YAŞAM SEVGİYLE BAŞLAR

26 Mayıs, 2024

FUTBOL OLSUN


 

FUTBOL OLSUN

 

Bugün futbolda kıyamet Konya’da kopacak…

 

Konyasporlu ve Galatasaraylı olarak bu maçı izleyeceğim ama tabii ki önce yaşadığım şehrin, üzerine şiirler söylediğim, kitaplar yazdığım şehrin bir insanı olarak, Konyaperest biri olarak önceliğim tabii ki Konyaspor olacak…

 

Bugün kayıtsız şartsız Konyasporluyum…

 

Birtakım söylentilere mahal bırakmadan, iki takımın da çıkıp babalar gibi top oynamasını istiyorum ama bakalım futbolun ilahları ne diyecek? Şans faktörü futbolda önemlidir bunu da bir kenara yazmak gerekir.

 

Gönlüm iki yanımın da sevinmesini istiyor ama futbol bu; son düdük çalmadan her şey olabilir!

 

Tek istediğim temiz bir maç olsun ne Konyaspor’un ne Galatasaray’ın ayak oyunlarına ihtiyacı yok; topumuzu oynayalım düşeceksek, düşelim, şampiyon olacaksak olalım veya olmayalım ama onurumuzu yitirmeden… Onurumuz her şeyden daha önemlidir.

 

Ben iki takımın da kıran kırana bir maç izleteceğine ve iki takımın da adına yaraşır bir futbol ortaya koyarak; futbolun, futboldan çok daha öte bir şey olduğunu göstereceğine inanıyorum.

 

Sonucu her ne olursa olsun; bu yılın maçıdır. Tüm ülkenin bu maça kilitlendiğini ve tarihi bir maç olacağını ve iki güzide kulübün futbolcularından masörüne, yöneticilerinden, taraftarlarına varıncaya kadar bunun bilincinde olarak futbolun güzelliklerine yakışır bir şekilde mücadele edeceklerine inanıyorum.

 

E haydi o zaman futbol olsun!

 

TAHİR SAKMAN

 

 

23 Mayıs, 2024

UYUTTUĞUNUZ İNSANLIK OLMASIN!


UYUTTUĞUNUZ İNSANLIK OLMASIN!
 
Dünyayı parsellemişiz, gözümüz de doymuyor!
 
Sanki dünya sadece bize aitmiş gibi davranıyoruz; bencilce kendimizden başka canlıların da dünya üzerinde yaşama hakkı olduğunu unutuveriyoruz...
 
Neymiş efendim, barınaklarda sahiplendirilemeyen hayvanları uyutacaklarmış… uyutmak ne kadar masumca değil mi? Şuna açık açık “öldüreceğiz” diyemiyorlar! Savaşları katliamları düşünürsek… susuyorum ve korkuyla ürperiyorum…
 
İnsanın yaşam serüveninde ona binlerce yıl hizmet etmiş; köpekleri, kedileri şimdi büyük büyük taş yığınlarından şehirler kurup onlara ihtiyacımız ortadan kalkınca uyutmak yani öldürmek!
 
Aslında koyunları, kuzuları, sığırları, tavukları vs. kesip kesip / öldürüp yiyen bizler değil miyiz? Ha öldürmüşünüz ha kesmişiniz ha uyutmuşunuz…
 
Uyuttuğunuz insanlık olmasın?
 
TAHİR SAKMAN





 

22 Mayıs, 2024

HER ŞEY YAŞANIRKEN GÜZEL

Soldan sağa; Cenap Kendi, Kazım Şalvarcı, Mazhar Sakman. Sarıyakup Caddesi'ndeki bağ evimizdeki bir oturakta... (Fotoğraf: Tahir Sakman Koleksiyonu.)


HER ŞEY YAŞANIRKEN GÜZEL
 
Dün mü çok renkliydi yoksa bugün mü renksiziz? Dünün koşturmacaları mı güzeldi yoksa bugünün rehaveti mi?
 
Şöyle bir hafızamı yokladığımda yani getir götür, kurye işleri yokken… Çok değil; 80’li, 90’lı hatta 2000’li yıllar… o kadar uzak değil aslında belki dün belki dünden kısa…
 
Alışverişlerimiz bile sayılı dükkânlardan yapılırdı; marketler henüz icat edilmemişti…
 
Ne zaman ramazan gelse elimizde kap kacak Aziziye Camii’nden Kadınlar Pazarı’na giderken, Kayıklı Kahve Meydanı’na bakan Çöğenlerin dükkânına gider sıraya girerdik, tahin almak için. Pastırmalar Üçyıldız’dan… Bugün bu dükkânlar, ikinci hatta üçüncü kuşak tarafından çalıştırılıyor; aynı disiplin aynı güven ve aynı kalite…
 
Kadınlar Pazarı’na bir koşu giderdim, elimde on lirayla… Babamın kadeh arkadaşına, babamın selamını söylerdim Kasap Kara Ahmet (yoksa Kara Mustafa mıydı?) amcaya… Yarım kilo biftek hazırlardı, yumuşak yerinden döver, üzerine de tuz kekik ekerdi. Eğer ikindin üzeriyse mutlaka mangal yanardı dükkânda ve bir kenarda ufak ufak çaktırmadan demlenirdi. Mangaldaki pişmiş etten de biraz vermeyi ihmal etmezdi hiç. Çok iri yarı bir adamdı ama yüreği… yufka yürekliydi. Yüzü bugünkü gibi aklımda, aklımda kalan nadir insanlardan bir tanesi. Çalışırken başındaki fötr şapkayı asla çıkarmazdı, kravatsa zaten banko… Kadınlar Pazarı’nda kravatlı kasap… Haydi, şimdi gidin de arayın belki bulursunuz… Şimdilerde geçtim esnafı; kravat takan, takım elbiseli, pırıl pırıl ayna gibi boyalı ayakkabı giyen, traşlı memur bile hatta çok üzgünüm öğretmen bile görmekte çok zorlanıyoruz.


Kazım amcanın İstanbul Caddesi’ndeki dükkânı, Şehir Bakkaliyesi (https://www.facebook.com/photo?fbid=7435781596538591&set=gm.8041403962537726&idorvanity=2851206081557566), (Fotoğraf: Yaşar Barışık Koleksiyonu)


 
İstanbul Caddesi’nde Şalvarcı Kazım amcanın “Şehir Bakkaliyesi” vardı. Ekmek kadayıfları mutlaka ondan alınırdı. Kazım amca aynı zamanda kanun çalardı. Uzun kış gecelerinde bizim Sarıyakup’taki bağ evimizi kanunundan çıkan zarif nağmelerle şenlendirirdi. Oldukça mütevazı ve sessiz bir adamdı. Kanunu gibi kendisi de çok kibar bir adamdı. Rahmetli olunca oğlu Vedat abi dükkânı uzun süre işletti sonra onun da erken bir ölüm yakasına yapışınca dükkân kapandı… Şehrin simge dükkânlarındandı… O da aklımda kravatlı olarak kalmış…
 
Aziziye Camii’nin karşısında Şehir Eczanesi… Hattat Hüseyin (Öksüz) abinin dükkânıydı. Babamla bir gün eczaneye gitmiştik. Eczanenin arkasına geçtik bana bir ney seçti ve nasıl üflemem gerektiğini gösterdi ve “ses çıkarınca bana gel” dedi. Ben bir ay uğraştıktan sonra o sesi çıkardım ama pes etmiştim; neyi götürüp Hüseyin abiye geri verdim… Hüseyin abiyle babam çok iyi dosttular, babama çok saygı duyar ve çok severdi. Aslında iki ayrı dünyanın insanıydılar ama onları ortak noktada birleştiren sanat ve müzik aşkı olmalıydı. Hüseyin abiye babam dörtlükler getirir o da üşenmez onları hatla yazardı ve acemilik örnekleriydi, arşivimde onları hâlâ saklarım.
 
Hüseyin abi, babamın ağdalı Osmanlıca konuşmalarını, beyitler okumasını ve tabii ki sazından çıkan nağmeleri ve nota bilgisine hayrandı. O zamanlar çok gençti, sonra eczaneyi bıraktı kendini hat sanatına adadı. Yıllar sonra büyük kızım onun hat öğrencisi olacaktı… Hüseyin abiyle olan hatıralarım arasında yer eden bir şey daha var ki aslında hatırladıkça hep üzülürüm; babam ona çok eski, tahta bir tambur hediye etmişti. Hüseyin abi çok sevinmişti. Bakım yapılması ve tellerinin değişmesi için bir ustaya vermişlerdi ama tamburu bir daha almak mümkün olamadı, kaybolmuş! O usta kimdi bilmiyorum ama bugün bile aklıma geldikçe çok üzülürüm, çok güzel bir tamburdu.
 
Hüseyin abi bugün artık dünyaca ünlü bir hattatımız, duruşunu hiç bozmadı; o hâlâ Aziziye Camisi’nin karşısındaki bir eczacı mütevazılığıyla şehir kültürüne hizmet etmeye devam ediyor şehrimizin, yüz akı insanlarından…
Tevkifiye Caddesi’ndeki çıraklık günlerimde öğle yemekleri katıkçıdandı… Paşa yemeği favorimdi; soğan kabuğuyla pişmiş yumurtayı biraz zeytinyağının üzerine doğrar, somunla yerdik. Bazen helva ekmek yanına zeytin… O nasıl lezzetti, şimdi hepsi hayal oldu o lezzetlerin.
 
İlyas Ağa’nın dükkânına gider, sıraya girerdik az kuru fasulye, az pilav veya az kavurma yemek için… az dediğime bakmayın şimdiki porsiyonlardan büyüktü. İlyas amca bir gün kızmış, o gülen yüzüyle serzenişte bulunuyordu, yüksek sesle: “Bu ne len! Az guru, az pilav, çok ekmek!” gülmekten yerlere yatmıştık, rahmet olsun… Şimdi aynı dükkân, kuru fasulye ve kavurma satmaya devam ediyor; İlyas Usta’nın oğlu ve kalfası işletiyor; Anadolu Lokantası…
 
Araboğlu Makası’nda o zamanlar kelle satan lokantalar vardı, sadece orası değildi elbette ama onlarınki meşhurdu. Öğlenleri velespitle gider, sıcak sıcak alır getirirdim ki bu aynı zamanda ziyafet demekti… Şimdi hiç canım çekmiyor!
 
O dönemin Konya lokantalarında tencere yemekleri revaçtaydı ve çok çeşitliydi, şimdi?
 
Sabahları yaptırdığımız yağ somunları… Edeci’nin Ahmet derlerdi… Mahkeme Hamamı’nın köşesindeydi ve günümüzde torunları tarafından işletiliyor. Onun yaptığı, o nar gibi pideleri unutmak ne mümkün? 
 
Bedesten’in Hükümet Meydanı’na bakan tarafında Kenanlar Pastanesi, umarım ismini doğru hatırlıyorumdur… Konya’nın bunaltıcı ağustos sıcaklarında onun dondurmasıyla serinlerdik, gerçek bir dondurmaydı, tadı hâlâ damağımda kaldığı için şimdi hiçbir dondurmayı beğenemiyorum. 
 
Bizler dünlerde yaşamaktan vazgeçemedik; sanırım şimdinin gençleri de gelecekte aynı duyguları yaşayacaklar ve gözleri dolarak yaşamın rüzgârlarına direnmenin yersiz olduğunu anlayacaklar.
 
Her şey, her şeyi yeniden hatırlatıyor sanki… Bir gün bizler, tıpkı bizden öncekiler gibi hiç yaşamamış gibi olacağız; sesimiz şehr-i Konya’nın bir taraflarında unutulmuş eski bir replik gibi kalacak ama onu da duysa belki anlayamayacak şehr-i Konyalı...
 
Her şey yaşanırken güzel; hatırlarken değil! Hatırladıkça acıyorsunuz, kanıyorsunuz…
 
TAHİR SAKMAN
 
 

09 Mayıs, 2024

HIZIR'DAN GEÇTİK HINZIR GELMESİN YETER!

 

Çaldıran Sokak, 2022... Foto: T. Sakman 

HIZIR'DAN GEÇTİK HINZIR GELMESİN YETER!
 
Çok renkli bir çocukluğumuz vardı… Çok renkli giysilerimiz yoktu belki ama düşlerimizle renklendirdiğimiz, gökkuşakları altında gezindiğimiz bir dünyamız vardı…
 
Oyuncak, giysi vs. almanın imkânsızlığından değildi çoğu zaman; aileler tutumluydu, çocuklara sınırsız imkânlar sunmazlardı şimdiki gibi… Genel kanı çocukların terbiyesinde olumsuz etki yaratma ihtimaliydi; çocuk şımarmamalı, duracağı yeri bilmeliydi. Şimdiki gibi her istediği yapılan çocuğun doyumsuz bir hâle gelmesi ve adeta histeri krizine girmesi gibi bir durum söz konusu bile değildi.
 
Oyuncaklarımızı bile biz kendimiz yapardık; gazoz kapaklarını çamurla doldurur… hani şimdi çocuklar “taso” diyorlar ya öyle oynardık. Kapak bedava, çamur bedava ama oyun pahalıydı; gazoz kapaklarımızı üttürmek istemezdik.
 
Şimdiki çocukların bence en büyük sorunu, “ütmeyi / ütülmeyi” bilmemek!
 
Billalarımızı (bilyelerimizi) ütülürsek, kayısı çekirdekleri sermayemiz olurdu, nasılsa bağlarımız kayısı ağacı doluydu; bizde yoksa komşuda…


Bazılarımız bilyalı (rulman) tahta arabalar yapardı veya yaptırırdı... Dönemin Mercedes'i kesinlikle onlardı... Ama itmeden gitmezdi ya birisi sizi itecekti ya da yokuş aşağı gidecektiniz ki, şehirde tek yokuş Larende Caddesi'ndeydi. Bir üçüncü yol da ellerinizle kendi kendinizi ittirmekti.
 
Kavak ağacından düdük yapardık… şimdi bile hayret ediyorum… Topaç diyorlar ya, o fırçaları nasıl çevirirdik… ben çok ütülürdüm fırçada…
 
Soba tellerinden araba yapardık… İnce minare, yedi kiremit, birdirbir… “ikidir iki” deyince tilkinin neyi olduğunu da siz anlayın artık! Uzuneşek, harmanbiş, çelik çomak… İlle de çelik çomak; kafamız, gözümüz yarılırdı bazen… O çeliği tutmasak sanki kıyamet kopacaktı, çeliği bir kaçırırsak dünyada yaşam bitecekti sanki… Ceketimizi ters giyerdik; çeliği tutarken ellerimiz acımasın diye… sonra dünyayı kurtaran bir kahraman edasıyla dolanırdık tabii ki çeliği yakaladıktan sonra.
 
Dokuztaş, beştaş… Beştaşı müthiş oynardım, cark curk? Bunu da bilmezseniz diyeceğim ama şimdi öyle bir kuruyorlar ki cark curku, vallahi bizim pabuçlarımız çoktan dama atıldı!
 
Top mahallelerimize girmeden favori oyunlarımızdı bunlar. Önce yakan top ama daha çok kızlar oynardı bu oyunu, biz futbol… Sokaklar bizim sahalarımızdı; ben Metin Oktay olurdum, abim Vedat Sakman kaleci Varol, ne şeref! Abim tatillerde Konya’ya geldiği zamanlar Çaldıran Sokak’ta beni de kaleci yapmak için çalıştırırdı. O zamanlar abim İzmir’de Göztepe’nin alt yapısında kaleciydi sonra talihsiz bir şekilde kolu kırılınca bırakmak zorunda kaldı...


Abim Vedat Sakman'ın ortaokul yıllarından bir hatıra... Foto: T. Sakman Koleksiyonu.

Mahalle maçları yapardık kıran kırana… gazoz alacak paramız olmasa da yine iddiaya girerdik kazanma umuduyla… Sarıyakup’ta, Topraklık Mahallesi’nin çocuklarıyla maç yapmıştık. İnanılmaz çekişmeli geçmişti. Bizden fiziksel olarak çok güçlü olmalarına rağmen teknik olarak çok geriydiler. Maç, 2-1 bitmiş, bendeniz de bir gol atmıştım ama şimdi hatırlayamıyorum yenmiş miydik?
 
Sokaklarda oynarken, topu rakibe vermemek için arabaların altında kalmayı bile göze almışlığımız vardır hatta bir keresinde bendeniz, o zamanlar Muhacir Pazarı’nda oturduğumuz yıllarda… Selimiye Mahallesi, Çaldıran Sokak… Çaldıran Sokak yerinde ama Selimiye Mahallesi gitmiş, Sahipata Mahallesi gelmiş... Çaldıran Sokak'ta topa öyle bir dalmışım ki üzerimden ekmek arabasının atları ve tekerleri geçince uyandım…
 
Ekmek dağıtan bir arabaydı, acaba diyorum, Ekmekçi Hayık mıydı üzerimden geçen?   
 
Tam bir hafta yatmış, yerimden kalkamamıştım. Merhum anam, babamın korkusuyla “yüklükten düştü” demiş… Yüklüğü bilirsiniz değil mi?


Dünün evlerinde baş tacı olan İstanbul süpürgesi...

Bize her zaman şenlikti… Ütü kordonu mikrofon, İstanbul süpürgesi sazımdı, hem çalar hem söylerdim. Şimdi kimseler öyle söyleyemiyor! En büyük destekçim de merhum halamdı, beni “tahta boşta” (tahta boşu da bilmiyorsanız ne diyeyim size?) ciddiyetle dinler, alkışlardı ve “ne olacak işte çalgıcı sülalesi, bu da çalgıcı olacak… “  derdi…


Elvis Presley'in dünyayı kasıp kavurduğu yıllarda Vedat Sakman... Foto: T. Sakman Koleksiyonu.

Çalgıcı olamadım ama abim oldu çok şükür, aile geleneğimizi müziğin farklı bir dalında olsa da sürdürüyor.
 
Devricedit Mahallesi… Onu da yok ettiniz… Ferhuniye oldu, tabii ki size yetmedi; Cem Sultan Caddesi’nden ayırıp Battalaziz Sokak dediniz. Her kimse bu Battalaziz, kimse tanımıyor, çok meşhur olmalı! Bahçemizin arkasından geçen şehir ırmağı üzerinden sırıkla atlardık, heyecan bedava, adrenalin tavan…
 
Saklambaç… “Önüm arkam, sağım solum, ebe, sobe… Vallahi bir gün hepinizi sobeleyeceğim, görürsünüz siz!
 
Mesela bir hıdrellez günü… Kapıya kim gelirse boş çevrilmezdi evde ne varsa… Ya gelen Hızır’sa derdi anam… Hızır hikâyeleri anlatılırdı, asla tükenmeyen un küplerinden, yağ, şeker taşan içi sırlı küplerden… (şimdi o küpleri görünce Roma zamanından kalan antikalar sanıyorsunuz, çok hazin!) Ne kadar kullanırsan kullan; eğer o gün eve Hızır gelmiş ve sizden bir şey almışsa, o her neyse asla bitmezdi… “Hızır elini basmış” derlerdi.
 
Merhum babam, “Hızır’ın en büyük alameti, bastığı yerlerin hemen yeşermesiymiş “derdi… Ben sokakta yürüyenlerin arkasından gider, tozlu sokakların yeşermesini ve bir mucizeye tanıklık etmeyi umardım. Tırnağı da olmazmış… çok uzun bir dönem insanların tırnağı var mı yok mu ona bakmıştım…
 
Bahçesi olanlar komşularla birlikte bahçede, bağda toplanır; koca koca kadınlar, yakan top oynarlardı, börekler açılırdı… sanki o gün ayrı bir özgürlük günüydü kadınlar için; baharın tüm neşesini üzerlerinde taşırlardı.
 
Meram bu işlerin toplanma yeriydi; nerede bir ağaç varsa, herkes orada hıdrellez kutlardı. İçki içenler de olurdu ama asla çevreye rahatsızlık vermezlerdi. Saz çalanlar, demlenenler Meram’ın kuytularında eksik olmazdı.
 
Eski bir Şaman kültürüne dayanan bu geleneğin İslamileştirilmesinden sonra kökeninin dini hassasiyetlere dayandırıldığı bir günde, alkol tüketilmesini hiç anlayamazdım zaten. Sanki fırsat gibiydi bu tür günler. Nasıl bir hoşgörü ortamı varsa o günlerde… Bugün bunu anlamakta çok zorlanıyoruz.
 
Babam ve arkadaşları mutlaka bir yerlerde oturak düzenlerlerdi, hıdrellez günü evde olduğunu hiç hatırlamam. Biz annemle, hiçbir şey yapamazsak bile Meram otobüsüne biner çift bilet atarak hiç inmeden gidip gelirdik…


O yıllarda mevsimler kaymamıştı henüz ama yine de bazen geçici bir yağmur bazen çok sıcak olurdu hatta nadir de olsa kar bile görmüşlüğümüz vardır. Her ne olursa olsun Konyalı asla vazgeçmezdi hıdrellez kutlamasından...
 
Hızır’la İlyas, senede bir kere, bugün buluşup bereket dağıtırlarmış… Artık buluşmuyorlar: O günlerde, Hızır gerçekten vardı; her şey bereketliydi, bolluk her yanımızı sarmıştı… Şimdilerde Hızır bizleri çoktan terk etmişe ve Hızır’dan çok hınzırlar kapımızı çalmışa benziyor.
 
Sabah ilk işim sokağa çıkıp bakacağım; tırnağı olmayan bir insan veya adımlarının arkasında yeşil çimen bırakan var mı diye…  Heyhat, her yer asfalt olmuş, Hızır gelse bile asfalta yeşilden bir iz bırakması ne mümkün?
 
Artık razıyız, geçtik Hızır’dan; yeter ki hınzırlar kapımıza uğramasın!
 
TAHİR SAKMAN
 

08 Mayıs, 2024

KÖR TALİH


 KÖR TALİH

/dünyanın en talihsiz ağacıyım ben
dallarımda yeşerdi sonsuza üç fidan/

TAHİR SAKMAN

07 Mayıs, 2024

ÜÇ GÜVERCİN UÇAR


 ÜÇ GÜVERCİN UÇAR


‘darağacında üç fidan’***
sonsuzluğa çiçek verdi üç can


‘darağacında üç fidan’
durdu dünya ağladı zaman


‘darağacında üç fidan’
her yer sömürü her yer talan


‘darağacında üç fidan’
özgürlük dedi üç adam


‘darağacında üç fidan’
umutlar şimdi bahardan


/üç güvercin uçar milletimin bahtına/


***N. BEHRAM

TAHİR SAKMAN

06 Mayıs, 2024

BAHARDILAR


 BAHARDILAR
 
Umudum sende çocuğum
Aydınlıktır yarınlar
Güneşin kucağında
Yok olur karanlıklar
 
Yeşerse de darağacı
Özgürlüktür tutkumuz
Sevgi barış türkümüz
Denizler dolu ufkumuz
 
Bahardı dikti başları
Yürüdüler sonsuza
Üç arkadaştılar
Yazıldılar yıldıza
 
Deniz Yusuf Hüseyin
Bir destandan kalanlar
Yarım kalmaz bu türkü
Nicesini çağırıyor analar
 
TAHİR SAKMAN
 
 

02 Mayıs, 2024

SES


 

SES
 
bir bayrak kalkar ufuklara
bir bayrak yarınlara
bir bayrak yeniden binlerce doğacak
 
ülkemden yayılsın isterim
kuş sesleri çocuk sesleri
dalga dalga gümbür gümbür türküler
 
yasaksız notalar söylesin
sesim var insanlar için
bu ülke bu dünya hepimizin
 
/bir bayrak kalkarsa ufuklara
gölgesi düşecektir mutlaka yarınlara/
 
TAHİR SAKMAN