ile değil de kalemle yazdığımız günlerde imla hatası yapmamak için
yanımda imla kılavuzu taşırdım. Şimdilerde TDK’nin uygulamasından veya
sitesinden girip rahatça bakabiliyorsunuz… Müthiş bir konfor bu, benim için… Şimdilerde anayasa taşımak
gerekiyor galiba… Bir yurttaş olarak haklarımızı düzenleyen… Gazi Mustafa Kemal
Atatürk’e binlerce kez şükran duymamız gerekmiyor mu, bize bu hakları
edinmemizi sağladığı için? İleri demokrasinin
ötesinde yol yok ülkemiz için… Nasıl ki adalet mülkün temeliyse, anayasa da
yurttaşın temel hak ve hürriyetlerinin, özgürlüklerinin teminatı, temeli değil
midir? Demokrasi, daha çok
demokrasiden başka yol yok ülkemiz için… TAHİR SAKMAN
Soldan sağa; merhum Ahmet Sami Kalaycı, Hüseyin Karadeli, Mehmet Emin Haksever. Fotoğraf; Tahir Sakman, Fatih Çarşısı, Konya, 20 Temmuz 2023...
SAATLER AĞLAYABİLİR “Âlimin ölümü, âlemin
ölümü” derler, ya bir zanaatkârın ölümü? Yunusçamı olmalı: Bir garip öldü diyeler/ Üç
gün sonra duyalar/ Soğuk su ile yuyalar/ Şöyle garip bencileyin…. Ölüm bir şekilde yakamıza
yapışacak kaçışımız yok. Birkaç gün önce şehrimizin tanınmış saat tamirci
ustalarından Ahmet Sami Kalaycı abimizi kaybettik… Bir saatçi aynı zamanda
bir sanatçıdır… yüzlerce parçadan meydana gelen o küçücük makinelere can
vermenin ötesinde zamana saygı duyulmasını sağlayan insanlardır saatçiler…
Onlar zanaatlarını icra ederken harap olmuş zamanları da tamir ederler. Saatlerin hikâyelerini can
kulaklarıyla dinlerken teşhislerini koyarlar; koydukları teşhisler zamanın
ertelenemez kaygılarıdır ve onları giderirler önce… tıkır tıkır çalışan saatler
bir anlamda o ustaların hünerlerini fısıldarlar zamana ve bizlere sessizce… O, ilerlemiş yaşına rağmen
saatlere can vermeye, nefes olmaya devam ediyordu… son nefesini de eminim bir
saate emanet vermiştir, ebediyete… O koca usta artık aramızda
olmayacak ama ruh kattığı saatler onu anmaya devam edecekler tik taklarıyla…Şehrimizin
yüz akı ustalarından birisiydi ve yeri kesinlikle doldurulamayacak… Eminim; cennette yine
saatleriyle haşır neşir olacak. Koca ustaya rahmet dilerken, ailesine ve şehrin saatçi
esnafına da baş sağlığı diliyorum. Saatlerin boynu bükük ve öksüz şimdi… saatler
ağlayabilir… Zamana Ayar Veren Ustalar
/ Konya Saatçileri başlığıyla bir seri makale yayımlamıştım. 20 Temmuz 2023
tarihinde merhumu anlatmıştım, linkini paylaşıyorum: https://tahirsakman.blogspot.com/2023/07/zamana-ayar-veren-ustalar-konya_20.html?fbclid=IwY2xjawJcfeZleHRuA2FlbQIxMAABHTzCTcIMweCThtaWr4u8TwWWC5oDS3rJX9mcmCQ7f3JhcFfjZL13HFzxpA_aem_QxcxgYbaph2AX7vKtHnVFQ https://www.facebook.com/tahirsakman/posts/pfbid0dhVt3VMZU6TfrUhHmizEx5RcWN4dMMV4KuT1U8XSgHwc6sa4Tpt1DmitLCoEbVQNl TAHİR SAKMAN
CANIM DEDEM Dört kız çocuğu babası
olarak, kız çocuklarının ne kadar naif olduğunu çok iyi bilirim… Onlar benim için olduğu kadar kız
çocuğu babası olanlar için de nadide bir çiçektir. Her biri size farklı dünyaların
kokularını sunar. Attıkları her adım, kurdukları her cümlede, eylemde bunu
görürsünüz ve içinizdeki sevgi büyür ve öyle bir hale gelir ki dünyayı, evreni
kucaklamış gibi olursunuz… Kızlarımın, benim için
yazmanın ne demek olduğunu bildikleri için yazın dünyasına karşı özel bir
ilgileri her zaman olmuştur. Kimisi yazmayı denemiş hatta işi mizah dergisi
çıkaracak seviyeye bile götürenler çıkmıştır içlerinde. Şimdilerde bunu torunlarım
üstlenmiş görünüyor. Eskiden yılbaşlarında,
bayramlarda tebrikler yazardık. Yazdığınız zaman bir emek vardır, duygu vardır…
Ya şimdi öyle mi? Bir telefon… o da iyi aslında en azından sesini duyarsınız
ama ya mesaj… hem de Türkçeyi katlederek? Neyse ki torunlarım bana özel
hazırladıkları resimlerle veya satırlarla bu tebrik geleneğini sürdürüyorlar;
onlar da anlamış olmalı benim için yazmanın önemini… Bu bayram da torunlarımdan
İnci… gerçekten bir inci, gerçek bir incinin zarafetinin de üzerinde… Duygularını en yalın bir
biçimde yazmış: “Canım Dedem, seni çok
seviyorum…”
Daha ne istersiniz ki? Bir
bayram sabahı defalarca, çok, çok uzun bir romanı tekrar tekrar okur gibi… “Canım
Dedem… Seni çok seviyorum…” “Canım”daki canı hissedebiliyor musunuz? Günlerdir
okuyorum, bitmeyen bir duygu şelalesinin altında gözlerim yüreğimi ıslatırken… Dünyayı diyorum keşke
kadınlar idare etse, onların zarif duyguları hayatımızı şekillendirse… “Kadın
insandır, bizler insanoğlu” diyen Neşet Ertaş’a rahmet olsun. “Kadın Hak nurudur, sevgili değil; sanki yaratıcıdır yaratılmış değil.” diyen
Mevlâna da bu gerçeğe işaret etmiştir. Bir gün dünyayı
gerçekten kadınlar yönetecek midir? Tıpkı anaerkil dönemlerde olduğu gibi,
kadınların yönettiği bir dünyada yaşamanın nasıl bir şey olduğu tahmin etmek
zor değil:
Bir ana şefkatinde
yaşamayı kim istemez? Ben de sizleri çok
seviyorum canım torunlarım… Sevgi dolu bir dünyayı biz kuramadık, size barış
dolu bir dünya bırakamadık ama umarım sizler kurarsınız, umudum sizlerde… Gerçek bayram; insanın insanı
sömürmediği, sevginin hakim olduğu bir dünyada olmalı… TAHİR SAKMAN
ALIŞTIRMAYIN BİZİ BÖYLE
ŞEYLERE Doktorlarımız, yüz akımız… Eşimin ameliyatı nedeniyle
Necmeddin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahlarından Doç. Dr. Alper
Varman’ı tanıdım. Güler yüzüyle zaten şifa dağıtıyor desem hiç de abartı
olmayacak… Öncelikle marifetli elleriyle eşimin ameliyatını başarıyla gerçekleştiren
Doç. Dr. Alper Varman’a ve tüm ameliyat ekibine teşekkür ederim. Bu kez çok da alışık
olmadığımız… hatta bu duruma şımardığımızı falan da söylemeliyim yine abartısız… Hemşiresiyle, doktoruyla inanılmaz
bir çabayla çalışan bir hastane… Bu üniversite hastanesine bir şeyler olmuş,
her şey tıkır tıkır saat gibi işliyor. Olmuyor böyle, bize
yazacak, eleştirecek bir şey bırakmamışınız, teessüf ederim! Neyini yazayım ki; her
taraf tertemiz, servislerde yataklar, çarşaflar kar gibi… Herkes size yardımcı
olmak için uzun uzun anlatıyor… Yok, bu kadarı vallahi
fazla… Alıştırmayın bizi böyle şeylere… TAHİR SAKMAN
DEĞİŞMEZ Hayatımız ters orantılı
sanki… Ramazan ayında bu daha da çok ortaya çıkıyor. Oruçtan kastın; az
yiyerek, az tüketerek, nefsi dizginleyerek, fakir fukarayı anlamamız olduğu
söylenir… Ama nedense, hep birlikte
hurraaa… çarşı, pazar saldırırız… Gelsin; pastırmalar, sucuklar, tahinler
vs…Aslında çoğu zaman aldığımız ürünler
(şimdilerde yanından bile geçemesek de…) Haydi biraz alışverişi
keselim de görsünler, o, ramazan geldi diye zam üstüne zam yapanlar…
Etiketleri, faturaları biraz kontrol etse ilgili kurumlar zaten buna cesaret de
edemezler ama… Her şeyi ters anlıyoruz;
oruç tutun, az yiyin denildiği zaman “iki öğüne beş öğün sığdırın, tıka basa
yiyin” anlıyoruz… Vicdanlarımızda da bir
sorun var sanki… Vicdanlarımızı etiketlerimize yansıtmadıkça, alışverişlerimizde
hakem yapmadıkça… daha çok ramazan feryat ederiz ve hiçbir şey değişmez
maalesef ülkemizde; çünkü, senelerdir aynı şeyler yazılır, çizilir ama
değişmez, kaderimizdir… Kanıksamış olmalıyız; hani
bir ramazan fiyatlar düşse sanırım çok şaşıracağız ve ramazan gelmemiş henüz
diyeceğiz… Yok, sakın şaşırtmayın
bizi, kalbimiz dayanmaz, alıştık bir kere, zamlara devam… TAHİR SAKMAN
GÜZEL İNSANLAR GÜZEL
RAMAZANLAR Şimdi ne yazayım size? Eski
ramazanları mı? Eski ramazanlardan artık
söz etmenin çok da önemli olmadığını bu yıl iyice anladım… Her şey tabii ki
değişiyor da mesele o değil! Eskiden ramazanlarda,
ramazan mânileri söylerdim. En son RamaZamname’yi söylemiştim… Eh, bu hayata da
bunu söylemek gerekir. Arşivinizde yoksa blog sayfamdan e-kitap olarak
indirebilirsiniz; çünkü gelecekte insanlar, bizim neler çektiğimizi bunu
okuyarak hem de gülerek anlayabilecekler… umarım! Eskiden… keşke eskimeselerdi;
bir hoşgörü vardı. Bir sevgi seli vardı, akardı… O topun atılması bile başlı
başına bir olaydı; biri Alaattin’de biri Sille’de… Sofra başlarında, oruçlu
oruçsuz herkes huşu ile beklerken kalplerimizdeki sevgi, ilahi bir rahmetle
birleşirdi sanki… Siyasallaşmamıştık; iftar
sofraları görgüsüzce gösteriş için kurulmuyordu; hiç kimse ellerinde sefertası,
yanında fotoğrafçılarla kapıları çakmıyordu… Ne anlatayım ki size?
Neler kaybettiğimizi mi? Etrafınıza bir bakın; insanların birbirlerine bakışlarına
bakın, hitaplarına bakın, alışverişlerindeki adaba bakın? Kılık kıyafetlerine,
davranışlarına bakın anlarsınız… Şimdilerde özlenen, beklenen ne varsa eski
zamanlarda hayatın olağan akışı içerisinde yer alıyordu ve doğaldı… Hani şöyle
olsa, böyle olsa diyorsunuz ya, eskiden o dediklerinizin hepsi zaten vardı,
yitirdik… Babam, ramazandan önce
ağzını yıkar, ramazan bitene kadar içmezdi. Günde iki cüz okurdu ki ramazan
bitince iki kere hatim indirmiş olurdu. Enteresan mı buldunuz? Daha da
enteresanı beni hep dindar ahbaplarına yollardı: Konya İslam Enstitüsü’nde
Dinler Tarihi dersi veren Av. Hayri Bolay, dini müzik üzerine eserleri bulunan
Doktor Ali Kemal Belviranlı, Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi’nin kurucusu ve
Müdürü Lütfi İkiz, ilk aklıma gelenler… Küçücük bir çocuktum, bu
insanlar beni ciddiyetle karşılarına alır sohbet eder, anlatırlardı… İnsanların yaşam tarzlarına kimse
karışmazdı, dayatma diye bir şey, mahalle baskısı diye bir şey duymamıştık. Yaşam
biçimleri farklı olan insanlar birbirlerine daima hürmet ederlerdi. Sonra hep beraber
siyasileştik… Sen oldu, ben oldu… İnananlar, inanmayanlar… iş o dereceye vardı
ki aynı evin içinde evlat, babaya söz eder oldu. Dava vardı ve kutsaldı… Hatta
öyle ki dava, dinin önüne geçmişti… Dava için bazı şeyler göz ardı edilir
olmuştu. Bize neler yaptılar neler… Oysa biz hep birlikte
mutluyduk, yarım somunu paylaşırdık iftar sofralarında… Herkes kendi yolunda
yürürdü, birbirimizin ayıbını aramazdık, açık kapı varsa örterdik… Din,
gerçekten Allah’ındı… Kula laf düşmezdi, kul kendini hâşâ yaratıcı yerine koyup
hüküm vermezdi… İnsanlar birbirine yardım ederken meşrebine bakmazdı, insan
olması yeterdi. Mevlâna, Sadrettin Konevî,
Nasrettin Hoca, Yunus Emre, Hacı Veyiszade gibi insanları yetiştiren bu
topraklara sonradan siyaset musallat oldu… ve olanlar oldu… Şimdilerde uyanmaya
başladık… mı? Günde beş vakit ezanların gürül gürül okunduğu ülkemizde eksik olan neydi ki? Ezan mı yoktu yoksa oruç mu tutamıyorduk? Zekat
verdiniz de karışan mı vardı? Hatırladığım; eski
ramazanlardan sadece sevgiydi, kardeşlikti… attıkları adımların altında bir
karınca olabilir endişesiyle huşu içinde yürüyen insanlar… İnandıklarıyla
yaşantıları bir olan insanlar… Her ne yapıyorsa, gösterişe yer vermeyen
insanlar... İnsanlar inançlarında gerçekten samimiydiler. Bu insanları alınlarındaki
nurdan tanırdınız… Ah, Konya ah! Nurumuz
gitti, narımız mı geldi? Ah, o güzel insanlar… güzel
atlara binip gittiler ama hâlâ içimizde özlemleri var ve bir gün geri gelecekler;
eminim… TAHİR SAKMAN
BAMYA ÇORBASINA KESİLMEK Kadınlar Pazarı kim, biz
kim… “Bamya fiyatları mı” dedi birisi? Sormayın! Ben sormak gafletinde
bulundum: Tam cevap verecekti ki, bir adam koşarak geldi sanırım patron,
öbürünün cevap vermesine meydan vermeden 4 bin dedi, dört bin, yazıyla da… hem
vallaha hem billaha… hatta tallaha… Sonra döndü “şu var” dedi,
“3500…” Çorum’un bamya borsasından falan söz etti ki ben hiç duymamıştım,
cahilliğimden utandım yüz gram aldım, utancımı bastırmak için… 400 lira… Balon almış çocuk
sevinçleriyle gidiyordum ki… yan dükkânda gözüme ilişti ve yine sormak
gafletinde bulundum… “3500” dedi… aldığım bamyaya baktım bir de o bamyaya
aynısı değilse de tıpkısı… Artık coşmuştum “ver iki
yüz gram” demişim… Hatırladığım en son şey 700 lira… önceki de 400, etti mi
size bin yüz… Madem bamya çorbasından
söz ettik şimdi Hacı Veyiszade merhumun sünnetinden söz etmesek olmaz: Malum
bamya çorbası Konya’da düğünlerin de vazgeçilmezidir. Sofraya kaynar olarak
gelir ve Konyalı olmayanlar hele bir de metal kaşıkla hemen dalarsa yandığının
resmidir… Hacı Veyiszade bamya
çorbası gelince hem sıcaklığını düşürmek için hem de yağını biraz seyreltmek
için bir bardak su dökermiş… Siz de öyle yapın Konyalı olmayanlar, ağzınız
yanmasın. Bakın, “dimedi dimeyin…” Ramazanın iftar
sofralarında bamya çorbası olmazsa, eksik kalır bir yanı, öbür yanı da su
böreği… daha bunun kasap tarafı da var; kuşbaşısı var, içine az kuyruk yağı
doğramazsanız yine olmaz… Mübarek kuyruk yağı şöle (şöyle değil) deryalarda
dolanan gemiler gibi bamyanın üzerinde dolanmazsa… ı-ıh, olmaz! Neyse ben en azından bamya
kısmını hallettim, bir sonraki ayda kasaba uğrarım… Niye olacak canım kesilmek
için… TAHİR SAKMAN
KADINLAR PAZARI RÜYASI Malum mübarek ramazan ayı
geldi çattı… Adettendir; Kadınlar Pazarı’na gittim, gözlerime inanamadım: Bütün esnaflar tertemiz
önlükler giymişler, yetmemiş bütün dükkânların ışıl ışıl olması bir yana bütün
gıda maddeleri de pırıl pırıl. O dışarıda, kapı önlerinde aldığımız küflü
peynirler bile soğutmalı tezgahlara ihtimamla konulmuş, sanki sarraf vitrinindeki
altınlar gibi kurum kurum kuruluyor… Camekanlarda çok aradım ama tozun zerresini
bile bulmak mümkün değil… O canım sakız gibi, kar
gibi yoğurtlar, siyah zümrüt gibi zeytinler, kayısı kuruları vitrinlerde, ağzı
açık hiçbir şey yok… Benim ağzım açık kalmış sadece; hayretten… Esnaflar kapı önlerinde
size asılmıyorlar, içeri yönelirseniz sizi buyrunlarla karşılıyorlar; bir güler
yüz bir güler yüz, hoş geldiniz efendimler gırla… Yani almasam ayıp olur diyorsunuz
ve alıyorsunuz… Fiyatlar da oldukça makul;
hani o geçmiş senelerdeki gibi “ramazan bereketi” deyip sakalını sıvazlayan esnaflar
gitmiş yerine müşteriye yardımcı olmak için çırpınan, oldukça kanaatkâr, hani o
özlediğimiz kibar esnaflar gelmiş. Çok şaşırdım, çok… Ama olmuyor ki? Biz böyle
alışmamıştık; en azından insan biraz azarlar müşteriyi, değil mi ama? Unutursam vallahi ayıp
olacak; esnafların hepsi de mi sakal tıraşı olur, yapma ya birader? İçlerinde
hiç mi yok; sakal tıraşı olmamış, özensiz bir kıyafetle işe gelen? Yok efendim,
yok, bu esnaflara bir haller olmuş… O yerlerde sürünen
kasaların içinde tavuk dedikleri parçalar falan kalkmış ortadan. Böyle hijyenik
bir ortamı ancak hastanelerde bulabilirsiniz, buna kefilim… Kötü kokular… ayıp
oluyor burası mis kokuyor mis! Zabıtalar derseniz zaten
dolanıp duruyorlar ve daha şikayet olmadan faturaları ve etiketleri gözden
geçirip, satışa sunulan gıda maddelerinin sağlık koşullarına uygunluğunu an be
an takip ediyorlar. Gözlerim yaşardı… Esasen zabıtaya ne hacet; vicdandan
daha büyük, daha etkili bir kolluk olabilir mi? Tabii ki olamaz ve bu Kadınlar
Pazarı da bunun ispatı değilse nedir? Esnaflar; vicdanlarını zabıta yapmışlar… Rüyada mıyım sormayın; vallahi
de rüya gibiydi, billahi de… Ama unutmayın; rüyalar da
bir gün gerçek olabilir… de… ya Kadınlar Pazarı? NOT: Yazıda bahsi geçen
mekânların ve pazarların gerçek pazarlarla isim benzerliğinden başka ortak bir
yönü yoktur. Yazı tamamen hayal ürünü olup gerçeklerle isim benzerliğinden
başka hiçbir alakası yoktur. TAHİR SAKMAN